Güç Dengeleri – Tahterevalli

Güç Dengeleri ve Gelir Dağılımı Adaletsizliği

Dünya ülkelerinin gelişmiş, gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkeler olarak kategorize edilmesinin ardında elbette gelişmişlik seviyeleri yatmaktadır. Gelişmişlik seviyelerinden kasıt ise refah düzeyleri olmakla birlikte refah kaynağının ‘para’ ya da ‘doğal kaynaklar’ olup olmadığı tartışılır. Zira refahın ana kaynağı mülkiyettir; mülkiyet kavramını ise ‘sahiplik’ ve ‘kontrol hakkı / kontrol gücü’ başlıkları altında ayrıca incelenmesi gerekir. Bugün, küresel gelir dağılımı adaletsizliğinin başlıca sebebi, her türlü kıymetli mülkün küresel güçler tarafından kontrol altına alınmış olmasıdır. Sahip olanların yararlanamadığı kaynaklar, kontrol becerisine ve gücüne sahip olanlar tarafından en verimli şekilde istifade edilir.

 

Gelir dağılımı adaletsizliğinin kökeni güç dengelerinde yatıyorsa gücün kimde olduğunu kaynakların mülkiyet hakkının kimde olduğu, üretimi kimin yaptığı, bölüşüm şekline kimin karar verdiği; kısacası kimin patron olduğuna bakarak çözümlemek gerekir. Bu çözümlemeyi yaparken gelir dağılımındaki orantısızlığa küresel ve yerel bazda ikiye ayırmakta fayda var.

 

Küresel gelir dağılımına bakıldığında en yüksek gelir sahiplerinin önceki bölümlerde belirtildiği gibi gelişmiş ülkelerin sanayi, teknoloji, inovasyon gibi alanlarda optimum performans gösterip dünya ticaretinden önemli bir pay sahibi olmakla birlikte 241 trilyon dolarlık aşağıdaki tabloda toplam servetten görüldüğü gibi küresel servetten de en yüksek payı almışlardır. Bu oranları ülkelerin nüfusları ile karşılaştırdığımızda ise son derece korkunç bir tablo ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Hindistan dünya nüfusunun %16,45’ini oluşturmasına karşın dünya servetindeki payı %1,5 ile sınırlıdır. Çin, dünya nüfusunun %21,40’ını oluştururken payı %9,21’dir. Türkiye, ise toplam nüfusta %1,1 pay alırken, toplam servetin yalnızca %0,56’sına sahip olabilmiştir.

 

 

Küresel Servet Dağılımı Raporu[1]

Yetişkin Nüfustaki Pay

Küresel Servetteki Pay

Asya Pasifik

23,72

19,96

Çin

21,40

9,21

Hindistan

16,45

1,50

Avrupa

12,50

31,66

Afrika

11,79

1,13

Latin Amerika

8,42

3,79

Kuzey Amerika

5,71

32,75

Türkiye

1,11

0,56

 

 

Bu noktada servet elde edilirken kullanılan yöntemleri maalesef legal (sanayi üretimi, teknoloji üretim, ve bunların ihracatı ve sair) ve illegal olarak ayırt etmeden sonucu değerlendirmek zorunluluğu bulunuyor. Zira, oranlar dünya servetindeki ülkelerin aldıkları payı gösteriyor, almaları gereken payı değil. Edinilen servet gelişmiş ülkelerde yalnızca kendi kaynaklarından oluşmamakta. Önceki bölümde bahsedilen dünyanın mümkün olan her noktasına giderek fakir ülkelerin en mahrem alanlarına kadar girip, -zaman zaman o ülkelerin kendi ekolojik yapılarını bozmamak için korumaya çalıştıkları kaynaklar da dahil- doğal kaynaklardan elde edilen gelirleri kayıt dışı olarak büyük patronların hesaplarına aktardıkları Hiatt tarafından söylenmişti. Hiatt, Afrika’daki sömürüyü anlatırken ‪Uganda‘da 2000 yılında resmi kayıtlara göre yalnızca 0,0044 ton altın üretilip 10,83 tonluk ‪altın ‪ihracatı yapıldığını, ‪Ruanda‘da ‪elmas madeni bulunmamasına rağmen 2000 yılında 30 bin 500 karat ‪elmas ‪ihracatı yapıldığını ifade ediyor.

 

Teknolojinin kifayetsiz kaldığı tek konu olan doğal kaynakları çoğaltma mümkün olmadığında Johan Galtung’un teoremi devreye giriyor: “İnsanları kaynakların olduğu yere götürün, ya da kaynakları insanların olduğu yere getirin”.[2]

 

Güç dengelerinde sermaye sahiplerinin en önemli tuzağına da değinmeden geçmemek gerekir. Tüm bu politikaları gerçekleştiren kapital merkez, 20. yüzyıldaki rezerv paranın tahtında oturduğundan beri hem senyoraj hem de biriken mevduatlarla 2., 3. ve hatta yakında literatüre girecek olan 4. dünya ülkelerini borçlandırma tuzağına düşürerek bu devletleri kendisine bağımlı kılıyor. Bu yolla, hem devletlerin politikasını, eğitim ve sağlık gibi en kritik sektörlerini, medyasını, doğal kaynaklarını avucunun içine alarak bağımlılığı uzun vadeli olarak garanti altına alıyor hem de uzun yıllar yaptığı ‘yatırım’ların faiz gelirlerini elde etmiş oluyor. Bu doğrultuda, finansal akımların kontrol edildiği ülkeler ve devletlerden aşağıdaki grafikte görülen Dolar milyarderi oranları ortaya çıkıyor.

Milyoner Dağılımı (Kişi)[3]

Servet Dilimi (USD)

Türkiye

Brezilya

Hindistan

Almanya

Fransa

Japonya

1-5 Milyon

86.046

191.590

154.954

1.579.825

2.063.547

2.495.776

5-10 Milyon

8.989

17.280

15.121

101.538

102.150

112.432

10-50 Milyon

6.306

10.920

10.101

48.896

42.140

44.937

50-100 Milyon

659

985

986

2.950

1.997

2.024

100-500 Milyon

462

622

658

1.420

824

809

500 Milyon -1 Milyar

48

56

64

86

39

36

1 Milyardan Fazla

40

41

50

45

17

16

Toplam

102.550

221.494

181.934

1.734.760

2.210.714

2.656.030

 

 

 

 

 

 

 

Gelişen ülkelerin servet dağılımı fotoğrafı bize şunu söylüyor: Bu ülkelerin zenginliği, 1 ila 5 milyon dolarlık servet sahiplerinin üzerinde yükseliyor. Almanya’da 1.5 milyon, Fransa’da 2 milyon, Japonya’da ise 2.5 milyon kişi yer alıyor bu ‘tabanda’. Japonya’da 1 milyon dolar üzeri serveti olan her 155 bin kişiden biri milyarder iken, Almanya’da her 35 bin kişiden biri dolar milyarderi. Türkiye’de ise 2 bin kişiden biri milyarder. Türkiye, diğer gelişen ülkeler içinde de en kötü fotoğrafı veriyor; Brezilya’da 4 bin kişiden biri, Hindistan’da ise 3 bin kişiden biri milyarder. Gelir dağılımımız gibi ‘ultra zenginlik’ bile dengesizlik içeriyor.[4] Küresel servet dağılımının aşağıda verilen genel grafiğinde ise yıllardır olduğu gibi ABD en büyük pay sahibi. Dünyadaki 13 ülke toplam servetin %88’ini elinde tutuyor.

