Büyük Kaşiflerden İnovasyon Dersleri

“Tehlikeli bir yolculuk için adam aranıyor. Düşük ücret, acı soğuk, tamamen karanlık uzun aylar, sürekli tehlike ve güvenli geri dönüş şüpheli. Başarı durumunda şeref ve takdir.

Bu ilan 1913 yılında bir londra gazetesinde yayınlanmış. Cevap vermeyi düşünür müydünüz? Cevabınız eğer evet ise tam bir inovatörsünüz. Sizin gibi 1000’i aşkın adam cevap verdi. Sör Ernest Shackleto’ın liderliğinde bir Antarktika kutup seferi için seçilmeyi umuyorlardı. Sör Ernest Shackleton, Güney Kutbu’na yaptığı  1909 seferinde ün kazandı. Bu durum, yıllar geçmesine rağmen aslında bir inovasyon projesi niteliğinde bir çıkıştır. Modern çağ inovasyonu, tarihten, tarihi keşiflerden ve bu keşiflerin yolculuğundan esinlenmekten vazgeçemiyor.

Çoğu insan sadece gerekli olduğunda ve kaybedeceği hiçbir şey olmadığında maceraya atılır. Bu Kolomb ve Macellan için de böyleydi; ikisi de memleketlerini terk etmişlerdi. Benzer şekilde, dünya daha hızlı değişirken, kuruluşlar değişen pazarlarla karşılaşır. Eski Çözümlerin artık işe yaramadığını görmek kaçınılmaz bir gerçek olma yolunda. Bir zorunluluk hissi ve yeni vaad edilmiş topraklar aramaya başlamak ise aşikar olsa gerek.

12 Nisan 1961 yılında Sovyetler Birliği kozmonot Yuri Garagin’i uzaydaki ilk insan yaparak dünyayı şaşırttı. Başkan JFK Amerika’nın prestijini geri kazanmak zorundaydı ve Amerika’nın üstünlüğünü göstermek istiyordu. Yaptığı bir konuşma da: “ Bütün ulusun, içinde bulunduğumuz on yıllık dönem bitmeden bir insanın Ay’a ayak basmasını ve Dünya’ya sağ salim dönmesini sağlama hedefine ulaşmaya kendini adaması gerektiğine inanıyorum.” Tüm kaşifler birinci olmak için çabalar. Güney Kutbu’na ulaşan Amundsen, Nil’in kaynağını arayan Livingstone, Everest dağına tırmanan Hillary.. Girişimciler de aynı tutkuyu paylaşır: Rakipleri kurnazlıkla alt etmek amacıyla dünya için yeni inovasyonlar geliştirir ve bunun için çabalar.

Genellikle girişimciler ve kaşifler yalnız gitmeyi tercih eder. Kolomb, amerika’ya üç gemide doksan kişilik bir mürettabatla yelken açtı. Tenzing Norgay onu bir buz yarığına düşmekten kurtarmasaydı, Hillary Everest’i fethedemezdi. Amundsen dört arkadaşıyla hafif yolculuk ederel Güney Kutbu’na ulaşan ilk insan oldı. Apollo programındaki her uçuş mürettebatının yedek mürettebat üyeleri vardı; bazılarının devreye girmesi gerekti. Karmaşık kuruluşlarda da tek başına inovasyon yapamazsın. Yeni bir ürün geliştirmek, üretmek, pazarlamak, satmak, faturalamak ve onarmak için her disiplinden insanlara ihtiyacın mutlaka olur.

Keşif yolculukları; bilinmeyen bir hastalık, tropikal bir fırtına ya da mürettebat isyanının yol açtığı beklenmedik aksilikler nedeniyle uzun yıllar sürebilir. Macellan ve Elcano’nun 1522’de, bir buçuk yıllık hazırlığın ardından başladıkları ve gemiyle ilk kez dünyanın çevresini dolaştıkları seferleri üç yıldan fazla sürdü. Kennedy’nin 5 mayıs 1961’deki konuşmasının ardından Amerikalıların Neil Armsrong’u Ay’a çıkarması sekiz yıl sürdü. İnovasyon sürecinde, yeni bir ürünü geliştirme sürecinin ortalama süresi, konseptten sunuşa yaklaşık 18 ila 36 aydır ve benzer bir sıra izler.

Birçok gemi yolda kaybedilebilir. Macella’ın dünyanın etrafını dolaşması sırasında, beş gemisinden dördü geri dönmedi. Macellan’da Pasifik’te saldırı altındayken ölümcül şekilde yaralandı. Yine de geriye kalan son gemi, Victoria’nın kargosu tüm seferi faydalı kıldı. İnovasyonda da durum aynıdır. Yeni geliştirilmiş her yedi ürün fikrinden altısı yolda yok olur. Yedi üründen sadece biri pazara başarıyla girer.

