Seçim Sonrası Ekonominin Durumu

Geride bıraktığımız seçim atmosferinden çok seçim sonrası siyasi ve özellikle ekonomik atmosfer önem kazanmaya başladı. Tek başına bir iktidarın seçimlerden çıkmaması siyasi olarak farklı boyutlar taşımakta. Seçim sonuçlarının yani siyasal atmosferin bu denli belirsiz olması ister istemez finansal piyasaları da yakından etkiledi. Çünkü ekonomik ve siyasal istikrarın birbirinden etkilendiği hepimiz biliyoruz.

Güne kimine göre olağan kimine göre sert bir şekilde yükselişle başlayan döviz kurları doların kendi rekorunu kırması ve sepet kurun da 3 liraya yaklaşması akıllarda soru işareti bıraktı. Oysa henüz piyasaları etkileyecek her hangi olağan üstü bir durum gerçekleşmemişti. Her seçim sonrası 5 puanlık yükselişler alışıla gelmiş bir şeydi. Bunu borsanın 8 puana yaklaşan değer kaybı izleyince merkez bankasının piyasaya etkisi gecikmedi ve gerekli önlem alınarak oynaklık kontrol altına alınmaya başlandı.

Bugünden sonra asıl gözlerin çevirileceği dolar ve euro kurları her an tepkisini gösterecek şekilde bekliyor. Hükümetin kurulması ne kadar erken tamamlanırsa, koalisyon ya da azınlık, dalgalanmanın etkisi de  o kadar az olacaktır. Bu nedenle bence finansal piyasaların ipi yine Adalet ve Kalkınma Partisinin elinde. Ne kadar diğer partilerle uzlaşmacı ve iyimser hareket ederse piyasa oyuncuları o kadar az etkilenecektir. Bu konuda döviz kurlarını ve beraberinde faiz oranlarını akabinde enflasyon ve büyüme oranlarının bağlı olduğu bu piyasa için bir an önce hükümetin kurulmasının gerekliliğini belirtmek isteriz. Her ne kadar geçmiş dönemlerde koalisyon hükümeti aklımızda kötü izlenimler bıraksa da Türkiye’nin sağlam temeller üzerine oturtulduğu lanse edilen bir ekonomisi bulunmakta. Bu tür kısa süreli dalgalanmalara dayanabilecek ve ani iniş çıkışlara etki edebilecek bir TCMB rezervi bulunmaktadır. Bu seneryolara TCMB’nın tepkisiz kalacağını düşünmüyorum. En kötü ihtimalle çok hızlı yanıt alabildiği ve acil durumlara sakladığı bir faiz planının her an kullanılmaya hazır olduğunu düşünüyorum.

Peki bir hükümet ortaya konamaz ve güven oyu meclisten alınamazsa ne olacak? İşte bu konuda ciddi endişeler tartışabiliriz. Demokratik, olaysız ve adil bir seçim sonrasında kurulamayan hükümet nedeniyle gidilen ikinci bir seçim yabancı yatırımcı açısından bir güvensizlik oluşturacaktır. Çünkü yıllardan beri tanıdığı bir ülkede olacak ikinci seçimin sonucunu kimse kestirebilecek durumda değildir. Yapılacak olası bir erken seçimin sonucu ne olur bilinmez ama seçim kararı alındığı gün özellikle dolar yükselişini belli bir şekilde gösterecektir. Üzülerek söylemek gerekirse yabancı sermaye bağlı olan döviz ve borsayı aynı bant aralığında tutmak için yabancı sermayeyi ürkütmeden politika yürütmemiz gerekecektir. Bunun en iyi örneklerini faiz tartışmaları sırasında görmüştük. Şu an faiz üzerinde de geleceğe dönük bir belirsizlik yaşanması nedeni ile sıcak para havayı koklamakta ve geleceğe dair kararlar vermektedir. Yarın kurulacak bir hükümetin ya da oluşacak koalisyonun faiz oranlarına bakış açısını emin olun en az bizim kadar yabancı yatırımcı da merak etmektedir. Bu nedenle içimizde ne yapıyorsak yapalım bunu el altından yapalım. Eğer riskleri göze alabilecek durumdaysak endişemiz olmamalı, er ya da geç bir hükümet kurulur ve kaldığımız yerden devam ederiz. Ancak eğer risk almadan en az kayıpla geçiştirmek istiyorsak bir an önce siyasi uzlaşmanın gerektiğini belirtmek istiyorum.

Bu nedenle bundan sonra dolar,euro,faiz ve borsa için söz seçmenin değil doğrudan hükümet kurmakla yetkili kişilerin ve diğer muhalif siyasetçilerindir.

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • seçim sonrası ekonomi durumu
  • ekonomi sonrası durumu
  • ekonominin durumu neden bu kadar kötü

2015 Ekonomik Krizi

2015 Ekonomik Krizi

Son günlerde yediğimiz içtiğimiz dolarla ilgili bu sadece dolar konuşuyoruz anlamında değil gerçekten de yediğimiz içtiğimiz her şey gerçekten dolarla ilgili. Öyle ki dövize ve özellikle dolara endekslenmiş bir ekonomimizin olduğunu hepimiz biliyoruz. Hele ki enerji tüketimimizin dolar üzerinden işlemesi dolardaki en ufak artışların dahi fiyatlar genel seviyesinde artışa neden olacağını bilmeyenimiz yoktur. Hal böyle olunca da literatürde ithal edilmiş enflasyon olarak tanımlanan olguyu yaşamış bulunuyoruz. Enflasyonumuz dolar endeksli yükseliş gösteriyor.  Geçtiğimiz dönemlere baktığımızda enflasyon ve doların bu denli dengesiz ve orantısız yükselmesinin akabinde gelen ekonomik krizleri hatırlıyoruz. Sadece bu iki veriye bakarak bile 2015 ekonomik krizi şimdiden yazılıp çizilmeye başlandı bile. Sadece Türkiye değil tüm dünyada beklenen 2015 ekonomik krizi çoğu ülkenin temkinli davranmasına ve yatırım ve tasarruflarını ona göre revize etmesine neden olmuştur. Bunu sadece ECB ve FED’in verdiği kararlara bakarak dahi anlamak mümkün.

Peki ama sadece altın fiyatları dolar ve euro kurunun tek başına yükselişi kriz çıkarmaya yeter mi?

Elbette yetmez. Dolar kuru daha da yüksek olabilir hatta bilerek dahi yükseltilmiş olabilir bu ekonomimizin ondan etkileneceği anlamına gelmeyebilir. Daha önceleri dolar kurunu yükseltmeye çalışarak ithalatı kısma politikaları izlenmişti. Ne kadar başarılı olduğu ayrı bir tartışma konusu ama bugün ki yorumlarımızda farklı bir pencereden bakmak zorundayız. Dolar kurunun yükselmesinin yansımalarına iyi bakmak gerekiyor. Örneğin kurdan etkilenen maddelerin önemine bakarsak bu yükselişin etkisinin o kadar da kolay olmayacağına benziyor. Zaten yüksek olan dış ticaret açığımız doların yükselmesi ile birlikte daha da artacak ve doların kendi rekorunu kırması gibi cari açığın da bir rekor kırmasını bekliyorum. Cari açıktaki artışa paralel olarak yüksek enflasyon ve düşük üretim düzeyi ile daha az büyüme birbirini izleyen adımlardır. En son adımı ise daha fazla işsizlik olarak kriz için gerekli koşullar sağlanmış olacaktır. Halen daha tüm bunlar 2015 ekonomik krizi için yeterli sebeplerdir diyemeyiz. Ekonomik krizi kısa süreli dalgalanmalar olarak değil etkisi uzun süren konjonktürel yıpranmalar olarak yorumlarsak bu noktada kısa vadede merkez bankasına uzun dönemde maliyeye büyük iş düşüyor.

Olası bir 2015 ekonomik krizi söz konusu ise kurun kritik seviyeden daha yukarılarda ve piyasaların beklentilerinin üzerinde yükselmesi durumunda en etkili ve çabuk piyasa araçlarıyla müdahale etmesi gerekiyor. Bu silahların en başında da faiz geliyor. Belki de alt yapısı oluşturulmadan, ekonomik kırılganlığı test etmeden ve siyasi karar vermek adına kontrolsüz indirilen faiz olası bir kriz durumunda yeniden yükseltilmek zorunda kalınabilir.

2015 ekonomik krizi
2015 ekonomik krizi

Olaya sadece para politikası açısından değil yaklaşan seçimler penceresinden de bakarsak 2015 seçimleri öncesinde harcamaların kontrollü bir şekilde yapılması ve ihtiyatlı olunması gerekiyor. Belki de olası 2015 ekonomik krizi ile aynı döneme denk gelecek seçimler birbirinin tetikçisi olabilir. Seçimlimler krizi kriz de seçim sonuçlarını etkileyebilir.  Ekonomik krizlerin seçimlere etkisini daha önce incelemiştik. Okumanız bu kısmı yorumlamak için gereklidir.

Ekonomik kriz öncesinde sonrasında ve kriz anında yapılması gerekenler farklıdır, her safhada farklı politika izlemek gerek. Tüm dünyanın beklediği 2015 ekonomik krizi öncesi için ülke olarak bize düşen makro ekonomik değerleri iyi analiz etmek ve faiz ve döviz kurunun ülkemize yansımalarını anlamak gerek. Faizin mi yoksa yüksek döviz kurunun mu ülkeye daha fazla zarar verdiğini anlamak gerek. Her ne kadar şimdiye kadar hep düşük kur yüksek faiz politikası uygulanıp bir şekilde bugünlere gelinse de ben bu bileşenin tam tersini savunanlardan olduğumu belirtmek isterim. Ancak yukarıdaki açıklamalarıma bağlı olarak kurun kontrollü yükseltilip faizin dengeli düşürülmesi taraftarıyım. Ayrıca dövize olan bağlılığı ancak yeni yatırımlarla sonlandırmak ve alternatif kanallar bularak azaltmak mümkünken ani kararlarla beklenmedik hamlelerle etki etmek doğru sonuç vermeyecektir.