 

 

 

 

Küresel gelir dağılımı adaletsizliğinin ana sebebi kapitalist ülkeler kadar çokuluslu büyük sermayeli şirketlerdir. Gelir dağılımına yerel bazda baktığımızda ise bahsedilen mekanizmanın mikro ölçekli olarak aynen işlediği görebilir. Küresel alanda güç gösterisi yapan sermaye sahipleri, yerelde de çok uluslu şirketler, enerji ve inşaat sektörünü elinde tutanlar, medya, bankalar ve ismini Arapça anmakta mahzur gördüğüm bazı sivil ‘topluluklar’ın üst düzey yöneticileri olarak sahip oldukları mülkiyetten –yalnızca doğal kaynaklara ithaf değildir- istifade etme şekilleriyle ülkedeki yatırımlara, üretime, istihdama, siyasi dengelere ve politikalara yön vermektedirler. Bu güç dengesindeki olumlu ya da olumsuz her türlü oynaklık doğrudan iç politikalara yansımakta ve sonuç doğrudan kişilerin belirli kişilerin avantajına ya da dezavantajına olurken, çalışan kesimin durumunda değişiklik olmamasına rağmen gelir dağılımı grafikleri değişikliğe uğramaktadır. Aşağıdaki tablo 2. Dünya Savaşı’nda bugüne dek küreselleşme, uluslararası ticaret ve sanayileşme sürecinin yansıdığı ülkelerin kendi içlerindeki gelir endeksini ortaya koyuyor.

 

 

II. Dünya Savaşı Sonrası Gelir Düzeyi Adaletsizliği – Gini Endeksi[5]

 

 

 

Sosyo-Ekonomi: İhtiyaçlar Hiyerarşisi / Güç Hiyerarşisi

Önceki bölümlerde belirttiğimiz gibi bugün zengin, refah sahibi, eğitim, sağlık ve kültür seviyeleri yüksek toplumlar, dönemlerini iyi değerlendirip sanayi, teknoloji, bilişim, inovasyon alanlarında başarıyı yakalamış ve bununla doğru orantılı olarak küresel siyasi güç elde etmişlerdir. Gelişmemiş ülkeler ise Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde belirttiği gibi temel ihtiyaçlarını bile rahatlıkla karşılayamayacak durumda oldukları için dünyanın en gerisinde kalmış, ne yazık ki orada bırakılmışlardır. Toplumlar henüz barınma gibi, güvenlik gibi, yeme içme gibi temel ihtiyaçlarını hayatlarında endişe etmeyecekleri bir seviyede karşılayabildikten sonra yetkinlik gerektiren alanlara yönelebilirler. Bugün adını bilmediğimiz ülkelerde insanlar bazı küresel güçlerin sömürgeciliklerine maruz kalıyorsa, yaşam mücadelesi veriyorsa, türlü türlü hastalıklar içinde sefalet çekiyorlarsa, onlara kalkınmanın yolu ‘inovasyondur, bilimdir, sanayidir, teknolojidir’ nasıl diyebiliriz?

 

Endonezya’da marka spor ayakkabıların el emeğiyle üretildiği fabrikalarda, ancak 3 yıllık ücretlerinin toplamı, kendi ürettikleri ayakkabıyı satınalmaya yetecek çocuk işçilerin çalıştığını hatırladığınızda pasta yerken, sadece pastayı yiyenlerin payının büyüdüğünü söyleyebiliriz.[6]

 

Neden dünyadaki bazı ülkeler zengin, servet sahibi, maddi ve kültürel ihtiyaçları karşılanmış iken diğerleri bu durumda değildir? Çünkü dünya bir ‘tahterevalli’dir.

bir de, aşağıda daha çok insan olmalı yukardakilerden.

yoksa durmaz tahterevalli.

tahterevalli.

evet, bütün düzen bir tahterevalli.

 

https://twitter.com/Exponomist

@Exponomist

 


[1] Credit Suisse Global Wealth Report, 2013

[2] World Review of Political Economy, Journal of the World Association for Political Economu, Volume 1, Number 2, (Pluto, 2010) sf. 198

[3] Credit Suisse, Global Wealth Report 2013

[4] Uğur Gürses, 14.10.2013 tarihli Köşe Yazısı, Radikal Gazetesi

[5] http://en.wikipedia.org/wiki/Gini_coefficient

[6] Silier, Yıldız, Özgürlük Yanılsaması, (Yordam, İstanbul, 2013), sf. 121-122

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • almanyanin kuresel servetteki payi
  • esra öztürk
  • esra öztürk gazeteci
  • esra ozturk yeni safak

Haberci Dikkati 20 Gence İş Kapısı Açtı

Mehtap Ceylan’ın sunduğu Günün Konuğu programına  Yenişafak  Gazetesi İstihbarat Şefi Recep Yeter konuk oldu. 

Marmara Radyo’da Mehtap Ceylan’ın Günün Konuğu programına  konuk olan Yeni Şafak Gazetesi İstihbarat Şefi Recep Yeter haberci dikkatinin 20 tane genç gazeteci adayına nasıl iş kapısı araladığını anlattı. Yeter, kan vermek için gittiği hastanede bir afişte gördüğü ‘işbaşında eğitim’in ne olduğunu merak edip araştırmış. Ardından da proje haline getirip çalıştığı kuruma sunmuş ve 20 genç gazeteci adayına tecrübe ve iş kapısı aralanmış.

Marmara Radyo’da Mehtap Ceylan’ın sunduğu Günün Konuğu programına  konuk olan Yeni Şafak Gazetesi İstihbarat Şefi Recep Yeter, medyada ilk kez Albayrak Medya Grubu’nda (Yeni Şafak ve TV Net) uygulanmaya başlanan ve İletişim Fakültesi mezunlarının staj problemine çözüm olan İşkur- İşbaşı’nda Eğitim Uygulamasını anlattı.