Tesadüf, daha büyük ödüllere yol açar. Bazen kaşifler ilk önce küçük ve ada olduğunu düşündükleri şeyin devasa bir kıta olduğunu ortaya çıkar. Kolomb’dan çok önce Kuzey Amerika’yı keşfetmiş vikingler gibi. Bir örneği de SMS hizmetinin geliştirilmesiyle karşılaştırılabilir. İlk olarak B2B pazarı için geliştirildi ama tutmadı. Gençler SMS fikrinin birbirleriyle iletişim kurmanın ucuz bir yolu olarak tutunca, üç milyarı aşkın kullanıcıyla dünya çapında bir pazara dönüştü. Tesadüfler, asla mucize değildir; olması gerekendir.

İnovasyon kaçınılmaz tutkuların, başarıların ve mücadelenin bir ürünüdür. Azim etmenin, çıkılan yolda yürümenin bizlere yansıtan bir unsurudur. Girişimcilik ile yola çıkan ve inovasyon ile sonuçlanıp dünyayı değiştiren her idol; başarının, becerinin ve var oluşun bir mucididir.

Büyük Kaşiflerden İnovasyon Dersleri
6 3.5

Seçim Sonrası Ekonomi Üzerindeki Beklentiler

Yeni hükümet ve yeni politikalara başlangıç günü bugün. Seçimin sonuçları belli iken bunun ekonomik boyutunu tahmin etmek de bizlere düşer. Elbet siyasi bir istikrar ekonomi politikalarını etkiler. Özellikle gelişmekte olan bir ülke olarak istikrara, yeniliğe, yenileşim hareketine ihtiyacımızın olduğu son dönemlerde açık ve net ortada. Sorunlar hep had safada ve bir boşluk olduğunu farzeden piyasanın durumu ise belirsiz. Peki süreç nasıl ilerler? Tahminlere dayanarak açıklamakta yarar var.

Siyasi partilerin vaadleri ve piyasada oluşan dengesizlik, istikrarsızlık ve kriz beklentisi ülkeyi olumsuz bir sürece itmişti. Gerek koalisyon görüşmeleri gerekse ülkemizde yeniden patlak veren terör sorunu piyasaki sermayeyi kaçırmış, elinde çantası ile bekleyen yabancı sermayeyi kararsızlığa düşürmüştü. Dolar hızla arttı, borsa çöküşe geçti ve ihracat rakamlarımız dış sorunların karara bağlanamaması neticesinde geriledi. Ülke içerisindeki bazı odaklar krize yönelik açıklamalarıyla gerek piyasaları gerekse birçok kurumu olumsuz etkiledi. 5 aylık dönemde ekonomik politikalar tam anlamıyla işlemedi ve süreç belirsizliğini korumaya devam etti. Ama bu süreçte istisnalar da vardı. Türkiye açısından önem içeren yerli otomobil tanıtımı yapıldı. Milli savunma sanayisinde yüzde yüz yerli savunma sistemleri tanıtıldı. Hala devam eden köprü ve otoyol çalışmalarında sorun olmaksızın yola devam edildi. Bunlar elbette alt yapı açısından çok önemli yatırımlar. Bu süreçte bu yatırımların aksaklık göstermemesi de ayrı bir başarı diye düşünüyorum.

Seçimlerin sonuçları belli oldu ve koalisyon tartışmaları, gereksiz zaman kayıpları olmadan tek başına iktidar olacak bir hükümet geliyor. Geçmiş dönemlere baktığımızda koalisyon ile Türkiye’yi bataklığa, krize sürükleyen dönemler olmuştur. Tek başına iktidar olan bir parti ülkenin sorumluluğunu ele almalı, yeniden ekonomideki belirsizlikleri ortadan kaldırmalı ve piyasalar üzerindeki çalkantıları derhal toparlamalıdır.

Seçimin ekonomiye olan etkileri neler olabilir? Özellikle yeniden bir istikrarın ve düzenin işleyeceği bir ekonomi olacağından şüphem yok. Verilen vaadler doğrultusunda toplumun refah düzeyinin artacağı, piyasaların yeniden işlerlik kazanacağı, ülke üzerindeki kara bulutların ortadan kalkacağının bir beklentisi var elbet. Döviz piyasasının düzene girmesi, üretimde istikrar, emek veriminin artması, yenilik politikalarının daha da ilerlemesi, gençlere daha çok önem verilerek girişimci gençlere verilen teşviklerle yeni teknolojik birimlerin kurulması gibi beklentiler de oldukça yüksek. Türkiye’nin sorunlarını çözmeye yönelik tutarlı kararların verilmesi gerekir. Merkez bankasının müdahalesiz işleyişi, Borsa’nın yeniden yukarı yönlü seyretmesi ve beklentileri karşılamak bu doğrultuda hükümet açısından önem taşıyan unsurlardır.

Umarım yeni hükümet ile birlikte işsizlik ve enflasyonun aşağı yönlü; tüketicilerin refahının, huzurunun yukarı yönlü olması tek temennimdir. Seçimler ülke ekonomisi ve refahı açısından hayırlı olsun.