Son olarak olası bir 2015 ekonomik krizi öncesi biz bireylere düşen ise ihtiyatlı davranmak ve özellikle her kriz döneminde şişen kredi havuzundan uzak durmaktır. Harcama yerine tasarruflara yönelerek hele ki bu denli yüksek kur dönemlerinde özellikle yükte hafif pahada ağır ve ithal ürünlerden bir süre uzak kalmak. Onun aksine, bu nokta çok önemli, yurt içi üretime, büyümeye, işsizliğe katkı sağlayacak tüketim eğiliminde bulunmak gerek. Bildiğiniz üzere en ufak bir krizde ilk etkilenen işçi kesimidir yani istihdam yani işsizliktir. Sadece üretim düzeyini koruyarak dahi olası 2015 ekonomik krizi en az kayıp ile atlatılabilir.

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • ekonomik kriz 2015
  • 2015 ekonomik krizi
  • türkiye ekonomik kriz 2015
  • 2015 ekonomik kriz
  • 2015 ekonomik analiz

Ekonomik Krizlerin Seçimlere Etkisi

Ekonomik krizlerin devletlere ve milletlere verdiği ekonomik zararları daha önce birçok büyük ekonomik kriz atlatmış bir ülke olarak iyi biliyoruz. Yüksek enflasyon, yüksek işsizlik ve düşük milli gelir ile küçülen ekonomi, ekonomik krizlerin en basit sonuçlarıdır. Öyle ki son zamanlarda gerçekleşen birkaç siyasi seçim sonucu da bize ekonomik krizler ile bir bağlantı kurmamız gerektiğini gösteriyor.

Örneklerimizi inceleyerek bir sonuca varacak olursak, uzun zamandan beridir ekonomik kriz içerisinde olan Yunanistan’ı örnekleyerek konuyu inceleyebiliriz. Girdiği ekonomik krizden bir türlü çıkamayan Yunanistanda bu krizden kurtulmak için farklı farklı metotlar denendi. Finans kaynaklı bir ekonomik kriz reel üretimi etkileyince çözümsüz bir yola girdi. Bunun üstüne dönemin hükümetleri çözümü hep kemer sıkma politikalarında yani maliye politikalarında buldu. Para politikası tercihi olarak da üyesi olduğu AB ve IMF’den borç yüklenmesi yaparak kısa vadeli çözmeye çalıştı. Beklediği yardımları da bulmadı değil açıkçası. Önce 2004 Yunanistan seçimleri sonra da 2007 seçimlerinin sonuçları bazı şeylerin işaretini vermişti. Her geçen gün kötüleşen ekonomide her seçim iktidar ve öncü partiler güç kaybederken farklı düşünen klasik politikalardan uzak siyasi partiler dikkat çekiyordu. Bunlardan biri olan Sosyalist Syriza grubu her seçim farklı çevrelerden sol örgütleri bünyesine katarak güçleniyordu. Hep görmüşüzdür Yunanistan’daki öğrenci grupların hoşlarına gitmeyen şeyleri sert bir şekilde eleştirmek amacı ile meydanlara döküldüğünü. Demokratik bir tepki olarak duyarlılık gösteren halk kriz üstüne krize ve kötüleşen ekonomiye de sessiz kalamazdı ki öyle oldu. Son yapılan 2015 seçimlerinde kendilerini sosyalist veya radikal sol olarak tanımlayan Syriza grubu krizi fırsata çevirerek sıfırdan yükselmiş ve nihayetinde başarı elde etmiştir. Belki de bünyesinde barındırdığı gruplardan dolayı hiçbir başarı şansı olmayan grupların bu kriz sürecinde nasıl yükseldiğini görmüş olduk. Tabi ki bu başarıyı sadece eski hükümetin ekonomik başarısızlıklarına bağlamak doğru olmaz ama en etkili neden olarak gösterilebilir. Bu örneği daha önce İspanya ve İtalya’da da görmüştük.

Aslında fazla uzağa gitmeye de gerek yok. Türkiye’de durum daha belirgin bir şekilde gerçekleşti. Mevcut hükümetin iktidara gelmesine kadar Yunanistan’daki gibi 3 büyük ekonomik kriz gerçekleşmişti. Belki de sadece ders kitaplarında görebileceğiniz hiper enflasyon kavramını Türkiye’de yaşayarak öğrenmiştik. Döviz kurları, işsizlik gibi diğer değişkenlerle birlikte çıkılmaz bir hal almıştı. Bu esnada ortaya çıkan bir kurtarıcı her türlü iş görecekti. 1999 seçimlerinde olmayan daha önce iktidar olmamış, ülke yönetmemiş halkın tümünün tanıdığı ama daha önce şans vermediği bir parti 2002 seçiminde yer alarak diğerlerinden farklı vaatlerde bulunarak dikkat çekiyordu. Özellikle o zamanın en büyük ekonomik sorunu enflasyon üzerine yoğunlaşmış politikalarını ona göre hazırlamıştı. Bu durum bugünde değişmiş değil açıkçası. Seçim dönemlerinde AKP adayları o yılları hatırlatmak amacıyla enflasyonu her seçim konuşmasında dile getirmeyi ihmal etmiyorlar. Bence bu ekonomi politikasından çok siyasi bir manevra ve bize ekonomi politikalarının, ekonomik krizlerin siyasi seçim sonuçlarına nasıl etki ettiğini gösteren en güzel örnek.

Yukarıda Türkiye ve komşudan verdiğimiz iki basit örnekten de görüldüğü gibi ekonomi ile yapılan politikanın her zaman başarı göstereceği yönündedir. Bu sadece bu yüz yılda değil çok eskilerden beri aynı şekildedir. Osmanlı zamanında da halk ekonomik krizlerle uğraşırken padişahların zevk ve sefa içinde yaşamlarını sürdürmesi göze batmış birçok defa isyanlar çıkmıştır. Hatta öyle ki tahttan indirilen padişahlar bile olmuştur. Türkiye, Yunanistan, Osmanlı, Çin ya da bir başka ülke, medeniyet her ne olursa olsun, süper güç ABD ya da katliamlarla gündeme gelen Somali, hepsi ekonomik krizlerden nasiplerini almış ve siyasetçileri yanlış ekonomi politikalarından nasibini almıştır.

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • ekonomik krizlerin etkileri
  • ekonomik krizlerin siyasete etkisi

Hiçbir Ekonomi Öğrencisi Bunları Takip Etmemeli

Daha önce her ekonomi öğrencisinin okuması gereken dergiler, kitaplar ve izlemesi gereken filimler şeklinde konularla ekonomi öğrencilerine yardımcı olmak amacıyla paylaşmıştık. Şimdi de “Hiçbir ekonomi öğrencisinin takip etmemesi gereken yayınlar” şeklinde bir paylaşımda bulunmak istiyorum. Böyle bir içerik oluşturmamın sebebi farklı yayınların hayatımıza etkisi incelemek ve okurken kimi okuduğumuzu bilmemiz gerekliliğidir.

Aşağıdaki varsayımlar sadece ekonomi öğrencileri için değil aslında herkes için geçerli bir durumdur.  Ne demek istediğimi az sonra anlayacağınızı ümit ediyorum. Aklımdakileri yazıyı dökerken hiçbir siyasi grubu ya da onları destekleyen medya grubunu kast etmeden evrensel basın kuralları çerçevesinde irdelemeye çalışacağım. Bu yazdıklarımı sadece ekonomi haberleri ve verileri çerçevesinde inceleyeceğimi belirtmek isterim.

Ancak her ne kadar bir içerik taraflı, yanlı ya da yanlış şekilde oluşturulsa da, kötü bir ürün olsa da yine de okumaya değer olduğunu düşünüyorum. Benim bahsetmeye çalıştığım ne okuduğunun bilincinde olmayan o yazılanlara güvenip ona göre düşüncelerini yönlendiren kişiler içindir. Yoksa okuduğunun farkında olan biri bir içerikteki bilgiyi yorumlayacak, karşılaştırabilecek ve eleştirebilecek kapasitede ise zaten durumun farkındadır.

Öncelikle okumamamız gereken, takip etmememiz gereken kaynakların başında aşırı muhalif, partizan gazete ve televizyon kanalları geliyor.  Bu türden yayınlar rakip siyasi partilerinin yaptığı her ne olursa olsun olaya negatif yönden bakan gruplardır. Rakip siyasi partilerin yaptıklarını kendi çerçevelerinden yorumlayıp takipçilerine sunarlar.  Örneklemek gerekirse Ekonomi büyürken bu gruplar ısrarla cari açık konusunu haber yapıp büyümeden bahsetmezler. Ya da enflasyon işsizlik ilişkisinden bahsetmeyip enflasyonun düştüğü dönemde işsizliğin arttığının haberini yapmak gibi.

Bir diğer medya grubu ya da yazar ise aşırı hükümet yanlılarıdır. Sadece tek partili hükümet zamanında değil koalisyon hükümetleri döneminde dahi o hükümeti destekleyen, burada desteklemek sempati duymaktan öteye körü körüne bağlılık anlamında, hatta koalisyonun biri sağ biri sol görüşlü olsa dahi top yekin sağ sol demeden çıkar kollayanlar olmuştur. İşte bu tarz gruplar varlıklarını sürdürebilmeleri için mevcut düzenin bozulmaması adına sürekli olumlu haberler yapar, demeçler verirler. Sadece onları takip etseniz güllük gülistanlık bir ülkede yaşadığınızı düşünürsünüz. Öyle ki neredeyse hiç kötü içerik okumazsınız. Aynı örneği vermek gerekirse sürekli büyümeden, büyüyen ekonomiden bahsederek cari açık gibi, ithalat gibi sorunlardan hiç bahsetmezler.  Hep enflasyonun düştüğünü daha önce yapılmamış bir şey olduğunu belirterek işsizliği atlarlar.