Bir akrabası için kan vermeye gittiği hastanede duvarda asılı bir afişteki ‘İşbaşı’nda eğitim’ ibaresini gördüğünü ve merak edip gazeteye dönünce içeriğini araştırdığını belirten Yeter “Gördüm ki İŞKUR’un bu projesi aylarca ücretsiz staj yapmak zorunda kalan genç gazeteci adayları için bir fırsat. Ayrıca kurumları da onbinlerce lira yükten kurtarıyor.” dedi.

“Medya için büyük bir fırsat”

İşbaşında eğitim programını hemen bir proje haline getirip yönetime sunduğunu belirten Yeter şunları anlattı: “Bu sayede 20 genç gazeteci adayı arkadaşımız 6 ay süreyle hem İŞKUR’dan harçlık aldı hem de gazete ve televizyonda stajını yaptı. Yeni haberciler yetiştirmek üzere kurulan Medya Sanat Merkezi (MSM) bu konuda medya kuruluşlarına danışmanlık yapmaya başladı ve bizden sonra başka medya kurumları da uygulamaya başladı. Bu sayede belki de yüzlerce gazeteciye iş kapısı aralandı”

‘Muhabirliğe geri dönmekten asla gocunmam’

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu olan Recep Yeter, yaklaşık 14 yıldır Yeni Şafak’ta çalışıyor. İletişim öğrencilerine örnek olması için kariyer yolculuğunu anlatan Yeter, gazetecilik hayatının ilkokul 5. sınıfta iken babası tarafından alınan fotoğraf makinasıyla başladığını belirterek gazeteciliğin insanın içinde bir heyecan olarak daima yaşaması gerektiğini söyledi. Lise yıllarında arkadaşlarıyla birlikte okul dergisi çıkardıklarını anlatan Yeter, “Gazetecilik mesleği sürekli öğrenmeye açık olmayı gerektiriyor. Hiçbir zaman ben büyüdüm, büyük gazeteci oldum denilmemeli. Çok çalıştım, kendimi geliştirdim, editörlük, yayın yönetmenliği yaptım, halen 6-7 muhabir arkadaşımızın başında İstihbarat Şefliği yapıyorum. Ancak her an muhabirlik yapmaya hazırım. Mesleğin duayenleri 20-30 yıl muhabirlik yaparak bugüne gelen insanlar. Bu yüzden gazetecilik heyecanını yitirdiğiniz, gazeteciliği bırakıp başka iş yapmaya çalıştığınız zaman bu mesleği tümüyle bırakmanız gerekiyor.” diye konuştu.

‘Önünüzde iki yol varsa zor olanı seçin’

Gazetecilik mesleğinin tabiatı gereği sınırlara hapsolmamak gerektiğini dile getiren Yeter, gazetecilik mesleği için de krizlerin içinde fırsat barındırdığının altını çizdi. Gazetecilik hayali kuran iletişim öğrencilerine sabah akşam 5 çalışan memur olayım gerisine karışmayım düşüncesinden uzaklaşmalarını tavsiye eden Yeter ”Önünüzde iki yol varsa zor olanı seç. Başaramasan dahi zoru seçtiğin için mutlu olursun. Kolay olanı herkes seçer” ifadelerini kullandı. Öğrencilere röportaj tekIMG_5472-599x275nikleri konusunda tavsiyelerde de bulunan Yeter, karşımızdaki kişi hakkında bilgi sahibi olmamız, yeterli sayıda, iyi ve kimsenin sormaya cesaret edemediği sıra dışı sorular sormamız gerektiğini vurguladı.

”Sevdiğin işi yap hergün tatil yap”

Son olarak öğrencilerin mesleği sevmesi gerektiğini ve ikinci bir dil bilmenin şart olduğunu söyleyen Yeter; “Sevdiğiniz işi yaparsanız eğer icra ettiğiniz meslek, size her gün tatil yapıyormuş gibi gelir” ifadelerinde bulundu.

Haber: Ayşen Bolat

Fotoğraf: Uygar Aydın

Yazıyı Değerlendirin!

Faturasız kaça olur abi?

Sevgili neo-ekonomi Okurları,

Bugün şahit olduğum bir olay ve hala tedavi edemediğimiz bir toplumsal algı sorunu sebebiyle içimden geçenleri kaleme alma gereği duydum. Tesadüf ki, akşam Finansal Tablolar dersinde de aynı konunun sohbeti açıldı. Konumuz KDV.

 

KDV neydi?

Bütçede gelir kalemlerinden biri olması sebebiyle bugün toplumda hala devletin gelir elde etme yöntemi, birincil vergi olarak görülen KDV, Rahmetli Özal’ın, piyasadaki para dolaşım ihtiyacını karşılamak için para basmak yerine belirli oranlarda mal ve hizmet fiyatlarının üzerine eklenilmesi suretiyle piyasada artı para dolaştırılması için tüm dünyada uygulandığı gibi Türkiye’ye de getirdiği bir uygulamaydı. Böylece piyasada dolaştırılan para sayesinde, daha az parasal genişleme gerekecek ve enflasyonda düşüş sağlanmış olacaktı.

– Geçmiş zamanda konuşmamın sebebi o zamanki maksadın bugün halen toplum içinde yeterince algılanamamış olması. –

KDV, bir mutluluk meselesiydi. Üretici, malını toptancıya satarken KDV oranı kadar harcamadığı parayı alır, bir süre daha elinde tutar ve elinden çıkarması gerekene kadar mutlu olurdu, toptancı fazladan ödediği KDV’yi perakendeciye satarken ondan alır ve mutlu olurdu, perakendeci de nihai tüketiciden KDV’sini alır ve bu sirkülasyon böyle devam ederdi. Nihai kullanıcılar ise, yaptıkları her alışverişte bilinçli müşteri ve devletine sadık vatandaş havasına bürünerek mutlaka fiş isterlerdi ki bunlar da belirli dönemlerde dosyalar dolusu fişe ve vergi dairelerinden alınan KDV iadelerine dönüşürdü.

 

Devir değişti, Eski Maliye Bakanı Sn. Unakıtan, o sistem öyle değil böyle olur dedi. Zira, devletin bütçe kaleminde toplam olarak görülen KDV ile toplam iadesi yapılan KDV tutarı arasında açık çıkıyordu. Bunun sebebi ise, hepimizin bildiği fatura tacirleri idi. Oysa, her vatandaşın mutlaka fatura / fiş istediği o dönemde, bu uygulama yerine kayıtdışı ekonomi ile mücadele stratejileri geliştirilse idi, netice bugün farklı olabilirdi.