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • gökhan aktoprak

Ekonomide Öz Yönetim ve Kültür İlişkisi

Kültür, bir sistemin bireysel birimleri arasındaki sinapslarda yatar. Bu sistemin birimleri ister beyindeki nöronlar olsun ister bir grubu oluşturan bireyler ve ya  büyük bir holdingin bireyleri olsun. Günümüz iş dünyasının çoğu girişiminde iş başında olan kültürün genel tiplerine ve kültürlerin nasıl işlediklerini tanımlayan ve etkileyen türlü boyutlara dair biraz bilgimiz vardır elbet. Asıl sorun ; bu bilgi birikiminin nasıl kullanacağımızdır.

Körü körüne itaat, bilgilendirilmiş rıza ve değer odaklı öz yönetim sadece kültür tipleri değildir ayrıca yönetim için kullanılabilecek bir yaklaşım tarifidir. İşletmeler insanların davranış ve performans biçimine şekil veren kuralları, yapıları, politikaları ve prosedürleri titizlikle yaratırlar. Kurum içi çeşitli ve olağan durumlar çoğu girişim modülünü ikinci plana bırakır. Bu bir gerçek. Küresel ekonominin yenilik ve yenileşim odaklı çalışmaları daha çok kültür etkileşiminden kaynaklanan bir yapı içerisinde yürütmesi akla eğitim ve disiplini getirir.

1990’ların ortalarından beri teknoloji alanındaki hızlı değişimler, dışarıya aşırı bağlantılı olan yeni bir işçi tipi yaratmıştır. Üretimde rol oynayan kişi ve kurumlar düzen, yönetim  gibi temel yapı taşlarından oluşan değerleri günümüzde de sergilemektedir. Diğer bir tabirle oluklar hala yerli yerinde duruyor. Kapitalizmin yeni koşullarında başarılı olmak bu statüyü baştan sona değiştirmek ve öz yönetim, öz kültür altında değerler yitirilmeden girişim, yenilik ve zaman odaklı ilerlemek öğrenilmeli ve her bireye benimsetilmelidir. Bu sürecin temelinde;

– Yönetim; olayları kontrol etmek için aradığımız yol,

-Kültür; olayların oluş biçimi ve gerçekleştirilmesi,

Statüsü temel benimsenmesi gereken kavramlardır.Ayrıca yönetimin içinden kültüre ulaşacakları yerde, yönetim oluklarını kültürün içine yerleştirmek istiyorlarsa, şirketler kültür aracılığıyla yönetmeyi öğrenmek zorundadırlar.

Kültür aracılığıyla yönetim, kuruluşun üzerine giydirilen kurallar ve otoriteler kalıbı ile yönetmekten çok, ana gövdenin içinden yönetmek ile ilgilidir. Kültür aracılığıyla yönetirken elbet kurallar pek iyi çalışmaz ama değerler çalışır, motivasyon insanları birbirinden bağlamaz ama inançlar bağlar ve dış kontroller daha az etkilidir, öz yönetim daha etkindir.

Anlaşıldığı üzere; kültür etkileşimi çalışan verimliliğini yükselten, emeğin sağladığı faydayı maksimuma eriştirecek bir etki yaratan bir kavramdır. Hangi işletme olursa olsun dış bağımlılık yerine öz değerler ile yönetim kurgusu oluşursa ve bu da çalışanlara yansırsa emin olun Türkiye’nin günümüz gizli kriz sendromundan çıkmasına yardımcı olacaktır.

Son söz olarak;  ABD’nin 1901-1909 yıllarında başkanlığını yapan Theodore Roosevelt’in bir sözü ile bitirelim.

-Eğer kanunsuzluktan ve kararsızlıktan, akılsızlıktan ve ya vurdumduymazlıktan kendimizi yönetmeyi reddediyorsak, o halde hiç kuşkusuz sonunda dışarıdan yönetilmek zorunda kalacağız.

 

https://twitter.com/GkhnAktoprak

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • ekonomi ve kültürün ilişkisi
  • ekonomi yönetim kültürü ilişkisi
  • yönetim ve kültür ilişkisi

Dolar Artışı ve Nedenleri

Bildiğiniz üzere dolar son günlerde hızla artışını sürdürmekte ve piyasalar üzerinde olumsuz bir hava yaratmaktadır. Bu durumun başlıca sebepleri arasında ülkemizde yaşanan iktidar sorunu, terör sorunu ve gerekli ekonomik faaliyetlerin yeterli düzeyde ifade edilememesi gelmektedir.

Konuya girmeden önce kısaca dolara değinecek olursak; dolar, dünyada en önemli para birimi olarak kullanılır. Ülkelerin büyük çoğunluğu ticaretini dolar üzerinden yapar. Özellikle Hindistan ve Çin ekonomilerinde döviz rezervi açısından ilk sırada yer alan dolar, piyasada oldukça etkin bir para birimidir. Türkiye’de de Merkez Bankasının döviz rezervi açısından ilk sırada dolar bulunmaktadır.