Bir diğeri ise aşırı sağ ve aşırı sol partiler ve örgütleri temsil eden gruplardır. Her ne kadar dünya bugün anlamını dahi bilmediği ideolojik kavramlara takılmadan sağ sol ayrılmadan, bu yüzyılın gerekliliğine uyan farklı ayrışımlara gitmiş olsa da ayrımın odak noktası yine  temel ideoloji kapitalizm ve sosyalizm kavramlarından gelmektedir. Bu nedenle bugün farklı uç noktalarda toplanmış gruplar tamamen aynı konuya farklı açılardan bakarlar. Örneğin bir grup sürekli halk refahından bahsederken, cari açığın halkın sömürülmesi olarak yorumlarken diğer grup ise halkın üstünde bir devletin varlığını kabul eder  ve devlet çıkarlarının gözetilmesini savunur. Hal böyle olunca da cari açığın devletin gerekliliği olduğunu düşünüp yayınlarını oluşturabilir. Tabi kapitalizm ve sosyalizm çerçevesinde iş bu kadar basit olmamaktadır. Ayrıca sadece cari açık örneği ile de kısıtlanmamalıdır.

Aslında en zararlısı ise ne yazdığı hakkında bilgisi dahi olmayan, sadece tiraj yapıp, reyting toplayarak para kazanmak için oluşturulmuş içeriklerdir. Bunlar sadece içerik oluşturmak için oluşturur bir şekilde abone toplar ve reklam satarlar. Bu kadar kötü içerikler neden reklam ve abone alır sorusuna ise yine yukarıda açıkladığımız körü körüne bağlılık açıklamaları ile aynı yapıdadır.

Burada hiçbir siyasi ya da medya grubuna dem vurmadan basit örnekler ile medya gruplarının tutumunu ve bize nasıl haberler yaptığını yansıtmaya çalıştım. Çok doğaldır ki herkes istediği türden içerik oluşturabilir ve istediği grubu destekleyebilir. Bu yazıyı da onları eleştirmek için değil okuyuculara hangi çerçeveden okumaları gerektiğini belirtmek için yazdım. Yani eğer felsefedeki boş levha gibiyseniz okuduğunuz hakkında bilginiz yoksa, yukarıdakilerden birini takip ettiğinizde onların desteklediği gruba katılma ihtimaliniz yüksektir. Tabi bu hemen bir haber izlemekle, bir köşe yazısı okumakla hemen olacak bir şey değildir. Bu süreç içerisinde kontrolünüz dışında gerçekleşen bir olgudur.

 

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • ekonomi öğrencisi
  • ekonomi öğrencisi olmak

Genel Sağlık Sigortası ve Sağlıkta Reformlar

Şimdiye kadar birçok alanda yenilikler, düzenlemeler, iyileştirmeler yapıldı. Bunlardan en çok bahsedilen göze çarpan ise sağlık sektöründe yapılan yenilikler. Gerçekten reform niteliğinde daha önce hiç kimsenin yapmadığı şeyler yapıldı. Bunları sıralayarak başlamak istiyorum.

Birçok yere yapılan yeni hastaneler, açılan yeni sağlık ocakları genişleyen sistemsel ağ zaten anayasasında “sosyal devlet” yazan her devletin yapmak zorunda olduğu şeylerdir. Bu nedenle bunları bir marifet olarak görmüyor ve es geçiyorum ve diğer sağlıktaki reformlara değinmek istiyorum. Getirilen aile hekimliği uygulaması ile zengin işi olan “aile doktoru” hissi ile bizi bir basamak yüceltiyor. Uygulama çok başarılı herkesin kendini takip ettiği bir sağlık danışma merkezi ve bir doktoru var ancak o sağlık ocaklarında aşı ve pansuman dışında hiçbir iş yapılmıyor. Doktor ancak ağrı kesici yapabiliyor, teşhis koyamıyor. Sağlık ocaklarının bir çoğu halen yetersiz durumda. Tabi kaynak aktarıldıkça imkan verildikçe oralarda geliştirilecektir. Sanırım Aile hekimine bile muayene olurken ödediğimiz muayene ücreti de buraya gidiyordur. Nasıl bir aile hekimi ise; selam versen ücret kesiliyor. Bu reformdan sonra başka bir reforma geçmek istiyorum. Özel hastanelerden bahsetmek istiyorum. Sayıları o kadar fazla arttı ki artık devlet hastanelerine ihtiyaç bile duyulmuyor. Bir çoğunda devletin sigortasının tamamı bile geçmiyor. Tabi hastane özel olunca ilgi de özel oluyor. Bir işe girişte zorunlu olan sağlık raporunu devlet hastanelerinden daha ucuz fiyata veriyor ancak sorun şu sağlık raporunu analiz eden, onay veren doktoru görmüyorsun bile. Sabah parayı yatır, akşam raporu al ertesi gün iş başı yap. Bu kadar hızlandı işlemler artık. Devlet ve Üniversite araştırma hastanelerinde saatlerce beklemektense doğal olarak özel hastaneler daha fazla ilgi görüyor.

Gelelim 112 Acil hattında. Bunu ise bir haberle özetlemek istiyorum: Nisan 2014’te Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu bir açılış töreninde deneme amaçlı 112’yi aramış ve tüm operatörlerin dolu olduğu yönünde bir mesaj almış ve 112 servisine ulaşamamıştı. (Milliyet.com.tr , 27.04.2014 15:20)

Yukarıda saydığım sağlıkla ilgili problemler genel geçer sorunlar, hepsi zamanla iyileştirilerek daha iyi durumlara getirilir. 100 yıl önce savaş meydanlarında yaralı askerleri muayene etmesi için bir sıhıyeci asker ve sağlık merkezi bile bulunmazken bugünlere şükür etmek gerek ve daha iyileşmesi için beklemek gerek.

Genel Sağlık Sigortası

Benim asıl canımı yakan bahsetmek istediğim genel sağlık sigortası.  Yukarıdakilerin hepsine şahit olup yaşayarak anlattığım gibi bu konuda da başıma geleni aktaracağım. Bildiğiniz gibi yakın zamanda genel sağlık sigortası uygulamasına geçildi. Herkes geliri oranında teste tutuldu, çalışmayanlara, geliri olmayanlara sigortalar yapıldı. Üniversite okuyanlara dokunulmadı. Kızlar evlenene kadar muaf tutuluyor. Erkekler için ise sanırım 25 yaş sınırı varmış bu uygulamaya girmek için. O günden sonra artık genel sağlık sigortası kapsamına alınıyorsunuz ve çalışmadığınız için bir prim ödeyerek sağlık hizmetlerinden yararlanıyorsunuz.

Bende bu kriterler kapsamına girdikten sonra gidip kaymakamlık bünyesindeki Aile ve Sosyal Politikalar merkezine başvurdum. Önüme doldurulan formu tamamlayı verdiğimde gelirimin “sıfır” olduğunun altını çizmiştim. Çünkü daha önce oraya giden arkadaşlarımın tecrübelerinden faydalanmıştım. Bir süre sonra yetkililerin incelemeleri sonucu bu genel sağlık sigortası kapsamına alınmam ve hastane hizmetlerinden faydalanmam için belli bir tutarda aylık pirim ödemem gerektiği kararlaştırılmış. Gidip konuştuğumda gelirimin sıfır olduğunu söylememe rağmen ailedeki diğer bireylerin gelirlerinin toplamının bilmem yüzde kaçının kaça bölümünün kaçta kaçıymış..!

Yani kısaca geliriniz sıfır bile olsa prim borcu çıkabiliyor. Geliriniz, ev, arabanız olduğu halde de prim borcu da çıkmayabiliyor. O da ayrı bir konu!

Çalışmayıp hiçbir geliri olmayan biri olarak yukarıda bahsettiğim aile hekimine gidebilmek için bu primi ödemem gerektiğini ve 2 ay ödememem durumunda sağlık hizmetlerinden faydalanamayacağım ve ödemediğim zamanlarda da gecikme faizine tabi tutulacağım tarafıma tebliğ edildikten sonra evrakları imzalayıp içeriye yetkiliye verdim. Ve her ay öyle ya da böyle bir yerlerden bu tutarı bularak prim borcunu ödeyip sürdürdüm. Çıktığı günden beri bu primi hiç ödemen arkadaşlarımda mevcuttur. Şu an af bekliyorlar ki çıkar da yakın zamanda. Bu genel sağlık sigortasının sonlanmasının şartı olarakta “aktif olarak sigortalı bir işte çalışmak” gösteriliyor. Bir süre önce bende sigortalı olarak bir işte çalışmaya başladım. Sigortamın yattığını sistemden kontrol ettikten sonra genel sağlık sigortasını kontrol etmek istediğimde çalıştığım dönemlere ilişkin borç çıkmaya devam etmiş. SGK’yı aradığımda gidip aynı süreci baştan yaptırıp iptal ettirmek gerekiyormuş.

Çalışma Bakanlığının izni ile firmalar tarafından düzenleneni mesai saatlerinden dolayı hafta içi 9-16 arası mesaide olduğumdan bir türlü patrondan hafta içi izin almaya cesaret edip iptal ettirmeye gidemedim. Sözleşmeli olduğumdan, Patron bir şey der, hakaret eder, ücret keser, işten atar… Her şey serbest nasıl olsa…

Genel Sağlık Sigortası ve Sağlıkta Reformlar
1 5

Ne aradılar:

  • genel sağlık sigortası saçmalığı
  • aile sosyal politikalar genel sağlık sigorta onayı nasil

Üniversiteye ve İktisada Giriş

Bir İİBF’linin Üniversiteye Girişi

Zorlu bir süreçten geçtiniz, varınızı yoğunuzu ortaya koydunuz ve üniversiteyi kazandınız. Üniversitenin de İİBF bölümüne yerleştiniz. Size burs vermek isteyen milyonlarca hayır sever vatandaştan, devletten ya da bir vakıftan “burs” da ayarladınız. Artık sırtım rahat hayatım kurtuldu hayallerimin başlangıç noktasındayım diye düşünüyorsunuz.

Kayıt işlemleri çabucak bitti hiç evden çıkamadan tek tıkla hallettiniz. Zaten ödemeniz gereken harcı, hurcu, pul, zarf gibi masrafları devlet ödemişti bile.