 

Artık bir dönem sona ermişti. KDV iadesi yerine, çalışanların bordrolarında görünen ve eş/çocuk durumuna göre değişen Asgari Geçim İndirimleri alınmaya başlandı. Eski devletine, vergisine sadık vatandaşlar, bugün kayıt dışının bir parçası olmaya başladı. ‘Fiş alabilir miyim lütfen?’ söylemleri, yerini para üstünü alıp ‘İyi Günler’ diyip dükkandan çıkma moduna bıraktı.

 

Bugün, ‘Herşeyi devletten beklemeyin’ sözünün hepimiz arasında espri konusu olması bile durumun vehametini gösteriyor. Herkese sesleniyorum. Herşeyi devletten beklemeyin. Bu ülkenin ekonomisinin yapı taşları olan her bireyin gösterdiği ekonomik davranışların sonucu makro olur, gelir yine bizim karşımıza çıkar. Kimilerimiz bunun hala bilincinde değil. Sorumluluk, hak, hukuk düşünmek bir tarafa, vergilerin devletin bütçesine girmemesini kar sayanlar ayrı tarafa, durum öyle bir hal almış ki… Kayıtlı ekonomiye destek olacakları yerde bir de soruyorlar şimdi: “Faturasız kaça olur abi?”

 

 

Marmara Üniversitesi, Prof. Dr. Sinan Aslan’a katkılarından dolayı teşekkür ederim.

 

https://twitter.com/Exponomist

@Exponomist

 

Yazıyı Değerlendirin!

Öteki Dünya

Tahterevalli : Dünya Dengelerinde Diğer Taraflar

Stalin’in tabiriyle ‘çöken birleşik ve kapsayıcı dünya piyasasında birbirlerine paralel ve rakip konumda ortaya çıkan iki farklı dünya’ olan Sosyalist devletler ve Kapitalist devletlerin soğuk savaşı 20. yüzyılın sonunda Sovyetler Birliği’nin dağılmasına dek sürmüştür. Bu sürece kadar küreselleşmenin ve uluslararası ticari entegrasyonların politikaları için olumsuz tutumlar olduğunu düşünen Post-Sovyet ülkeleri, bu tarihten sonra ‘geriden gelme ve geç kalmışlık’ yönlerini dezavantajdan avantaja dönüştürebilme başarısını göstermek zorunda kaldılar. Nitekim, gelişmekte olan ülkelerin hükümetlerinin hemen hepsi ülkelerinin dış dünyaya kapalı bir tutum sergileyerek gelişmenin ve istenilen refah seviyesine ulaşmanın mümkün olmadığını fark etmişlerdir.[1]

 

Avrupa’nın merkantilist başarısını, gelişime gösterdikleri uyum ve istekliliğini yaratıcılığını, sanayileşmesini ve başarısını yeteri kadar övdükten ve kolonileşmeye antipatimizi gösterdikten sonra 2. Dünya Savaşı’nda neredeyse tüm sermayesini kaybedip küllerinden doğan Asya’nın yükselen yıldızı Japonya’ya değinmek şarttır. Dünyada belki de en çok korkularından cesaret alan bu ulus, son derece modern teknolojilerle, kaybettikleri fabrikalarını, sanayilerini yeniden inşa etmişler ve bunu yaparken kimya endüstrisini geliştirmenin yanı sıra makine, gemi, otomobil üretimi gibi sektörlerde hızlı ilerlemeler elde etmişlerdir. Tekstil gibi hafif üretim sektörlerinden para kazanırken, katma değerli sanayi ürünleri ile istihdamı, gelir düzeyini ve ülkenin refahını artırmış ve ülkenin geleceğini garanti altına almıştır. Teknoloji ve sanayideki liderliği sayesinde 4 trilyon doları aşkın milli geliri ile dünyadaki ikinci büyük ekonomi olma konumunu halen sürdürmektedir.[2]

 

Asya’nın bir diğer sanayi ve teknoloji devi Güney Kore için ise aynı hikayeyi anlatmak mümkün değil. Bugün 1 trilyon 156 milyar dolara yakın milli gelir sahibi Güney Kore, ABD’nin Kuzey Kore ve Çin’in komünizmine karşı bir blok oluşturmak üzere her türlü teknoloji üretmesini sağlamak üzere yaptığı yatırımla ve AB’nin inovasyon ve teknoloji üssü olarak gördüğü, ülke bugünkü milli gelir seviyesine ve OECD raporuna göre insani gelişim endeksinde 3. sıraya ulaşabilmiştir.[3]

https://twitter.com/Exponomist
@Exponomist


[1] Guoliang, Pu & Guangqing, Xiong, Dünya Solu ve Çin’in Konumu, sf. 70-73

[2] http://www.oecd-ilibrary.org/economics/profil-statistique-par-pays-japon_2075227x-table-jpn

[3] http://tr.wikipedia.org/wiki/İnsani_Gelişme_Endeksi’ne_göre_ülkeler_listesi

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • teki Dnya

İngiliz Hegemonyası

‘İngiliz Hegemonyası’ dünyayı kaybedenler ve kazananlar olarak ikiye ayırmıştır. Nitekim iki cambaz bir ipte oynamaz ve ne yazık ki oryantaller cambazlık yapmayı başaramamıştır. İngilizler, zaten sanayileşme döneminden önce ‘deniz gücü egemenliği, mali kredi, ticari bilgi ve beceri gücünü ittifak diplomasisi unsurlarıyla ustaca birleştirmişler’ ve sanayileşmenin yağ sürdüğü ekmeklerini yemeye devam etmişlerdir.

19. yüzyılda, Avrupa toplam nüfusunun %10’una eşit nüfusu varken Krallık, dünya potansiyelinin %45’ine sahipmiş gibi hem üretmiş hem tüketmiştir. O dönemde, dünya demir, kömür ve linyit üretiminin %50’sini gerçekleştirirken, enerji kaynaklarından Rusya’nın 155 katı kadar istifade etmiştir. [1] Tek başına dünya ticaretinin %20’sini gerçekleştiren ‘refah sahibi’ İngiliz vatandaşları ‘öteki dünya’yı kendi tarım arazileri ve çiftlikleri olarak görmekte haksız değillerdir.