Dolar, yurtiçinde tekrar seçim ve terör sebebiyle, yurt dışında da küresel etkenlerin belirsizliği neticesinde artmaya devam etmekte. Ülkemizde güvenliğin sağlanamaması TL’nin değerinin sert bir şekilde düşmesine neden oluyor. Ayrıca piyasa etkinliğinin azalması, belirsizlikler ve en önemlisi FED’in faiz arttıracağına dair söylemler dolar/TL paritesini olumsuz düzeyde etkilemektedir. Merkez Bankası üzerindeki baskılar ve faiz politikasına dair eleştiriler yatırımcıyı merkez bankası bağımsızlığı hususunda çelişkide bırakmakta ve sermaye hareketlerini hızlandırmaktadır. Bu durum olumsuz etkiler doğurmakta ve doların yükselmesine neden olmaktadır. Elinde çantası ile bekleyen birçok yatırımcı istikrarsızlık neticesinde ülke pazarından çıktığı takdirde finansal olarak ülkeye giren dövizde otomatik olarak çıkmış oluyor ve bu durumda dolar artışının bir sonucu olarak piyasaları olumsuz etkiliyor.  Ayrıca belirttiğim gibi FED’in faiz artırımı beklentisi gelişmekte olan ülkeleri şimdiden etkilemeye başlamış gibi görünmektedir.

2008 krizini atlatan Amerika, FED faiz artırımına gittiği takdirde özellikle Amerika ekonomisine dolar sağanağı olacak ve Çin, Hindistan, Türkiye gibi ülkeler bu durumdan oldukça fazla etkilenecektir. Çünkü faiz artırımı sonucu para birimlerinde aşağı yönlü sert düşüşlerin oluşması nedeniyle gelişmekte olan ülke ekonomileri bu durumdan olumsuz etkilenecek ve ayrıca enflasyon beklentileri de arzu edilen sonuçları doğurmayacaktır. Bu durum dolarda yukarı yönlü gidişi hızlandıracak ve önlem alınamaz duruma getirecektir. Dolar üzerinden birçok borcu bulunan bu ülkeler FED faiz artırımını merakla beklemekte ve bunun için hiçbir önlem almamaktadır. Hâlbuki 2015’in tekrardan bir krize tanıklık edeceği aşikar gibi görünse de, mevcut durum krize adım adım yaklaşmaktadır.

Türkiye ekonomisinde doların seçimlere kadar ateşinin yüksek olacağı, FED’den gelecek haberle ileriki zamanlarda piyasaların istikrarsız bir şekle bürünecek olması ve terörün devam etmesi ülke ekonomisinin bir krize gideceğinin göstergeleri arasında yerini almaktadır. ( Eğer ekonomik ve siyasal bağlamda önlem alınamazsa)

 

Son olarak; Her zaman yaptığını yapmaya devam edersen, her zaman aldığın sonucu almaya devam edersin. (Albert Einstein)

 

Gökhan AKTOPRAK

https://twitter.com/GkhnAktoprak

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • dolar artışı
  • 2016 yılındaki doların artış nedeni
  • dolar artış nedenleri
  • Dolar Artış Sebebi
  • DOLAR ARTIŞI DÜNYA GENELİND

Başkanlık Sistemi ve Ekonomi Üzerine Değerlendirilmesi

Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze parlamenter sistem ile yönetilen Türkiye, günümüzde ön plana çıkan ve gündemden düşmeyen başkanlık sisteminin getireceği avantaj ve dezavantajları tartışmaktadır.

Dünya’da başkanlık sisteminin en başarılı uygulandığı ülke ABD ve yarı- başkanlık sisteminin en başarılı uygulandığı ülkede Rusya’dır. Bu iki ülke ekonomik çıkarları sonucunda özellikle ABD küreselleşme de önemli rol oynayarak, Rusya ise içinde barındırdığı enerji kotasını iyi değerlendirerek günümüze kadar istikrarlı bir şekilde ulaşan iki ülkedir. Ayrıca modern yarı-başkanlık sisteminin uygulandığı ülkeler Fransa, Rusya, Portekiz, Finlandiya ve Namibya’dır.

Başkanlık sistemi ile ilgili ilk tartışmalar Turgut Özal döneminde 1983 – 1989 tarihlerinde başlatılmıştır. 1982 anayasası hazırlanırken başkanlık ve yarı- başkanlık sistemi önerileri (yani doğrudan halk tarafından seçilen bir yarı- başkanlık sistemi) pek kabul görmemiştir. Bu tartışmalar anayasa hazırlandıktan sonra da devam etmiş ve Özal Cumhurbaşkanı olduğu dönemde de Başkanlık Sistemi argümanını sürekli ön plana çıkartmıştır. Özal döneminde başkanlık sistemine geçme isteğinin temel nedeni; Hızla gelişen bir Türkiye’nin önündeki tüm siyasi, sosyal ve ekonomik engelleri hızlı bir karar mekanizması ile aşabilmek ve iş bitirici bir siyasi mekanizmaya ihtiyaç duymaktır. (TBB Dergisi, Sayı:81, 1).