Sonra aileniz sizi anne, baba, kardeş, şahsi arabanızla okuduğunuz şehre götürüyor. Hemen emlakçıya gidip ev kiralarına bakıyor, evinizi dayayıp döşeyip ya da bir yurda yerleştirip güvende olmanızı sağlıyor ve kitap almanız için değil arkadaşlarınıza ortamlarda mahcup olmamak için cebinize dolgun harçlık koyup sizi önce Allah’a sonra dekana emanet ederek geri dönüyorlar…

Kayıt işlemleri filan derken dersler başladı. İleri düzey İngilizce dil bilgisine sahip olduğunuzu ya da fakültenizde hazırlık sınıfının olmadığını varsayıyorum. Zaten olsaydı hazırlık aşaması fakültenizin hiçbir karşılık beklemeden size ileri düzey bir yabancı dil öğreteceğinden emin olduğum için o gereksiz kısımları pas geçiyorum.

İlk haftanızda tanışma, kaynaşma derken, sınıftaki inek tipli arkadaşlarla arayı yapıp kendi grubunuzu oluşturduktan sonra ikinci hafta amfiye girdiniz. Ortalama yüz veya daha fazla kişi ile aynı sınıftasınız. Türkiye’nin farklı yerlerinden gelmiş “Anadolu Çocukları”… Herkes bir birine bakıyor vay be ne kalabalık, ne güzel ortam, üniversite dedikleri böyle bir şey diye düşünürken öğretmen sınıfa giriyor. Pardon “Hoca” diyecektim öğretmen ve diğer tüm alışkanlıklar geride kaldı çünkü. Kendini tanıtıyor, sonra dersi: Dersi daha önce kontrol edip gittiğinizden dolayı biliyorsunuz adı iktisada giriş dersi. Adı üstünde giriş niteliğinde bu derslerle bi giriş yapıp yavaş yavaş alışacaksınız. Ne kadar zor olabilir ki diye düşünüyorsunuz kafanızda. Hatta matematik, türkçe, tarih gibi dersleri de görünce en kolayı bu derstir diye ümit ediyorsunuz, iktisada giriş dersi neticesinde.

Sonra hoca başlıyor anlatmaya bölümü, dersi tanıtıyor. Ekonomideki temel kavramları öğreteceğini bir iki basit formülle geçiştireceğini daha sonra belli başlı birkaç ünlü şahsiyeti tanıtacağından bahsediyor. Sonra alıyor eline tebeşiri geçiyor tahtanın karşısına, akıllı tahtada çalışmak istemiyor o, tebeşir tozunu yutmanız şart diye, üniversiteler de akıllı tahtalar istemedikleri için tüm akıllı tahtalar da çocuklarımız tebeşir tozu yutmasın diye anaokullarına, ilk okullara gönderildi zaten. Onların daha çok ihtiyacı var çünkü. Birkaç kavram yazıyor hane halkı, firma, devlet vs bahsediyor. Ceteris Paribus diyor habire sizde ceteris paribus nedir diye düşünüyorsunuz kendi kendinize. Marjinal kavramını kullanıyor sizde üniversitelilerin marjinal olması buradan geliyormuş demek ki diye düşünüyor ve marjinal takılmaya karar veriyorsunuz. Hemen eve gitmeden önce kütüphanede olmadığı için “Das Kapital”i satın alıp okuymaya başlıyorsunuz.

 

Sınav dönemi yaklaşıyor, yavaş yavaş fotokopicilere uğruyor onların nasihatlarını dinliyorsunuz. Hocayı onlar kadar dinleseniz daha başarılı olacağın farklında değilsiniz. Tabi siz zorlu bir sınav maratonunu tamamlayıp geldiğiniz için pek canınız ders çalışmak istemiyor. Zaten henüz kış gelmemiş, üniversiteye yeni adım atmışsınız daha en az dört yıl buradasınız bir iki arkadaş, eş, dost yapmışsınız onlarla zaman harcamak varken kim ne yapsın dersi. Zaten yazılıları da hep son akşam çalışarak geçiyordunuz sınav sınavdır deyip geçiştirdiniz. Üst sınıflarda tanıdıkları olanlar onların tavsiyesine uyup kimisi de her zaman ders çalışmayı sevdiği için önceden hazırlanmaya başlıyor. Kimin daha rasyonel davrandığı tartışılır tabi. Marjinal fayda kavramını öğrenmiş olduğunuz için her şeyin herkese farklı marjinal faydası olduğunu biliyor olmanız lazım. Çünkü sınav sorularınızdan biri marjinal kavramı ile ilgili olacaktır. Bu marjinal fayda, marjinal gelir vs olabilir ama onla bağlantılı bir soru olacaktır. Sonra diğer sorulardan biri ise talep ya da arz denklemi grafiği; hiç şaşmaz. Hemen hemen tüm üniversitelerin iktisada giriş sınavı sabit sorusu talep kanunu ile ilgilidir. Çünkü o ana kadar sorulacak pek bir şey yok. Neyse siz muhtemelen Zeynel Dinler ya da Erdal Ünsal’ın kitabından aklınızda kalan bir grafik var hemen çizmeye başlıyorsunuz. Ama eksenlerde nelerin olduğunu neyi ifade ettiğini hatırlamıyorsunuz. Çünkü ilk seferde çok kolay görünen o iktisada giriş grafikleri her geçen hafta artıyor ve iyice birbirine girmiş oluyordu. Neyse aklınızda ne kaldıysa artık yazıyorsunuz grafiğe uygun. Tabi daha ilk sınavınız olduğu için kopya girişiminde bulunmuyorsunuz, sağa sola formül yazmıyor ve asistana soru sorma ayağıyla konu hakkında bilgi toplama gibi yöntemleri uygulamıyorsunuz. Öyle ya da böyle sınav bittikten sonra kampüste soruları tartışıyorsunuz ama herkes kendi cevabının doğru olduğunu iddia edecektir ki olma ihtimali mümkün. İktisat pozitif bir bilim mi normatif mi tartışmasına orada istemeden dahil olmuş oluyorsunuz.

Derken hemen yarınki sınava çalışmak için yurdun ya da şanslıysanız daha doğrusu biraz zenginseniz evin yolunu tutuyorsunuz. Evde kalanlar yemek, bulaşık derdinden sonra, yurtta kalanlar ise yemek saatini bekledikten ve günün yorgunluğunu attıktan sonra tahminime göre akşam haberleri saatinden sonra ders çalışmaya başlıyorsunuz.

Derken sınav haftası bu şekilde bitiyor ve siz kendinizi sizin için en eğlenceli aktivitelere atıyorsunuz. Tabi bu arada bu tempoya ayak uyduramayanların bir kısmı hastalanıyor ve eğlenemiyor bile. Sonra vize sonuçları açıklanıyor. Çatlak bir hocanız yok ise sıfır beş, yirmi iki yetmişbeş, seksenaltı onbir gibi saçma notlar yerine yirmi, yirmibeş, kırk yedi, doksan gibi normal notlar alıyorsunuz ve hemen hesap kitap yapıyorsunuz. Vizenin şu kadarını alsam finalden şunu alsam geçerim, bunu zaten geçemem seneye hallederim gibi dört yıl boyunca kurtulamayacağınız not hesaplarına girişiyorsunuz.

Tabi kampüste hayat devam ediyor, dersler işleniyor, iyice ilerlemiş, sosyalizm ve kapitalizmin eleştirisini yapıyor, harcama yaparken iktisadi akla uyduruyor kendi talep denkleminizi oluşturmaya çalışıp, borsa haberleri okuyor ve finans dünyasını yakından takip ediyorsunuz. Finalde kesin çıkacak diye tüm grafikleri, tanımları ezberliyorsunuz. Gazınızı alamayıp iktisat biliminin kurucusu sandığınız Erdal Ünsal ya da Zeynel Dinler’in hayat hikâyelerini bile okuyorsunuz.

Final sınavı yaklaşıyor ve o kalın kitaptan saçma sapan bir soru geliyor ya da kitapta olmayan ama hocanın siz başka bir şey ile meşgul olurken anlattığı şeyi soruyor. Tabi konu hakkında bilginiz illaki vardır ama sorunun cevabını verir mi bilinmez. Siz bilmediğiniz bu soruyu boş bırakmak istemediğinizden cevaba şöyle başlıyorsunuz: Bu konuya değinmeden önce şu konudan bahsedecek olursak… Şeklinde sorulan yerine bildiğinizi anlatmaya başlıyorsunuz ne koparsam kardır hesabı. Çoğu soruyu, sınavı böyle geçiştiriyor olacaksınız da. Ne kadar işe yarar bilinmez ama son sınıfa doğru işe yaramayacağını göreceksinizdir. Çünkü artık sorular daha net gelecek ve cevaplar net şekilde beklenecektir. Bu giriş olduğu için sizde giriş gelişme sonuç yerine sadece girişi yazıyorsunuz ne var bunda…

 

Derken finallerde aynı şekilde bittikten sonra sonuçlar açıklanıyor. Kiminiz tam hesap ettiğiniz gibi geçiyor ya da kalıyor kimi de tam tersi ile karşılaşıyor. En komik olanı da vize final ortalamasından, çan eğrisinden filan haberi olmayanların yaptıkları hesap sonucu uğradıkları hüsrandır. İyisi ile kötüsü ile ilk dönem bitiyor, kalanlar bütlere okulunda bütünleme sınavı olmayanlarda kendini yaz sezonuna saklıyor. Yaz okulu aslında kulağa ilk başta hoş geliyor hem tatil yaparım hem de okula giderim. Yazın ne güzel sıcak mis gibi kışın karından yağmurundan iyidir diye düşünürsek çok doğru aslında ama gerçekte öyle olmadığını kalınca anlıyorsunuz. Hayatınızın en kötü yazını geçirmenize bile neden olabilir. Hele ki Akdeniz, Ege gibi yerlerde okuyorsanız… Tamam, üniversitelerimizin sınıfları hep klimalı kışlar sıcak yazlar ise serindir, zaten bikini ile de okula gidilebiliyor sorun yok ama yine olsun can sıkıcı işte.