Kuzey Amerika ve Rusya ovaları bizim ekin tarlalarımızdır; Şikago ve Odesa bizim ambarlarımızdır; Kanada ve Baltık bizim kereste ormanlarımızdır; Avustralasya[2]’da bizim koyun çiftliklerimiz vardır; Arjantin’de ve Kuzey Amerika’nın batısındaki kırlarında bizim öküz sürülerimiz yayılır, Peru altınını gönderir, Güney Amerika ve Avustralya altını Londra’ya akar; Hindular ve Çinliler çayı bizim için yetiştirirler ve bizim kahve, şeker ve baharat çiftliklerimiz tüm Hint adaları üzerindedir. İspanya ve Fransa bizim bağlarımız, Akdeniz meyve bahçemizdir ve uzun süre Güney Birleşik Devletleri’ni kaplayan bizim pamuk alanlarımız artık dünyadaki sıcak bölgenin her yanına yayılmaktadır.[3]

İngilizlerin tarihteki bu güç gösterisi ve asırlar süren hegemonyası, sömürgecilik gerçeğini açıkça ortaya koymakta, fakirleştirdikleri ülkelere ait refah hakkı değerini eşitliğin diğer tarafına geçirerek ‘İngiltere > diğer ülkeler’ eşitsizliğinin oluşmasını sağlamakta ve bu yazıda İngilizlerin koloni kurdukları ve sömürdükleri ülkelere tek tek değinme gereksinimini ortadan kaldırmaktadır.
https://twitter.com/Exponomist

@Exponomist
[1] Kennedy, Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri 193-194

[2] En geniş anlamıyla kullanıldığında Malay Archipelago, Filipinler, Polinezya, Malinezya, Mikronezya, Yeni Zelanda ve Avustralya’yı kapsar

[3] Kennedy, 194

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • ingiliz hegemonyası
  • Şikago ve Odesa somurgecilik
  • dünyada toplam ingiliz nüfusu
  • dünyadaki ingiliz nüfusu
  • ingiltere hegemonyası

Engelsizsiniz!

Bugün 3 Aralık Dünya Engelliler Günü…

Engelliler, aslında engelsizsiniz…

Ne demek mi istiyorum? Türkiye İnovasyon Haftası’na damgasını vuran ikizlerin hikayesini okuduğunuzda anlayacaksınız…

 

Zorlu bir doğum sonrasında 22 Aralık 1963 yılında dünyaya gelen Selim – Kerim Altınok ikizler, annelerine hiç göz açtırmazlar. Bir gün Selim’in yere dürdüğü bayram harçlığını eiiyle araması babaannesinin dikkatini çeker. Soluğu göz doktorunda alırlar. Henüz 4 yaşında gözlükler ve optik camlarla tanışırlar. Hızla görme yetilerini kaybetmektedirler. Çocuklukları hep birbirlerini tamamlamakla geçer.

 

Sakin görünüşlerinin aksine çok yaramaz olan çocuklar, gözlük kullansalar da görme engellerinden habersizdirler. Derken okul yılları başlar. Az görseler de okuma yazmayı ilk öğrenenler arasındadırlar. Ne gariptir ki onlar dahil kimse onların kör olduklarının farkında değildirler. 8. sınıfın sonuna kadar ev ödevlerini çocuklar söyler anneler yazar. Aşkları, kızların sesinedir.

 

Lise yıllarında okulda iyi dinlenen dersler, evde anneleriyle tekrar edilir. İntegral, türev, yüksek sayılarla çarpma, bölme ve karekök alma gibi çeşitli matematiksel işlemleri çok hızlı bir biçimde zihinden yaparlar. Başarılı olmak için başka seçimlerimleri de yoktur zaten. İngilizceleri de çok iyi gitmektedir. Lise bittiğinde okulun ilk 4 öğrencisi arasında Selim ve Kerim de vardır.

 

Lise 1’de gidilen yaşlı bir göz hekimi nihayet doğru tanıyı koyar. Retinitis pigmentoza; göz sinirleri görevini yapamamaktadır. Durum ümitsizdir, bir kaç yıl içinde tamamen kör olacaklardır. 1981’de babaları, ikizleri Emirgan Reşitpaşa’daki körler rehabilitasyon merkezine götürür. İlk öğrendikleri şey, körlüğün yalnızca kendilerine has bir durum olmadığıdır. Merkezde, kabartma yazıyı öğrenirler, 10 parmak daktilo dersleri de alırlar. Üniversite sonrasında master ve doktora tezlerini de daktiloyla kendileri yazabileceklerdir. Kabartma yazı sayesinde Türkçe ve İngilizce kitaplar, makaleler okumak yaşamlarını A’dan Z’ye değiştirmektedir. Rehabilitasyon, onlara özgüvenlerini geri kazandırmıştır.

 

1981’de ilk tercihleri olan hukuk fakültesini kazanırlar. Her gün 6 – 7 saatlik dersin kabartma yazıyla notlarını tutmak parmaklarını nasır eder. Eve dönüşte, Selim derste tuttukları notları okur, Kerim ise gece yarısına kadar 10 parmakla daktilo eder. Daktilo edilen notları, baba hafta sonları kasetlere okur. Bu maraton 6 yıl sürer ve İstanbul Hukuk Fakültesi’ni 4 yılda pek iyi dereceyle bitirirler. Birincilik ve ikincilik ödüllerini, dönemin İstanbul valisinin elinden alırlar. Akşam eve dönerken akıllarından şu geçer: “Çok şükür, akşam eve gidince not geçirmeyeceğiz”. Ama durmak yoktur. Avukatlık stajı, master derken, üstün başarı kontejnanından sınavsız olarak doktoraya kabul edilirler. Bu serüven hukuk doktorasıyla noktalanır. Hayatlarının yarısından fazlası eğitimle geçer.

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin hukuk danışmalığıyla devam eden kariyerleri sürerken, İngiltere’den getirtikleri kabartma kurs kitaplarıyla geliştirdikleri İngilizceleri onlara yeni kapılar açar. Mektupla ve kasetle, hukuk, sanat ve müzik üzerine eğitimlerini sürdürürler. Derken, bilgisayarlı ve internetli yıllar… Selim ve Kerim 2003’te belediyedeki görevlerinden emekli olur. Asıl görevleri şimdi başlıyordur belki de… Bundan böyle zamanlarını ve enerjilerin kendileri gibi engelli olan insanların karşılaştığı güçlüklere çözüm aramaya harcayaklardır.

 

Daha çocuklularında satranç ve zeka oyunlarını akıldan çözerler. Müzik aletlerini çok iyi kullanırlar ve halen Türkiye’deki sayılı müzisyenler arasındadırlar…

 

Nüfusumuzun %12’den fazlası engelli. 600 bin görme engelli var aramızda. Onları anlayabilmek için onlar gibi bakabilmek gerekir.

 

Tınılar, rüzgar, kokular, hisler… Görenlerin göz ardı ettiği şeyler, görmeyenlerin yakaladıklardır.

 

Selim – Kerim kardeşler… Karanlığın görmediği dünya ancak bu kadar aydınlatılabilir…

 

 

https://twitter.com/Exponomist

@Exponomist

 

 

 

 

Yazıyı Değerlendirin!