Türkiye 10 Ağustos’tan itibaren halkın doğrudan cumhurbaşkanını seçmesi ile birlikte fiilen yarı-başkanlık sistemine geçmiştir. Bu durumun birçok avantajları olsa da, ülkede gerekli düzenlemelerin yapılmaması halinde şu an işleyen düzenin ilerde büyük sıkıntılara yol açacağı, özellikle koalisyon dönemlerinde oluşan yönetim krizleri gibi krizlere yol açacağı çeşitli siyasilerce dillendirilmektedir. Türkiye kendine özgü bir başkanlık sistemi oluşturmaya çalışsa da 7 Haziran’dan sonra gelecek hükümetin iyi işleyen bir mekanizmaya sahip olması ve ilk amacının “anayasayı değiştirmek” olması kaçınılmaz bir durumdur. Bu tarih Türkiye için dönüm noktası olabilir. Bu noktadan sonra belirli grupların ekonomiyi çıkarları doğrultusunda yön verebildikleri, istedikleri gibi manipüle ettikleri bir sistem yerine, halkın doğrudan katılımının sağlandığı ve hesap sorabildiği bir sistemin kurulması gerekmektedir. Çünkü ekonomideki yapısal dönüşümün uygulanması sırasında bir çok kez kesintiye uğrayan projelerin ve yatırımların durdurulması Türkiye’de yaşanan gerçeklerin ispatıdır.

Parlamenter sistem de yapılması gereken bir çok uygulama ve ülke gelişimine katkısı olabilecek her türlü yatırım, girişim ve sermaye odaklı özel yatırımların önü yavaş işleyen bir sistemden dolayı istikrarsız bir hal almaktadır. Refah noktasına ulaşmayı hedefleyen bir çok siyasi parti ve bürokratlar, içinde barındığı siyasi grubun çıkarını düşünmekte ve geleceğe emin adımlarla ülkenin önünü açmak yerine kapatıcı bir rol oynamaktadır. Elbet Türkiye açısından bir sistem değişikliği şuan Avrupa ve Ortadoğu’da yaşanan kriz nedeniyle tam rayına oturmayacaktır. Ayrıca ülke içerisinde siyasilerin oluşturduğu etnik köken karmaşası da ülkenin çıkarlarını çıkmaza ulaştıran en temel etkenlerden biri olarak göze çarpmaktadır.

Türkiye’de ekonomi alanında yapılmak istenen yenilikler bir çok kez ertelenmek zorunda kalmıştır. Temel sebep olarak da; yürütmenin güçsüzlüğü ön plana atılmıştır. 1990 yıllarında zirve yapan ekonomik vesayet odakları, 2000’li yıllarda da Türkiye’nin önünü açacak projelerin engellemesi için ciddi bir çaba gösterdiği herkes tarafından bilinmektedir. Hatırlanacağı üzere; Türkiye ekonomisinin çok iyi durumda olduğu, faizlerin tarihi olarak dibe düştüğü ve IMF’ye borcun bitmesi ile ülke yatırımlarına, projelerine ve girişimci statüsündeki her şirketin önüne türlü türlü engeller konuldu. Yüzyılın projesi olarak kabul edilen TANAP için Azerbaycan’da Enerji Bakanı’nın görüşme yaptığı sırada 17 Aralık operasyonları gündeme damga vurdu. Yürütülen önemli projelerden ikisi 3. Köprü ve 3. Havalimanı başta olmak üzere Türkiye ekonomisinin prestijini yükseltecek projeler sürekli yargı odaklı olarak durduruldu ve önü kesilmek istendi. Önce siyasi alanda başlayarak, ardından ekonomiye doğru çıkmaza sürüklenen baskı altına alma projeleri parlamenter sistemde önüne geçilmesi zor ve uzun zaman alıcıdır. Bu sebeple Yeni Türkiye isteniyorsa yeni bir anayasa ve yeni bir sistemin getirilmesi kaçınılmaz durumlardır.

Başkanlık sisteminin ekonomi üzerine getireceği etkiler daha çok yönetimin istikrarlı bir süreçte ilerlemesi ile gün yüzüne çıkabilir. Bunlara madde madde değinecek olursak;

-Yönetimin istikrarlı olması özel sektörün önünü açar ve yatırımların daha kolay işlemesini sağlar.

-Ekonomi yönetiminde sorumlu kişiler görevlerinde uzun süre kalacakları için ekonomi yönetiminde başarılı bir istikrar sağlanabilir.

-Başkan senato’dan bütçe onayı alabilmek için bütçeler üzerinde hassas bir mekanizma sağlar.

-Kamuda, kurumlarda idareler arası uyum ile istikrar sağlanır ve israf önlenir.

-Başkanlık sistemlerinde kamu harcamalarının GSYİH’a oranı genel olarak parlamenter sistemden daha düşük olarak hesaplanmaktadır.

-Yolsuzluk rakamları parlamenter sisteme göre daha düşük düzeydedir.