 

Finaller, bütünlemeler her şey bitti ara yıl tatili geldi, sizde iyi bir tatili hak ettiniz değil mi. Ne de olsa üniversite okuyordunuz. Türkiye’de sayılı insanlardan biriydiniz artık. Sokakta öyle kolay bulanacak biri değildiniz. Üniversite okuduğunuzu duyanlar size hayretler içinde bakacak ve size gıpta edeceklerdi. Hele okuduğunuz bölüm iktisat dedin mi anlamını bilen üç beş kişiden biri olacaktınız. Tüm devlet kurumları, fabrikalar, özel işletmeler sizi otogardan karşılayacak daha o anda sizi işe almak için sıraya girecektiler.

Siz o teklifleri şimdilik bir kenara bırakarak nasıl olsa işiniz garanti diye KPSS’ye de çalışmayarak, onu umursamayarak tatilinizi yapıyorsunuz. Aileniz sizi görünce gözleri yaşarıyor uzun zamandan beridir sizi görmediği için… Özlediğinden pastalar, börekler yapıp misafirler kabul ediyor… Siz liseden arkadaşlarınızla buluşarak yaşadıklarınızı, gördüklerinizi anlatmak için can atıyorsunuz. Sizin gibi şanslı birkaç üniversiteyi kazanan arkadaşlarınız konuya hakim, siz merkezli konuşmalar geçiyor hep. Tabi üniversiteyi kazanamadığı için o gün dershaneyi ekenler orada iken, hızlandırılmış kurslara, kamplara katılanlar ve okumayı sevmediği için değil; ülkenin üretimini daha önemli gören zanaat erbabı arkadaşlarınız da sanayide haftanın yedi günü çalıştığından o gün orada bulunamıyor.

 

Tatilde bitiyor siz bir hafta daha fazladan tatil yapıyor nasıl olsa ilk hafta ders yok, öğrenci gelmez, öğretmen gelmez gelse de ders yapmaz yapsa da sormaz mantığı ile bir hafta sonra valiziniz elinizde okuduğunuz şehrin otobüsünün kalktığı perona doğru yol alıyorsunuz…

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • iktisada giriş 1grafiklerin mantığı
  • türkçeye ekonomi kavramını girişi nasıldır

Türkiye Ekonomisi: Dış Ticaret Açığı

Döviz kurunu analiz ettikten sonra şimdi de döviz kurları ile yakın ilişkili olan ithalat ve ihracatı yani dış ticaret açığını incelemeye çalışacağım.
1980 sonrası ihracatımızın sürekli arttığını görmekteyiz. Bu gerçekten de büyük bir başarı. Ancak bu başarının arkasında bir başarısızlık var: o da ithalatımızın da sürekli artmış olması. İhracatın artmasına paralel olarak tabi ki ithalatın artması beklenir, her büyük ekonomi gibi dış ticaret haddinin sürekli büyümesi daha fazla ülke ile ilişki içinde olunması sürekli mal alıp mal satması istenir ve o yönde adımlar atılır. Yukarıda başarısızlık olarak bahsettiğim burada beni haklı çıkarıyor: 1980 yılından itibaren sürekli artan ihracatla birlikte sürekli ve daha fazla oranda artan bir ithalat görünmekte. Basit tanımıyla ihracatı döviz alıp, ithalatı döviz vermek olarak tanımlarsak her yıl artan ihracatla daha fazla döviz kazanmışız beraberinde her yıl daha fazla döviz kaybetmişiz. Sadece dış ticaret dengesi olarak her yıl bir önceki yıldan daha fazla kaybetmişiz. 1980-2013 yılları arasında, ihracatı ithalatı karşılama oranlarından yola çıkarsak ithalatımızı ortalama %63 ihracattan elde ettiğimizle karşılarken geri kalan kısmı farklı kanallardan finanse etmek zorunda kalmışız.

dis-ticaret-acigi
Peki, bu farklı kanallar neler olabilir? Başta sermaye hareketlerinden gelen giriş çıkışlardır. Bunlar sıcak para olarak adlandırılan genelde kısa vadeli döviz girişleridir. Sermayesi bol yatırımcılar ülke ülke gezerek kazançlarını arttırmaya giderler. Bu döviz girişlerini arttırmanın ve bu döviz fazlasına sahip kişileri ülkeye çekmek için çeşitli enstrümanlar kullanılır. Bu araçların başında faiz gelir. Her ülke kendine bir faiz politikası ve faiz oranı belirler. Ancak dış yatırımcı tek faiz göstergesine bakar o da faizin oranıdır. Kısaca özetlemek gerekirse faizi yüksek olan ülkeye giderler. İşte bu nedendendir ki ülkemizdeki faiz oranı oldukça yükseklerdedir. Her ne kadar faiz oranı düşürülmeye çalışılsa da bu ihracat ithalat dengesi ve ihtiyaç duyulan döviz nedeni ile pek mümkün olmamaktadır. Bu nedenle ikinci bir planı, alternatif kaynağı olmayan ülkelerin faiz oranı ile oynaması özellikle düşürmesi pek rasyonel olmayacaktır. Bu araçlardan bir diğeri ise vergi, giriş çıkış kolaylığı, avantajlarıdır. Ülkemizde bu da sağlanmakta ve bu giriş çıkışlar sonrası elde edilen kazançlar vergilendirilmemekte. Bu konu detaylı olarak “Tobin vergisi” başlığı altında incelemek gerekir.
Bir diğer kaynak ise kamunun kullanımındaki kamuya ait yerlerin bir başkasına devredilmesi ki buna dar anlamda “özelleştirme” denilmekte, Kredi sağlayan kurumlardan kredi alınması ve diğer ülkeler ile yapılan anlaşmalarla borçlanmaya gidilmesi şeklinde sayılabilir.
Dış ticaret verilerine baktığımız zaman en yüksek ihracatımızı Almanya ile gerçekleştirirken en fazla ithalatımızı ise Çin’den karşılıyoruz. Geçmiş yıllarda hatırlarsanız Türkiye ve Çin arasında kendi para birimleri ile gerçekleşecek bir ticaret anlaşması yapılacağı söylentisi vardı. Bu, iki ülke açısından büyük artılar sağlayacak bir antlaşma olacaktı. Çünkü Türkiye kendi para birimini daha rahat kullanabilecek ve döviz ihtiyacını önemli ölçüde azaltacaktı. Çin açısından ise elindeki dolar rezervlerini eriterek ve piyasaya salarak özellikle kısa sürelide olsa doların ateşini çıkaracak ve uzun dönemde ise Amerika’nın elde ettiği senyoraj gelirine balta vuracaktı. Bu kısmı da bizim konumuz kapsamında olmadığı için geçiyorum.
Ana konumuza dönecek olursak ihracat ve ithalat arasındaki makas 2002 yılı ile birlikte belirgin bir şekilde açılıyor. Artan ihracatın çok üzerinde kümülatif olarak artmaya devam eden ithalat bugün kapanması zor bir seviyeye gelmiş durumda. Hesaplandığında bugün 100 milyar dolar’a yakın dış ticaret açığımız bulunmaktadır. Yani bu nedenle, o yüz milyar doları finanse edebilmek için yukarıda saydığım kalemlerden birine başvurulacaktır.
Bu kısmını merak edenler özelleştirme dairesinin, hazinenin ve maliye bakanlığının açıkladığı verilere bakarak hangisinden ne kadar sağlanmış elde edilebilir. Grafiğe baktığımızda döviz gibi aşırı kırılgan olmayan bir ihracat-ithalat bileşenimizin olduğunu görmekteyiz. Sadece küresel kriz dönemlerinde sektelere uğrayarak kırılganlıklar göstermiştir. Örneğin çok tartışılan 2008 küresel krizinde ihracatımız yüzde 20 azalırken ithalatımız yüzde 30 azalmaktadır. Krizin dış odaklı olduğunu düşünürsek bu durumun tam tersi olması gerekir. Bu durumu ise ancak döviz kurlarındaki artışa bağlı olarak alım gücümüzün azalması olarak yorumlayabiliriz. İthal edilmiş enflasyonla ilişkili olan bu durum yurt dışı fiyatların yükselmesi sonucu içerideki mallarımızın fiyatının yükselmesi sonucu ithal mallara olan talebimizin düşmesi şeklinde de yorumlayabiliriz. Önceki yazılarda yüksek döviz kurunun artı ve eksilerini açıklarken bu durumdan bahsetmiştim. Oradaki teorik yaklaşım burada gerçekleşerek birbirini doğruluyor. Zaten 2008 krizi döneminde bir önceki yıl 6,2 bir sonraki yıl 5,3 olan enflasyon 2008 yılında yüzde 10,1 olarak gerçekleşmiştir. Bu da bize dış ticaret haddi ve enflasyon arasındaki paralelliği açık şekilde göstermektedir. Enflasyon ve diğer değişkenler örneğin işsizlik ve büyüme arasındaki ilişki düşünüldüğü zaman sonuçların nereye kadar gidebileceğini görmekteyiz. Enflasyon, işsizlik ve büyüme arasındaki ilişkiyi daha sonra analiz edeceğim.
Sonuç olarak dış ticaret açığının ve beraberinde cari açığın ne kadar önemli olduğunu bir fiil yaşayarak görmekteyiz. Gittikçe artan bir cari açık için her yıl daha fazla kaynak gerektiğini düşünürsek artan nüfus gibi, azalan kaynaklar gibi diğer beşeri faktörlerde işin içine girdiği zaman dünya açısından ayrı bir sorun, ülke içlerinde ayrı bir sorun karşımıza çıkıyor. Ülke içi sorunu düşündüğümüzde bahsettiğim gibi her yıl daha fazla ithal etmek için daha fazla kaynak bulmak gerekirken iç kaynaklarımızı dışarıya aktarmış oluyoruz. Ayrıca büyümeyi konuşurken büyümek için yine ithalata ihtiyaç duyduğumuzu belirteceğim. On yıllık, yirmi yıllık süreçler ülkeler için çok kısa sürelerdir. Bu dönemler arasındaki değişiklikler ve bu değişikliklerin etkileri yıllar sonra karşımıza çıkacaktır. Örneğin 1980 öncesi atılmayan adımlar ya da yanlış atılan adımlar ve uygulanan politikalar bugünü etkilemekte. O gün yeterince sanayileşmeyen, üretmeyen hep ithal eden işin kolayına kaçan seçimleri kurtarmaya çalışan, olaya ekonomik değil politik yaklaşan tutumlar nedeni ile halen rayına tam oturmuş ne yaptığını bilen bir ekonomiye sahip değiliz.