AVRUPA MUCİZESİ

AVRUPA MUCİZESİ

 

Paul Kennedy, Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri kitabında, ‘Avrupa Mucizesi’ konusunu “Nasıl oldu da, Avrasya kara kütlesinin batı bölgelerinde yaşayan, dağınık, nispi olarak incelikten yoksun halklar arasında, burayı ilerde kesintisiz bir biçimde dünya meselelerinde ticari ve askeri lider konumuna getirecek önüne geçilemez bir ekonomik gelişme ve teknolojik yenilik süreci başladı?” sorusuyla ele alıyor.[1]

 

Avrupa’nın ekonomik gelişimi ve bugünkü refah seviyesine erişmesi, ekonomik ve teknolojik gelişmelerin elde edilmesi, toplumsal yapı, coğrafya ve farklı değişkenlerle dinamik bir etkileşim içinde dünya politikasını kontrol etme gücüyle ortaya çıkmıştır. Kennedy, Avrupa’nın öne çıkan gelişiminde küreselleşme sürecinden önce askeri gücünün ve savaş aletleri üretme becerisinin etkili olduğunu “Sürekli bir geliştirme dürtüsü yalnızca Avrupa’da vardı” diyerek açıklıyor.[2]

 

 

19. yy.da Avrupa’da kendini gösteren sanayileşme, merkantilist düzen ve küresel güç olmanın ekonomik üstünlükten geçtiğinin farkındalığı ve batılı toplum yapısının global ekonominin büyümesine hız kazandırmaya elverişliliği zengin-fakir ayrımının tarihteki kırılma noktası olmuştur. Zira, evvelki dönemde askeri ve siyasi gücünü kullanarak deniz aşırı ülkelere yaptıkları fetihlerle kendilerine ‘yeni şirketler’ kuran Büyük Britanya başta olmak üzere Avrupa, geliştirdikleri ulaşım, iletişim ve sanayi sektörlerinin dinamikleriyle artık uluslararası ticaretin merkezi haline gelmiş, serbest ticaret, uzun vadeli ticaret ve sanayi yatırımlarını özendirerek küresel ekonominin merkezi haline gelmiştir.[3]

 

Diğer yandan sanayileşmenin getirdiği güç, ‘canlı güç kaynaklarının yerine cansız güç kaynaklarının koyulması, insan soyu –hızlı, düzenli, şaşmaz, yorulmaz-[4] makinelerin yoğun şekilde kullanılmaya başlanmasıyla elde edilen ekonomik büyüme, özellikle artan nüfuslarıyla mevcut ekonomik şartları eşleşmeyen fakir ülkeleri doğal olarak ikinci plana attı ve hala orada tutmaktadır.

 

İktisat tarihine, dünyanın dengelerini değiştiren devrimlerle geçen Avrupa, 2. Dünya Savaşı’nda sonra da küresel ekonominin merkezindeki konumunu korumuştur. Kurulma maksadı, Avrupa ülkelerinin savaşmayı bırakıp kendi aralarındaki ticareti geliştirmek olduğu söylense de, Avrupa Ekonomik Topluluğu, kurulduğu günden bu güne dek sanayileşmenin avantajlarını kendi bünyelerinde toplamak üzere faaliyetlerini sürdürmüştür. Ekonomik entegrasyonların Avrupa dışındaki ülkelerle yapılmaya başlanmasından itibaren, gelişmemiş ülkelerle Gümrük Birliği kurulmasından sonra gelişmiş sanayi ürünlerinin dağıtımını fevkalade genişletmiştir. Gelişmemiş ülkelerin tahmin edileceği gibi sanayi ürünlerinin standartlarından dolayı yakın seviyelerde bile ihracat rakamları yakalanamazken, Avrupa ülkeleri sanayi ürünlerini avantajlı bir şekilde Serbest Ticaret Anlaşması imzalanmış ve gümrük birliğine dahil olan ülkelere gümrüksüz olarak arz edip fazlasıyla talep yaratmışlardır. Ekonomik entegrasyonların gelişmekte olan ülkelere destek olması amacıyla yapıldığının kayıtlarda görünmesine karşın, sermaye, kaynak, teknoloji ve sanayi niteliği bakımından hazır olmayan ülkelerde ithalat artışı, üretim ve istihdam düşüşü, işgücü fiyatının azalması gibi etkilere yol açmaktadır.[5] Haliyle, endüstriyel toplumların gelir seviyesinin ve refah seviyesinin artması, gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerin ise istihdam oranının ve yaşam standardı kalitesinin düşmesi sonucunu doğurmaktadır. Haliyle, ekonomik entegrasyonlar yalnızca bu ilişkilerin avantajını doğru kullanmayı becerebilenlere yaramıştır.

https://twitter.com/Exponomist
@Exponomist
Yazı dizimiz bir sonraki bölüm olan ‘İngiliz Hegemonyası’ konusuyla devam edecek…


[1] Kennedy, Paul, Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri, (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 8. Baskı, Ankara 2013) , sf. 42,49

[2] Kennedy, sf. 49

[3] Kennedy, 185

[4] Kennedy, 188

[5] Dr. Can Baydarol, 24TV Zeliha Saraç ile Ekonomi Programı, 18.11.13

Yazıyı Değerlendirin!

İnovasyon Haftası’nın Motivasyon Dolu Konuşması

Türkiye İnovasyon Haftası’nda Young Guru Academy Kurucusu ve Başkanı Sinan Yaman, İnovasyon’a Liderlik konulu konferans için etkinliklere katıldı. Konferansı pür dikkat takip eden biri olarak, inovasyon etkinliklerinin motivasyon dolu konuşmasıydı diyebilirim.

 

“İnovasyon hiyerarşi kaldırmaz”

Young Guru Academy Kurucusu ve Başkanı Sinan Yaman, sahneye çıkar çıkmaz durdu ve salona baktı. Sonra soru sordu: “İnovasyon ne kaldırmaz?” Saniyeler içinde en doğru cevabı düşünmeye çalışan dinleyicilere yanıt Yaman’dan geldi: “İnovasyon hiyerarşi kaldırmaz!”. Yaman’a göre, inovasyon yapabilmek için, yeni fikirler üretip yeni şeyler geliştirebilmek için ilk başta bireylerin kendilerini özgür hissetmeleri ve rütbe olarak kimseden daha aşağıda olmadıkları psikolojisine hakim olmaları gerekli. İşte bu yüzden Yaman, “Egosu küçük, kalbi büyük, zihni berrak, elleri hızlı gençler yetiştirmek gerek” dedi ve salondaki ‘ben inovasyon yapabilirim’ diyen herkesi yerlerinden kaldırp en ön sıralara davet etti. Protokol bandı kaldırıldı. Ben dahil, bir çok genç öğrenci arkadaşım protokolde otururken motivasyonun doruklarına ulaşmıştık bile.