-Başkan, seçimler sırasında aldığı ekonomik politikaları rahatça yürütmekte ve siyasi baskı altında ve ya muhalefet baskısı altında kalmamaktadır.

( Prof. Dr. Ersan Öz – Başkanlık Sisteminin Ekonomi ve Vergi Sistemi Üzerindeki Önemli Etkileri )

Başkanlık sistemi ile beraber gelecek olan istikrarlı bir siyasi mekanizma ülke geleceği ve ilerleyişi açısından önemli bir yere sahiptir. Zira başkanlık sistemi getirilmeden önce yapılması gereken Anayasa değişikliği ve sonucunda düzenli işleyen bir mekanizmanın varlığı gerekmektedir. Ekonomik, siyasi ve sosyal olarak alınan kararların doğrudan halka hitap etmesi ve halk çıkarını gözetmesi de önemli bir yere sahip olmakla beraber doğrudan seçilen Cumhurbaşkanının bu yöndeki tutumu da ayrıca göz önünde bulundurulması gereken bir durumdur. Başkanlık sistemi ile ekonomik olarak yapılmak istenen her türlü yatırım ülke kalkınmasında önemli rol oynayacaktır. Gelir dağılımı üzerindeki etkisi, yabancı sermaye yatırımı, iş gücü odaklı faaliyetlerin artışı ülkeyi çevre ülkelere göre refaha ulaştırabilecek etkenler arasındadır. Başarılı bir sistem başarıyı da elbet beraberinde getirecektir.

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • başkanlık sistemi ve ekonomi
  • türkiyede başkanlık sistemi ve ekonomi
  • başkanlığın ekonomiye etkisi
  • başkanlık sistem ve ekonmı
  • başkanlık sistemi etkileri

Türkiye’nin Avrupa Birliği Süreci

Yıllarca müzakereleri devam eden ve bir türlü ileri aşamaya geçilemeyen Avrupa Birliği süreci, günümüzde de yine aynı şekilde tıkanık yollara bürünmüş bir mizaç haline gelmiştir. Avrupa Birliği’nin ilerleme raporlarında belirttiği Güney Kıbrıs sorunu, Ortadoğu sorunu ve Türkiye’nin Avrupa Birliği kriterlerine uyum sürecinin aşılamamış olması bir nevi ülkeler arasındaki ‘bahaneler ardı’ diye tabir edebileceğimiz sözde demokrasinin sözde belirtileri diyebiliriz.

Türkiye’nin Avrupa Birliğine girme süreci; 1958 yılında ilk kez kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun 1958 yılında kurulmasından kısa bir süre sonra 31 Temmuz 1959 yılında bu topluluğa ortaklık başvurusunda bulunmuştur. Bu süreçe ilk adımı atan kişi ise dönemin Başbakanı Adnan Menderes ile atılmıştır. Bu süreçten sonra Avrupa Ekonomi Topluluğu tam üyelik sürecinin gerçekleşinceye kadar geçerli bir ortaklık sözleşmesi imzalanmıştır. Bu sözleşme Ankara Antlaşması ile resmiyet kazanmıştır.

1960 – 1980 yılları arasında Ankara Antlaşması ile hukuki temellere dayanan bu süreç 1983 yılında sivil hükümetin gelmesi ile birlikte ithal ikameci politikalardan vazgeçilmiş ve hızla dışa açılma politikaları uygulanmaya başlamıştır. Ankara Antlaşmasının şartlarını tamamlamadan 1987 yılında tekrar üyelik başvurusunda bulunulmuştur. Komisyon 1989 yılında ekonomik, sosyal, siyasi istikrarın tam anlamıyla sağlanması gerektiğini ileri sürerek süreci yavaşlatmıştır. Bu süreç ortaklık antlaşmaları ile ilerlemesi için 1995 yılında Avrupa Birliği ile Türkiye arasında Gümrük Birliği Antlaşması imzalanmıştır ve 1996 yılında Türkiye Avrupa Birliğine üye olmadan ilk ve tek Gümrük Birliği Antlaşması imzalayan ülke konumunda yerini almıştır ve bu süreç hala devam etmektedir.

Türkiye – AB ilişkilerinin asıl dönüm noktası ise 1999 yılında Helsinki’de yapılan AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesinde alınan karar neticesinde Türkiye’nin adaylığı resmen onaylanmış ve diğer aday ülkelerle eşit konuma getirilmiştir.