Peki, yıllar önce yapılan yanlışlar düzeltildi mi, bugün nasıl politikalar izleniyor, nasıl bir yol belirleniyor, sadece “fiyat istikrarı” politikası ile bu sorunlar giderilir mi?
Bu konu açıkçası geçtiğimiz 30 yılı açıklamaktan analiz etmekten daha zor. Çünkü henüz tartıştığımız sürecin içerisindeyiz ancak Türkiye ekonomisi için bir dönüm noktası olan 2001 sonrasına baktığımız zaman en azından grafik ve rakamlar cari açık açısından pekte değişimin olmadığını görüyoruz.

Bdis-ticaret-acigi-beklentisiugün 99 milyar dolara ulaşan bir dış ticaret açığımız var. Ayrıca ithalat ihracat arasındaki makas 2000’lerden sonra açılarak devam ediyor. Örneğin 2001 yılında 10milyar dolar olan dış ticaret açığımız 2014 yılında 100milyar dolar düzeyinde. Bu da ekonometri bilmeyenler için yazıyorum 10 kat arttığı anlamına geliyor. Mevcut politikaları değiştirmeden bu şekilde devam edersek bir 10 yıl sonrada 10 katına çıkacağı ve 1000 milyar dolar yani 1 trilyon dolar dış ticaret açığımız olacağını söyleyebiliriz. Tabi bunu kötü bir senaryo olarak yazıyorum ve önlem alınmazsa nelerle karşılaşabileceğimizi anlatmaya çalışıyorum. Ancak olaya ekonometrik olarak yaklaştığımız zaman ithalat ihracat arasındaki regresyon analizi sonucu çıkan verilere göre aradaki korelasyon katsayısına bağlı olarak 10 yıl sonra ihracat 262 ithalat ise 434 milyar düzeyinde gerçekleşeceği çıkıyor. 10 yıl önce 10 milyar dolar olan dış ticaret açığımız bugün 100, on yıl sonra ise mevcut şartlarda 170 milyar dolar dış ticaret açığı olacağı öngörülüyor.
Belki cari açık ne kadar büyük olursa olsun finanse edildiği sürece gündemde olmayacak, göze batmayacaktır ancak bu finansmanın şekli cari açığın kendisinden daha büyük sorunlar yaratacak durumdadır. Çünkü yukarıdaki faiz, borçlanma, kaynak tahsisi gibi finansman şekilleri sadece günümüzü değil gelecek nesilleri doğrudan etkileyen araçlardır. Hatırlarsanız bu ülke Cumhuriyet’in ilk yıllarında Osmanlı devletinden kalan borçları ödemekle meşgulken, bir dönemde geçmiş dönemlerin hükümetlerinin özellikle IMF’den aldığı borçları ödemek için çaba harcadı. Eğer bu bir döngü ise mutlaka bir sonu olmalı, bir savaşsa kazanan taraf olunmalı, bir acizlik ise bu işi yapanlar işi bırakmalı.

Türkiye Ekonomisi: Dış Ticaret Açığı
1 5

Ne aradılar:

  • türkiye dış ticaret açığında hakkında
  • dis ticaret acigi kapanirsa faiz oranlari
  • türkiye dış ticaret açığı
  • türkiye ekonomisi dış ticaret açığı
  • türkiye ekonomisi şartlarında dışa açık ekonomi

Türkiye Ekonomisi: Döviz Kuru

Geçtiğimiz son cumhurbaşkanlığı seçimi esnasında televizyonda bir ekonomisti izlerken ekonomimiz hakkında veriler sunuyor ve Türkiye ekonomisi hakkında bilinmedik bilgiler veriyordu. Bilinmedik veriler veriyordu çünkü verdiği veriler hiçbir yerde yoktu. Ancak biri anlatırken öğrenilecek ya da oturup farklı değişkenler arası ekonometrik analizler yapılarak bulunup yorumlanabilirdi. Öyle ki program bittikten sonra bende geçmişe bir dönüp 1980 yılı sonrasında ekonomimizi analiz etmeye başladım. Daha önce tabii ki ekonomimizin geçmişi hakkında çok şey okumuş detaylı düşünmüştüm ancak bunu yazıya dökmek ve daha doğru veriler vermek için biraz araştırma yapmak istemiştim. Analiz ederken resmi kurumlar tarafından açıklanmış verileri kullanarak sonuçların gerçekliğini, ekonometri ve istatistik kullanarak güvenilirliğini ve Microsoft Excel kullanarak da işlemlerin kesinliğini yakalamaya çalıştım. Size kalan ise aklınızı kullanarak verilerin sentezini yapmaktır.

Son zamanlarda farklı nedenlerden dolayı yükselme eğiliminde olan döviz, daha çok dolar üzerinden konuya başlamak istedim. Sürekli oynak seyreden doları etkileyen faktörlere belki bu yazıda yer veremeyeceğim ama iktisadi olarak diğer değişkenlerle olan ilişkisini irdelemeye çalışacağım.

Bu ve sonraki makro değişkenlerin analizinde 1980 sonrasını analiz edeceğim. Çünkü 1980 hem Türkiye siyasi tarihi hem de ekonomisi için önemli bir tarihtir. Siyasi olarak darbe sonrası yeniden oluşum, ekonomi olarakta 24 Ocak sonrası farklı bir oluşum meydana gelmiştir. Ayrıca tüm dünyanın katıldığı bir ekonomik konjonktürü irdelemek dış dünya ile olan ilişkileri anlamak ve en önemlisi elimizdeki mevcut kaynak ve donanımları düşünürsek 1930’lu yılları, savaş dönemini, hayvanlarla yapılan tarımı, tarımdan beslenen istihdamı ve sanayi olmadan gerçekleşen büyüme ile günümüz imkânlarını kıyaslamak hiçte akla uygun değil açıkçası.

dolar-grafigieuro-grafigi

Dolar kuruna baktığımız zaman 1980 sonrası sürekli artış eğiliminde olduğu doğrudan göze çarpıyor. Ancak en büyük artış oranını ise 2000-2001 yani Türkiye’deki kriz yıllarında gerçekleştiğini görüyoruz. “Yeni yıla Borsa 9 bin 437 puandan, dolar 677 bin liradan, mark da 322 bin liradan başladı. Şubat ayında Merkez Bankası doları 1 milyon 78 bin liraya çıkarırken, serbest piyasada 900 binden işlem gördü. Repo faizleri ortalama 1255’lere indi. Nisan ayına gelindiğinde ise devlet Bakanı Kemal Derviş ile Ulaştırma Bakanı Öksüz arasındaki Telekom gerginliği nedeniyle dolar 1,2 milyon lirayı, Mark da 555 bin lirayı gördü. Bu süreçte gerçekleşen farklı siyasi olaylar, özellikle Amerika’ya gerçekleşen saldırılar sonucu dolar yıl içinde 1 milyon 500 bini görmüştü.” İşte bu yıldan sonra dolar yükselişini sürdürdü.

doviz-artis-oraniSon 30 yılda ortalama döviz kuru 621.622 TL olarak gerçekleşti. Uluslar arası alanda serbestleşen Türkiye’nin gittikçe döviz ihtiyacı artıyor her ithalat artışında biraz daha döviz gerekiyordu. Öyleki Türkiye Cumhuriyet tarihinden beri bir türlü kendi ihtiyaçlarını karşılayamıyordu. Sürekli gereken döviz ihtiyacı ve dışarıyla olan ilişkilerden dolayı yurt dışındaki bir çatlak bizi etkiliyor ve arka arkaya krizler ile piyasalar dalgalanıyordu. Birazda 2001 krizi sonrası Türkiye’yi inceleyecek olursak doların 1500 TL’den başlayarak 2014 yılına kadar 1900 TL bandında seyrettiğini görüyoruz. Son 17 Aralık operasyonu olarak adlandırılan girişim sonrası ise doların 2.000TL’yi aştığını gördük. Tarih bize şunu defalarca gösterdi ki 11 Eylül saldırılarında, Amerika’nın Irak’ı işgalinde, Arap baharında ve Türkiye için ise devlet liderleri arasındaki sürtüşmelerde ve doğrudan siyasetin seyrini etkileyecek girişimlerde dövizin çok oynak olduğunu her an yükselişe geçebileceğini görüyoruz. En ufak bir siyasi etkiden doların etkilenmesi döviz bazında çokta güçlü olmadığımızı gösteriyor açıkçası. Türkiye’nin elindeki döviz rezervlerinin fazlalığını ise ben buna bağlıyorum. Şöyle ki TCMB’nın kasasında Cumhuriyet tarihinin en fazla döviz rezervleri mevcut ancak bu rezervleri bu tür ani dalgalanmalarda açık piyasa işlemleri ile piyasaya müdahale etmek için sakladığını düşünüyorum. Birçok defa gazetelerin “TCMB’nin rezervleri tükendi.” Şeklinde başlıklarını hatırlıyorum. Eğer döviz rezervlerimiz Çin kadar güçlü olabilseydi Amerika’yı tehdit dahi edebilir ve kur savaşlarına dâhil olabilirdik. Geçtim o denli güce sahip olmayı kendi cari açığımızı dahi finanse edemiyor ve sürekli döviz ile borçlanmaya devam ediyoruz. (bkz Hazine verileri). Bu konunun devamını Cari açık ile dövizi irdelerken değineceğim. Peki, ama TCMB rezervleri olmasa ve dövize müdahale edemezse ne olur? Bunu şöyle anlamak gerekir. TCMB döviz kurunu belirlemiyor. Bir piyasa oyuncusu gibi piyasadan döviz alıp piyasaya döviz satarak döviz kurunu arzu edilen düzeyde tutmaya çalışıyor. Peki, döviz kurları çok yükselse ne olur çok düşse ne olur, hangisi en iyisi?