 

‘Create & Connect’

İnovasyonun hiyerarşi değil liderliğine ihtiyaç duyduğunu ve liderlerin sürekli değişmesi gerektiğini söyleyen Yaman, inovasyonun tamamen yaratıcılıkla ve bağ kurabilmekle ilgili olduğunu söyledi. Bir insanın beyninde milyarlarca nöron olduğunu söyleyen Yaman, beyindeki her nöronun bağ kurmaya yaradığını ve ‘create & connect’ mekanizmasını devreye soktuğunu ifade etti. ‘İnovasyon iki kanat ister; biri strateji, diğeri ise yaratıcılık’. Buna örnek olarak ekranda bir bal peteği resmini göstererek salondakilerden bu görsel üzerindeki inovasyonun iki kanadını bulmalarını istedi. Bu görsel üzerindeki şekil altıgendi. Bal peteği arılar tarafından özel olarak altıgen şekilde oluşturulmuştu ve bir araya getirildiğinde arada boşluk bırakmayan tek şekil olan altıgen bu işin stratejisini gösteriyordu.

 

Sinan Yaman,  konferansı boyunca başarıların arkasında inovasyonun yattığını belirterek ‘insight – innovation – implementation’ kavramlarına dikkat çekti.

 

“Dünyanın her yerinden YGA gönüllüleri geliyor”

Young Guru Academy bünyesinde TİM desteğiyle Türkiye genelinde açılan dezavantajlı ilköğretim okullarında inovasyon atölyelerinin açıldığını ve buradaki yetiştiricilerin işadamları tarafından özel olarak seçildiğini anlattı. Harvard Business School’dan bile YGA’ya gönüllüler geldiğini söyleyen Yaman, YGA’nın başarı reçetesinin Yunus Emre’nin dörtlüğünde yattığını söyledi.

 

İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsen

Bu nice okumaktır

 

 

“YGA bir sosyal inovasyondur”

Microsoft Genel Müdürü’nün YGA’yı sosyal inovasyon olarak tanımladığını söyleyen Sinan Yaman, krediyi kimin aldığının öneminin olmadığı bir iklimde inovasyonun mümkün olabileceğini söyledi. “Egosu küçük, kalbi büyük, zihni berrak, elleri hızlı gençler yetiştirmek gerek.” İşte bu genç kuşların birlikte uçmasıyla, sanayi & üniversite işbirliğine vurgu yaptı.

 

İnovasyonun en büyük düşmanlarını geri bildirim, olumsuz yargı ve sahte takdir olarak tanımlayan Yaman, bunun yerine ileri bildirim, motive edici eleştiri ve yargılar ile sahici takdirlerin inovasyon ve motivasyonu en başarılı şekilde ortaya çıkarabileceğini ifade etti.

 

Altınok kardeşler: “Zaferden değil seferden sorumluyuz”

Sinan Yaman, inovasyon gurusu olarak tanımladığı tarihin görme engelli dahileri olarak bilinen Selim-Kerim Altınok kardeşleri sürpriz şekilde sahneye aldı ve onların düşüncelerine, duygularına katılımcıların da şahit olmalarını sağladı. Altınok kardeşler, eğitim hayatları boyunca kabartma not tutarak öğrenimlerine devam ettiklerini belirtirken yalnız olmamanın, aynı yolda yürüyecek bir dosta sahip olmanın birbirlerine destek verdiğini söyledi. O yıllarda birbirlerini tamamlayarak kabartma not tutan ve haftasonları tuttukları notları babalarının kasete kaydettiğini söyleyen kardeşler “O yıllarda bizim notlarımızla onlarca kişi sınıf geçti” dedi. Okullarında ise dereceyle mezun olan Altınok kardeşler bunun tam olarak bir inovasyon olduğunu söyledi. “İnovasyon insanın kendini yenileyebilmesidir diyen kardeşler, 45 yaşından sonra bilgisayar kullanmaya hatta bilgisayar programları yazmaya başlamışlardır. 45 yaşından sonra satranç oynanıp Türkiye’de şampiyonluk elde eden Altınok kardeşler “Zaferden değil seferden sorumluyuz” dedi.

Yaman’ın konuşmasından önemli sözler:

 

  • Şirketler için inovasyon endeksini tespit etmek ve sahip çkmak çok önemli.

 

  • İnovasyonu, birlikte başarmayı başaranlar başarır.

 

  • We discuss, we decide, we realize = We love innovation!

 

  • Başarılı insan hata yapmayan değil, hata yaparak sonunda doğruya ulaşan, düştüğünde ayağa kalkan ve kendini yenileyerek devam eden insandır.

 

  • İnovasyon; acelecileri, cimrileri ve korkakları sevmez. Ve hiyerarşiyi…

 

  • “Bülbülle gezen güle gider, ördekle gezen göle gider”

 

Esra Öztürk, İstanbul, 30 Kasım 2013

Türkiye İnovasyon Haftası

 

https://twitter.com/Exponomist 

@Exponomist

 

 

 

 

 

 

 

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • young guru academy sinan yaman mükemmeliyet

“Kalkınmanın Temeli Bilim ve İnovasyondur”

T.C. Ekonomi Bakanlığı ve Türkiye İhracatçlar Meclisi işbirliğiyle bu yıl 2.si düzenlenen Türkiye İnovasyon haftasının kapanış konuşmasını Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yaptı.

 

2,5 Milyar TL Proje desteği

Erdoğan, ekonomik büyüme için inovasyonu önemine vurgu yapan konuşmasında ‘bir fikrim var’ diyenlerin en az sanayici, yatırımcı ve girişimciler kadar önem arz etmeye başladığını dile getirdi. İnovasyondan uzak kalan ekonomilerin rekabetçi olma imkanı bulunmuyor diyerek,  Türkiye’de inovasyona yapılacak yatırımları her yönüyle desteklediklerini söyleyen Erdoğan tekno parklar, AR-GE’ye ayrılan pay, genç girişimcilerin desteklenmesi konusuna önem verildiğini ve sadece TÜBİTAK aracılığıyla gelen projelere 2,5 milyar TL destek sağladıklarını ifade etti. Erdoğan, Türkiye’nin kendi uygulamalarını geliştirmeye başladığını ve bunlar arasında savunma sanayi, akıllı kimlik kartları, üstün özellikli x-ray sistemlerinin bulunduğunu söyledi.

 

81 ilde Bilim Merkezleri Açılacak

Erdoğan, “Çocuklarımızı ve gençleri inovasyona özendirmek için her ilde bilim merkezleri kuruldu ve 7 ilde faaliyete geçti. Büyükşehirlerimizden başlayarak bilim merkezlerini 81 ile yaygınlaştırmak amacındayız.” dedi.