Helsinki Zirvesinden sonra diğer aday ülkelere uygulanan ve Türkiye içinde uygulanması gereken Katılım Ortaklığı Belgesi çıkartılması hususunda karar alınmıştır. Türkiye için hazırlanan ilk Katılım Ortaklığı Belgesi 8 Mart 2001 tarihinde AB konseyi tarafından onaylanmıştır. Bundan sonraki süreçte Katılım Ortaklığı Belgesi Avrupa Birliği tarafından 2003,2005,2006 ve 2008 yıllarında tekrar gözden geçirilmiştir. Bu aşamada Avrupa Birliğine tam üyelik için siyasal ve ekonomik reformlar ivme kazanmış. Ülke ekonomisi ve ekonomi kriterleri Avrupa Birliği standartlarına getirilmeye çalışılmış. Demokrasi, hukukun üstünlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, insan hakları vb. kavramlar önem kazanmış. Bu doğrultuda yenilikçi reformlara imza atılmıştır. Ayrıca gerekli anayasal düzenlemeler ile siyasi ve toplumsal kriterlerin ilerlemesi ilişkileri daha da kuvvetlendirmiş gibi olsa da hala sıkıntısını çektiğimiz bir çok konuyu yüzümüze vuran bir Avrupa Birliğinin varlığından bahsedebiliriz.

17 Aralık 2004 yılında Brüksel Zirvesi’ndeki müzakereler sonucunda Türkiye’nin siyasi kriterleri yeterli ölçüde uyguladığı öne sürülerek 3 Ekim 2005 yılında müzakerelere başlanma kararı alınmıştır. Bu karar ile birlikte Lüksemburg’da yapılan Hükümetlerarası Konferans ile Türkiye resmen Ab’ye katılım müzakerelerine başlamıştır.

Bu sürece kadar Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecine nasıl katıldığını hangi aşamalardan geçildiğini kısaca bahsettik. Peki Avrupa Birliği ne kadar samimi?

Avrupa Birliği Parlamentosu’nun yasama yetkisi yoktur. Bu durum Avrupa Birliği’nin insan hakları ve demokrasi gibi savunduğu kavramların üstünü örtmektedir. Nitekim Avrupa Birliğinde bulunan ve AB’yi yöneten ülkelerin aldıkları kararlar doğrultusunda işleyen süreçler ne kadar demokratik ve ne kadar insan haklarına saygılı bunun tartışılması gerekir. Avrupa Birliği komisyonunun aldığı kararı sadece inceleyip yürürlüğe koyan parlamento, yasama gibi ülkelerin en önemli ideolojik kavramını uygulayamaması ilginç bir yaklaşımdır. Avrupa halkların üstünlüğü ile değil daha çok ülkelerin üstünlüğü ile göze batan bir yaklaşımdan başka bir şey değildir. Görüldüğü üzere ilerleme raporlarında sık sık belirtilen Güney Kıbrıs sorunu, Ermeni Sorunu, Siyasal ve Toplumsal sorunlar tamamen AB’yi yöneten ülkelerin kendi çıkarlarına yönelik belirtilen yaklaşımlardan ibaret olduğu herkesin anlayacağı gibi barizdir. Alınan kararlar her ne kadar samimi olmasa da bir o kadar da ilginçtir ki bir örnek verecek olursak İngiltere gibi bir Avrupa Birliği ülkesinde toplumsal sorunlar hiçbir zaman medyaya yansımaz. ( İfade ve düşünce özgürlüğü) Avrupa ülkelerinde camilerin minarelerinin olmaması ve ezanların sadece mescid içerisinden okunması hususunda titizlikle üzerine titreyen Avrupa, Türkiye’de Kiliselerin özgür olması, Kilise açılması, Ruhban okullarının yeniden işlevlik kazanması gibi kriterlerini sürekli yineler. ( Din ve vicdan özgürlüğü) İki yüzlü yaklaşımlarıyla adeta bir ekonomik topluluk ve toplumsal refah düzeyinden çıkıp tamamen ülke değerleri ile oynayan Avrupa Birliğinin ne kadar samimi gözler önündedir.

Türkiye’de ekonomik ve sosyal refahın ilerlemesi ile Türk vatandaşlarının yıllar geçtikçe Avrupa Birliğine girme isteği gerilemiştir. Son verilere göre ülke vatandaşının sadece %27’si AB’ye girmek istediğini belirtmiştir. Geri kalan vatandaşların bir kısmı kararsız ve büyük çoğunluğu girme yönündeki isteklerini olumsuz bir şekilde belirtmektedir. Açıkca belirtmek gerekirse demokrasi  uydurması ile herkesi etkisi altına alan Avrupa Birliği, diğer üye olmayan ülkelerle kıyaslanacak olursa insan hakları ve demokrasi yönünden sınıfta kalmıştır.

Son olarak 2014 yılı ilerleme raporuna değinecek olursak ;

2014 yılı İlerleme Raporu ışığında Türkiye-AB ilişkilerine bakıldığında çok olumlu bir değerlendirme yapmak mümkün değil. Her ne kadar Türkiye AB katılım hedefine stratejik bir önem atfettiğini resmi söylem olarak ortaya koysa ve AB’nin faydasına inanan toplum kesimi genişlese de, en azından kısa vadede bu konuda ciddi bir aşama kaydetmek mümkün gözükmüyor.