Her piyasada olduğu gibi arz ve taleple şekillenen döviz kuruna TCMB müdahale etmez ise örneğin çok yükseldiği durumda: Türkiye’nin yapısı ile alakalı olan ithalat sorunu burada en önemli sorun olarak karşımıza çıkar. Öyle ki biz üretimimizin büyük kısmını hatta ihraç ettiğimiz malları üretebilmek için bile ithalat yapmak zorundayız. Ivır zıvır kalemleri es geçsek dahi ciddi oranda enerji ithalatı gerçekleştiriyoruz. Bu ithalatı dış âlem ile Türk Lirası üzerinden gerçekleştirmediğimizden genelde dolar olmak üzere döviz ile gerçekleştiriyoruz. Artık yurt dışındaki ürünler bizim için pahalı hale gelmiş olacaktır. Ucuz diye üretmeyip ithal ettiğimiz mallara daha fazla ödeme yapacağız. Ben bu tarafta olanlardanım açıkçası. Yıllarca “düşük kur, yüksek faiz” bileşeni ile idare ettiğimiz ekonomi politikamıza hiçbir faydası olmadı. Oysaki yüksek kur nedeni ile gerçekleşemeyen ithalat ve alamadığımız malları yurt içinde üretmeye zorlanacağız. Hatta bunu devlet kendi eliyle yapmak zorunda kalacaktır. Çünkü bahsettiğimiz mallar zorunlu mal kategorisinde. Ancak politika olarak hep rahat ithalat ve ihracat yapabilmek için düşük tutulan kurların hiçbir faydasını görmedik. Grafikten de görüleceği üzere, döviz kurundaki artışla aynı yönde bir ithalat ihracat farkı görülmekte.

Sonuca doğru yaklaşmak gerekirse; döviz kurun finansal boyutu ile değil de makro ekonomik analizi olarak bunlar herkesin bildiği şeyler lakin söz konusu kurun en rasyonel olması gerektiği düzey sizin ithalat ihracat bileşimine ve ekonomiye hangi açıdan baktığınıza bağlı. Çünkü döviz kurunun başta cari açık olmak üzere paralelinde enflasyon oranına doğrudan, büyüme oranına ve işsizlik rakamına dolaylı olarak etkisi vardır. Bu denli önemli olan döviz kurunun en ideal seviyesini söylemek tabi ki haddime değildir. Ancak yukarıdaki saydığım nedenlerden dolayı yüksek döviz kurunu tercih edenlerdenim. Bu elbette kısa dönemde sancılı olacaktır ancak kalıcı çözüm için gerekli olduğunu düşünüyorum.

Kaynaklar:

-http://tcmb.gov.tr

-http://tuik.gov.tr

-http://arsiv.milliyet.gov.tr

-kisi.deu.edu.tr/yasar.uysal/

-Türkiye Ekonomisinde Krizler, Gülten Kazgan, 2008

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • ekonomik döviz
  • Öyle dolar döviz kuru
  • ekonomik büyüme-döviz kuru ekonometrik analiz
  • türkiye ekonomisi döviz

Türkiye’nin Büyüme Yapısı Üzerine

Eski yazılarımızdan biraz farklı olmakla birlikte bu yazımızda biraz iktisat bilimine ve genel makro verilere göndermeler yapacağımızı güncel veriler ile  destekleyerek Türkiye’nin büyüme sürecini ve teorik olarak nasıl daha hızlı ve reel büyüme sağlayacağını ele almaya çalışacağız. Bu bağlamda konuya iktisada giriş ders notlarımızı ortaya çıkararak başlıyoruz.

Şimdiye kadarki bir çok yazımızda mevcut veriler, alınan kararlar ya da olabilecek ihtimaller üzerinden yaklaşmaya çalıştık.  Bizde yazılarımızda bu hataya düştüğümüz gibi gerek Türkiye’de ekonomi politikası uygulayıcıları, Maliye ve TCMB beraberinde hükümetler de aynı hataya düştü ya da bazı konuları göz ardı etti.

Genel ekonomiden bildiğimiz üzere bir ülkenin büyümesi milli hasılasının bir önceki yıldan daha fazla artmış olması ile mümkündü. Bu reel, üretime bağlı bir büyüme olabileceği gibi parasal, enflasyona bağlı bir büyüme olabilir. Şimdi bunları bir köşeye koyarsak, bir ülkede üretimin olabilmesi için gereken bileşenleri üretim faktörleri olarak daha önce gruplamışlar. Hatırlatmak gerekirse üretim faktörleri: Doğal Kaynaklar, Sermaye, Emek ve Girişimci. Ayrıntılı olarak üretim faktörleri konusunu Dr. Mahfi Eğilmez Hocamızın makalesini de buradan okuyabilirsiniz.

Bir önceki yıla göre daha fazla üretim yapmamıza olanak sağlayan yani büyüme rakamını belirleyen üretim miktarını etkileyen bu dört unsuru incelemeye alarak Türkiye’nin neden yeterince büyüyemediğini ya da en azından potansiyelinden daha az büyüdüğünü bir başka açıdan ise büyümenin neden devamlılığını sağlayamadığı veyahut en ufak bir krizde negatif büyüme olarak dolaylandırılan küçülme gerçekleştirdiğini bulmaya çalışalım.

Konuya üretim faktörlerinden Doğa ile başlarsak, üretim için gerekli olan doğal kaynakları, hammaddeleri gibi unsurları içeriyor. Peki ama her bir köşesi cennet nitelendirdiğimiz, yok yok dediğimiz ülkemizde yeterince doğal kaynak yok mu? Muhtemelen bir çok doğal kaynak ülkemizde bulunmaktadır. Tek tek bu kaynakları saymak yeri olmadığından bu konuda eksiğimiz olmadığını düşünüyoruz. Ancak bu noktada doğalgaz ve petrol gibi ülkemizde bulunmayan doğal kaynakları düşündüğünüz üzere ülkemiz ithal etmekte. Gayet tabi yurt içinde bulunmayan bu faktörleri ithal etmek mecburidir. Burada Doğa diye bahsettiğimiz faktörlerin gayet tabi yurt içinde bulunması esas değildir, ithal şekilde de tedarik edilerek üretime koşulması olasıdır. Bu bizim dış ticaret açığımızla doğrudan ilgili olan bir husustur zaten bu kadar hammadde ve aramalı ithaline karşı büyüme noksanlığı sorunu başka yerlerde aramamızı gösteriyor.

Bir diğer üretim faktörü olarak ise Emek. Bu konu aslında bizim en şanslı olduğumuz konu olmakla birlikte, bir okadar da kaliteli, kalıcı büyüyememizin de nedenlerinden, şöyle ki: Oldukça fazla olan emek gücümüz iş gücü piyasasında emek talebini fazlası ile karşlamakla birlikte geçmiş yıllarla birlikte yüzde 10larda seyir eden bir işsizlik oranımız dahi bulunmakta. Yani çalıştırmak için yeterli emek gücümüz mevcut olduğunu düşünüyorum. Bizim eksiğimiz ise şu noktada karşımıza çıkıyor: Kaliteli, kalifiye, nitelikli iş gücü ihtiyacında. Ülkemde herkes emeğini koşmaya hazır olmakla birlikte bir iş için spesifik olarak aranan nitelikli iş gücü sayısı yeterli düzeyde değil. Buna bağlı olarak emek piyasasında ücretler düşük seyir edebiliyor. Daha önce değindiğimiz aşırı iş gücü arzı doğal olarak ücretleri aşağı çekmekte yani bir iş için çalışacak bir çok aynı düzeyde kişi mevcuttur.  Bu konuda nitelikli iş gücü kalitemizin arttırılması, ücretlerin yukarılara çekilmesi bu üretim faktörünü olumlu etkileyecek ve üretim kalitesini arttıracaktr. Bu emek sadece fabrikada çalışan işçi olarak düşünmemekle birlikte TUBİTAK’ta araştırma yapanlar, akademisyeler gibi herkesin bu kategoride olduğu unutulmamalıdır.

Bir diğer üretim faktörümüz olarak Sermaye veya kapital; ekonomi biliminde mal üretmek için kullanılan makine, fabrika gibi fiziksel araçlardır. Ekononomi bilimindeki sermaye kavramı ile finans bilimindeki sermaye farklıdır. Finansta sermaye kavramı, fiziksel sermaye üzerindeki mülkiyet hakkını ifade eder. Paraya dönüştürülebilen bono, hisse senedi gibi değerler de sermaye olarak kabul edilir.[1] Tanımından da anlaşılabileceği gibi bu makine, techizat  vs fiziki yatırım araçları bir şekilde tedarik edilebilir. Doğa faktöründe olduğu gibi ithal de edilebilir ki tekrar belirtmekte yarar var, bu ithallar büyümemizi değil ödemeler bilançomuzu doğrudan etkileyen işlemlerdir. Bu işlemlerin akabinde mutlaka büyümeye olumlu olumsuz etkileri olacaktır ancak konuya üretim faktörleri açısından değindiğimizden dolayı doğrudan etkileri araştırmak daha uygun olacaktır. Yoksa genel ekonomi çerçevesinde bu ithal girdileri üretimden soyutlamak yanlış olacaktır.

Son olarak üretim faktörümüz ise Girişimci, Müteşebbis, Entrepreneur gibi terimlerle adlandırdığımız ve  üretim sürecinin en önemli halkası olarak karşımıza çıkmaktadır. Peki girişimcinin rolü neden çok önemlidir ya da girişimci ne iş yapar? Şöyle belirtmek gerekirse girişimci bu üretim faktörlerini bir araya getirerek bu üretimin gerçekleşmesini başlatan ve devamlılığını sağlayan kişi olarak yer almaktadır. Ona bu kadar önemi veren ise doğada istediği kadar olsun, yerin altında, üstünde, denizde, yurt içinde yurt dışında istediği yerde olsun tek başlarına bir anlam ifade etmeyen bu diğer üretim faktörleri bir girişimci tarafından bir araya getirilerek üretim gerçekleştirilir. Girişimci sadece insan ya da tüzel kişilik olarak değil devlet olarak ta karşımıza çıkabilmektedir.