 

Kalkınmanın temeli bilim ve inovasyondur.

Marka ve patent konusunda da ciddi gelişmeler yaşandığını dile getiren Erdoğan, Avrupa’da en çok marka başvurusu yapılan ülke olduğumuzu belirtti. “Kobilerimiz birer inovasyon merkezi durumunda. Kobilerimiz her gün yeni ve etkileyici başarılara imza atıyorlar. Hükümet olarak geçtiğimiz 11 yılda kobilere 2,2 milyar destek sağlayarak bu potansiyeli geliştirdik ve güçlendirdik. Ayrıca kobilerin kredi imkanlarını geliştirerek kredi faizi desteği sağladık, kredi kapsamında oluşan faizin 1 milyarlık kısmını hükümet olarak kaşıladık. Bugüne kadar bünyelerinde AR-GE faaliyeti yürüten firmalarımız destek veriyoruz ve önümüzdeki dönemde bu destekleri artırarak devam edeceğiz. Girişimcilerimizin inovasyon faaliyetlerini destekleyeceğiz. Kalkınmanın temeli bilim ve inovasyondur. Şuan insanlığın bulunduğu yer göz kamaştırıcıdır.” dedi.

 

Taklit eden, takip eden asla öne geçemez

Bilim tarihine yön veren, ışığın kendisinden yükseldiği Doğu, bilgi üretme konusunda gerilerde kalmıştı. Taklit eden, takip eden asla öne geçemez. Başkasının eline bakan asla liderlik konusunda yükselemez.

 

Dünyanın en başarılı üniversitelerin AR-GE merkezlerinin ulusal değil uluslararası bir kimlik taşıdığını söyleyen Erdoğan, silikon vadisini örnek göstererek burada dünyanın her yerinden gelen bilim insanlarının başarısıyla büyüdüğünü dile getirdi. Erdoğan, “Bizim bu tarihi gerçeği görmemiz vizyonumuzu ve geleceğimizi bu doğrultuda inşa etmemiz gerekiyor.” dedi.

 

3. Köprüde İnovasyon: Raylı Sistem

 

Başbakan Erdoğan, son dönemde gerçekleştirilecek projelere de değinerek Türkiye’nin dünyanın hızını yakalamak için çalıştığını ifade etti. Marmaray, Yüksek Hızlı Tren, 3. köprü, araçların kullanacağı tüp geçit gibi dünyanın hızına ayak uydurmamızı sağlayacak projelerin geliştirildiğini anlattı. 3. köprüde bir inovasyonda yapılanacağını ve 4 şerit gidiş, 4 şerit geliş ve ortada da raylı sistem olacağını belirtti.

Türkiye’nin artık sanayi ve teknoloji alanında geliştiğini söyleyen Erdoğan “Artık kendi insansız hava aracımızı, kendi tankımızı, kendi helikopterimizi üretmeye başladık ve ihracatına da başlayacağız” dedi.

 

https://twitter.com/Exponomist

@Exponomist

 

 

 

 

 

Yazıyı Değerlendirin!

Bağış, İnovasyon Haftası Etkinliklerinde Konuştu

T.C. Ekonomi Bakanlığı ve Türkiye İhracat Meclisi’nin ortak çalışmasıyla düzenlenen 2. Türkiye İnovason Haftası etkinliklerinin ikinci gününde AB Bakanı Egemen açılış konuşmasını yaptı.

egemen_bagis

“Türkiye dış ticaret cenneti olacak”

Bağış, TİM’in 20. yılını kutlayarak sözlerine başladı ve TİM’i inovasyona verdiği önem konusunda tebrik etti. Türkiye’nin bir dış ticaret cenneti olacağını ve dünya ekonomisini yönlendireceğini söyleyen Bağış, TİM üyelerinin yararlanabilmesi için AB fonları konusunda çalışma yapıldığını dile getirdi.

İnovasyon açısından eğitime çok önem vermemiz gerekir diyen Bağış, hepimizin ortak paydası olan Atatürk’ten bahsdilirken gösterilen ilginin kendisini gelecek adına, inovasyon adına umutlandırdığını söyledi.

 

“AB’nin vizyoner kurucusu Atatürk’tür”

İnovasyonu anlamak için Atatürk’ü anlamak gerekir diyen Bağış, O vizoner liderin 1920’de AB oluşturulmalı ve barış sağlanmalıdır dediğini ifade etti. Bağış, aynı zamanda Atatürk’ün AB’nin ilk vizyoner kurucusu olduğunu belirtti ve bugün atılan adımların Atatürk’ün hayallerini gerçekleştirmek için yapıldığını söyledi. Bugün 120.000 sayfalık AB muktesebatının uygulanmaya çalışdığını dile getirerek, AB süreci, yaşam standartlarımızı yükseltmek için bir reform ve bir inovasyon sürecidir dedi.

 

İnvasyon konusunu çok önemsediğini söyleyen Bağış, TİM’i inovasyon konusunu geleneksel hale getirdiği için tebrik etti. Türkiye’nin çok ciddi hedefleri ve bu hedefler doğrultusunda ekonomik atılım yapabilmek için üretimde inovasyonu yakalamazsa ekonominin topal gideceğine değindi.

 

“Gelişme ve özgürlükler atbaşı gitmeli”

İnovasyondan bahsederken bireysel özgürlükleri bir kenara koyamayız diyen Bağış, Türkiye’deki bireysel özgürlüklere ve etnik kökenlere, farklı dinlere tanınan özgürlükleri dikkat çekerek gelişimin ve özgürlüklerin at başı gitmesi gereken kavramlar olduğunu söyledi.

 

“Akıllı adam aklını kullanır, daha akıllı adam başkalarının da aklını kullanır.”

Yenilikçi fikirleri ortaya koyabilmek için artık ezberci eğitim anlayışından yaratıcı eğitim anlayışına geçmemiz gerekir. “Akıllı adam aklını kullanır, daha akıllı adam başkalarının da aklını kullanır.” sözüne hatırlatan Bağış, inovasyon konusunda dünyadaki bütün gelişmeleri takip edip hepsinin önüne geçebilmemiz lazım dedi.

 

1923’ten 2002’ye kadar bütçenin en büyük kaleminin Milli Savunma Bak. olduğunu söyleyen Bağış, artık bütçenin en büyük payının artık Milli Eğitim Bakanlığı’na aktarıldığını söyledi. İnovasyon Haftası katılımcıları tarafından büyük coşkuyla karşılanan bağışın bu sözleri öğrenciler ve gençlerden büyük alkış topladı.

 

https://twitter.com/Exponomist

@Exponomist

 

 

Yazıyı Değerlendirin!