Peki ülkemizin girişimciler konusunda durumu nedir? Yeterince bu süreci yürütecek kişilere sahip miyiz? Yukarıdaki faktörlerin ne kadar bol ve ulaşılması mümkün olduğunu vurgulamaya çalışmıştım hatta bir şekilde ithal edilerek te üretimin devamlılığını belirtmiştim peki ama bu girişimcilik için de geçerli midir? Ülkemizde girişimci yani müteşebbis sayısı yeterli midir? Bu girişimcileri ithal edebilir miyiz gibi soruların cevapları aslında bizim Büyümemizin odak noktasını vermektedir. Zaten diğer faktörlerdeki bolluğa rağmen verimli büyüyememizin bir kaç nedeni olabilir: birincisi bilinçli büyümeme, bu ekonomi politikası ile olabilir, ki bu politika hükümetler için rasyonel olmaz; ikincisi diğer faktörlerle bağlı büyüyememe ki gerek jeopolitik konumumuz gerekse ödemeler bilançosu kalemlerine göre yeterince ithal sermaye ve hammadde ithalatımz ile sorunumuz yok.

Son zamanlarda yapılan çalışmalara bakılırsa ise gerek kadın girişimcilere kredi, gerek bir çok panel ve seminerde girişimcilik kursu sağlanması ve geniş kitlelere öğretilmesi, cesaretlendirilmesi ya da ne iş yapabilirim şeklinde düşünenlere sunulan fırsatlar, alternatifler gibi bu sorunumuzun çözümü için atılan admlar da zaten bu noktadaki eksiğimizi ortaya koymakta.  Girişimcilik konusunun önemini yazarımız ”Girişimcilik ve Ekonomik Özgürlükler” Başlıklı makalesinde değinmiştir. Yukarıda sık sık değinmek zorunda olduğumuz cari açığın ilacı olarak girişimcilik konusu ise bir diğer makalemizde mevcut.

Tartışmalı olmakla birlikte ”Teknoloji: Modern literatürde teknoloji sözcüğünün çok değişik biçimlerde tanımlandığı ve böylece üzerinde görüş birliği olan, bir tanıma rastlanılmadığı gözlemlenmektedir. [2]”  bu nedenle teknolojinin bir üretim faktörü olarak alınıp alınmama konusunda hocalarımın bana öğrettiği bilgiye sadık kalarak üretim faktörü olarak almayacağım. Yoksa günümüzde üretim için gerekli en yoğun üretim tekniği olan sermaye yoğun üretim tekniğindeki en önemli kısım olarak karşımıza çıkmakta ve üretimi doğrudan etkilemektedir. Ancak biz Teknolojiyi sermaye faktörünün içine atarak tartışmayı Bilim insanlarımıza bırakıyoruz.

Son olarak tüm bunları irdeledikten sonra batıya dönerek Avrupa sanayileşmesi, büyüme sürecini ve üretim yapsını incelemek için Avrupa Mucizesi ve Tahterevalli yazı dizisi makalelerimizi okumanız konular arası geçişkenlik ve teoriden çıkmış uygulamaları izlemenize de imkan sağlayabilir. Bununla birlikte  Girişimciler’in nasıl başarısız olduklarını inceleyen Girişimciler Nasıl Başarısız Olur” adlı alıntı makalemiz size farklı bakış açıları sunabilecektir.

 

1-http://tr.wikipedia.org/wiki/Sermaye

2-http://www.ekodialog.com/isletme_ekonomisi/temel_kavramlar.html

Yazıyı Değerlendirin!

Kapitalizmin En Etkili Silahı Reklam ve Pazarlama

Kapitalizm nedir daha önceki yazılarımızda anlatmıştık ve eminim sizde farkında olmadığımız bu serbest piyasa ekonomisini zaten az çok biliyorsunuzdur. Bu nedenle kapitalizm, emperyalizm nedir kısmını geçerek doğrudan konuya odaklanmak istiyorum.

Liberal kapitalist düzen içerisinde yaşayan toplumlarda piyasaya ait bir çok kararı piyasa elemanları ve özel girişimler verdiğini biliyoruz. Girişimcilerin hangi mal ve hizmetlerin ne kadar üretileceği konusunda karar vermelerinde şüphesiz fiyat ve kar en etkili rolü oynamaktadır. Karlı olmayan pazarlar, mallar, girişimler hiç bir şekilde tercih edilmeyecektir. Bu nedenle karlı olmayanlara hep devleti yönlendirmişlerdir. O, apayrı bir konu olarak önemini korurken ben farklı bir noktaya odaknmak istiyorum.

Firmaların fiyat mekanizması ile karar aldıkları üretim süreci sonucu oluşan karı maksimize etme çabaları farklı teorileri beraberinde getirdi. Şöyleki hangi fiyat düzeyinde ne kadar, kimin için nasıl üretilmesi gibi.  Ancak fiyat mekanizması her ne kadar kapitalist düzende tek değişken olarak görünsede şüphesiz bu fiyatı belirleyen ya da bu fiyata göre şekillenen bir tüketici tercihi bulunmaktadır. Bunu teoride talep olarak adlandırıyoruz.  Talep yasasına bağlı olarak değişiklik gösteren fiyat, kapitalist firmaların üretim düzeylerini ve karlılık oranlarını belirleyecektir. O halde kapitalist sistemde en önemli değişken olan fiyat ve kar aslında tüketicilerin tercihlerine bağlı olduğu ortaya çıkmaktadır. Liberal bir piyasa olduğundan her firma istediği fiyatı ve üretim miktarını belirleye bilir ancak bu fiyat ve miktarlarda tüketici o malları tüketme garantisi vermez. Bu nedenle sadece liberal bir şekilde fiyatı belirlemek ne sistemin devamlılığını ne de karlılığı sağlayacaktır. Bunların sağlanması için belirlenen fiyatta malların satılıp, tüketilmesi gerekecektir. Gerçi günümüz kapitalist sistemde sadece satılmasını yeterli bulsada temelinde o malların tüketilmesi de gerektiğini unutmamak gerekir.

İşte tükeci tercihlerinin ya da talebinin bu kadar önemli olduğunu vurguladıktan sonra yapılan ampirik çalışmalarla birlikte kapitalist firmalar fiyattan önce tüketici tercihlerini etkilemeyi araştırdılar. Bu sayede tüketici tercihlerini belirleyebilecekler ve belirledikleri fiyatlardan mallarını satarak kendi amaçlarına ulaşacaklardır.  Tüketicilerin kafalarına silah dayayarak mallarını satamayacaklarına göre farklı bir yol ile denemeye çalıştılar. Bu yol ise Reklamdır!

Reklamlar ile tüketicilerin tercihlerini etkileyerek, farklı yöntemlerle tüketiciye satın alma, tüketme duygusunu aşılayarak mallarını sattırırlar. Normatif bir bilim olarak iktisat bu alanda pskoloji ve sosyolojiden çok iyi yararlanmış ve psikoanalizlerle tüketicilerin bilinç altına kadar girmeyi başarmıştır. Hatta öyleki anlık reklamlarla tanıtıcı reklamları geçersek uzun vadeli reklam çalışmaları bu sektörün en önemli silahıdır. Bugün bir çoğumuzun aklında çocukluğundan kalan reklamlar mutlaka vardır. Bu reklamlar sadece televizyon reklamı olarak değil bir çok yöntem ile karşımıza çıkmaktadır. Hangi reklamın en etkili geri dönüşüm sağlayacağını yine reklamcılık sektöründeki uzmanlar ile psikologlar en iyi bilenlerdir. Bundan sonraki kısım reklam sektörüne ait çalışmalardır.

Reklam sektörünü bir kenara bırakarak tekrar kapitalizm ile olan ilişkisine dönersek,  eskiden tam rekabet şartlarında piyasa mekanizması ile belirlenen fiyat yani tüketici tercihlerine göre oluşan fiyat bugün doğrudan firmalar tarafından belirkenmekte ve reklam ve pazarlama araçları kullanılarak o fiyat üzerinden  satışa sunulmaktadr. Artık talep fiyatı değil, fiyat talebi belirler düzeye gelmektedir. Bir diğerinden 1 birim daha ucuz olması dahi sanki kıtmış gibi anında tüketilmesine imkan sağlayabiliyor. Bunun belirleyicisi ise şüphesiz o malın talep esnekliğidir.

Yukarıdaki açıklamalarımıza sonuç olarak anlaşılabileceği gibi piyasa mekanizmasında, liberal kapitalist düzende malların üretim miktarını veya ne kadar üretileceklerini (arz) belirleyen şüphesiz tüketici tercihleri, kararları, talepleridir. Bu nedenle günümüz kapitalist düzeninde tüketici, kapitalizmin baş tacıdır. Tabi diğer çerçevede emeğe verdiği değerde yok denecek kadar azdır.  Bu verdiği değer ve vermediği değer yine kar maksimizasyonu çerçevesindedir. Çünkü kapitalizm nedir konusunu açıklarken belirttiğimiz gibi, kapitalist teoriye göre tam rekabet piyasasında girişimciler başta olmak üzere herkes rasyonel davranır ve kendi çıkarlarına göre hareket ederek Bencil davranır.

 

Not: Burada sadece kapitalizm üzerine yoğunlaşma veya sosyalizme hiç değinmeme konusunda eleştirileri olanlar için: Gerek yazıyı sadece ana çerçeveleri ile vermek istemem ve sosyalizm ile bir karşılaştırmaya gitmeyerek konunun dağılmasını engellemek ve daha kısa tutarak, daha iyi anlaşılmasını sağlamak içindir. Sosyalizm üzerine eleştiri niteliğinde olacak olan ve benzer konuyu işleyeceğim yazıda ayrı bir başlık altında vermeyi planlıyorum.

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • kapitalizm pazarlamacılık
  • kapitalizm reklam
  • Kapitalizm tuketici
  • reklamlar kapitalist sistem
  • tüketici kapitalizminin açıklaması