AB de şu anda Türkiye’nin katılım sürecine bir canlılık kazandırma hevesine sahip olmadığı izlenimini veriyor. AB katılım müzakerelerinin canlanması için Türkiye’nin hukukun üstünlüğü ve temel özgürlükler gibi evrensel AB değerleri alanında ilerleme kaydetmesini istiyor, Türkiye ise bu alanlarda ilerleme kaydetmek için ilgili fasılların üzerindeki blokajın kaldırılmasını. Bu açıdan bakıldığında taraflar arasındaki ilişki bir sağırlar diyaloguna dönüşmüş gözüküyor.

Ancak ne Türkiye, ne AB şu anda katılım müzakerelerinde bir ilerleme olmasa da, bir ilerleme umudu kısa vadede gözükmese de bu süreci sonlandırmak niyetinde değil. Sürecin devam etmesinin ya da devam ediyor gözükmesinin en azından uluslararası konjonktürün karmaşıklığı ve istikrarsızlığı ve bunun yarattığı güvenlik endişeleri nedeni ile iki tarafın da yararına olduğu düşünülüyor. Ayrıca iki tarafta bu sürece son verildiği takdirde tekrar başlatmanın imkansızlığının farkında.

Ancak çeşitli AB yetkilileri tarafından kapalı kapılar ardında giderek daha fazla gündeme getirildiği gibi AB Türkiye’yi giderek “katılımı hedefleyen bir aday ülke” yerine çok riskli bir bölgede yer alan ve bu nedenle istikrarlı olması gereken bir “stratejik ortak” olarak görüyor. Tarafların içinde bulundukları bölgede ortak çıkarlara sahip olduğu düşüncesi de bu görüşü güçlendiriyor. Bu bakış açısının günümüz koşullarında Türkiye’nin de işine geldiği yönünde değerlendirmeler de mevcut. Bu konuda somut adımlar atılabilmesi için önemli dış politika konularında bir uzlaşıya varılmasının gerekliliği de unutulmamalı.

Bu durumdan memnun olmayan kesim Türkiye ve AB’de güvenilir ve aktif bir katılım sürecinin faydasına gerçekten inananlar. Bu kesim “stratejik ortak” olarak görünen bir ülkede demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel özgürlükler gibi konulara duyarsız kalınacağı ve Türkiye’nin eriştiği demokrasi düzeyinin AB’nin gerisinde kalsa da böyle bir ilişki için yeterli görülebileceği endişesini taşıyor. İlerleme Raporu bu konularda duyarsız bir tutuma sahip olunduğu izlenimini vermese de Türkiye’yi gerçek bir “katılım ortağı” olarak görerek katılım sürecindeki tıkanıklıkların açılması konusunda bir öneri de getirmiyor.

Belki de Türkiye-AB ilişkilerine pragmatik bakmak ve taraflar gerçek anlamda olabilir ve dış politikada anlamlı bir işbirliği gerçekleştirebilirlerse karşılıklı güven eksikliğinin giderilerek, ilişkinin katılımı da içeren farklı boyutlara ulaşması umulabilir. İçinde bulunduğumuz koşullarda başka bir umut beslemek mümkün gözükmüyor.

Bu doğrultuda Avrupa Birliği üyelik süreci sadece samimi görünse de hükümetin de halkın da ortak bakış açısı stratejik bir süreçten ibaret olduğudur.

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • türkiye nin avrupa birliği süreci
  • türkiyenin kısaca özet ab süreci
  • türkiyenin avrupa birliği süreci
  • türkiyenin avrupa birliği süreci kısaca
  • TÜRKİYENİN AVRUPA BİRLİĞİNE UYUM SÜRECİ

Faiz ve Ekonomik Değişkenler Üzerindeki Etkisi

Faiz

Ekonomi biliminde iki anlamda kullanılmaktadır. Birinci anlamda faiz, bir borç anlaşmasının satışı sonucu elde edilen gelir oranıdır. İkinci anlamda ise üretim amaçlı girdi olarak kullanılan sermayenin gelir oranıdır.

Faiz politikası Merkez Bankasının belirlenen para politikası hedeflerine ulaşmasında kullanılan bir değişkendir. Günümüzde de görüldüğü gibi tartışmaların tek odağı her zaman politika faizi olmuştur. Merkez Bankası politikasını piyasanın işleyişine göre belirler ve enflasyon oranı temel değişkendir.

Bunun üzerinde uzunca tartışmaların olduğu bu dönemde Merkez Bankası bu konuda oldukça ihtiyatlı yaklaşmaktadır. Merkez Bankası başkanı Sayın Erdem Başçının “ Enflasyon düşerse faizlerde kademeli olarak düşer” sözünden sonra hükümet ile ters orantılı bir diyalog oluşmuştur. Buna rağmen Merkez Bankası ihtiyatlı yaklaşımını hala sürdürmekte ve bana göre sadece enflasyon odaklı değil döviz kuru ve Ortadoğu’da yaşanan krizin Türkiye’yi en düşük düzeyde etkilemesi adına doğru kararlar vermektedir.

Merkez Bankası faiz politikası nasıl işler, diğer ekonomik değişkenler üzerine etkileri nelerdir, belirleyen temel faktörler nelerdir? Birde bu açıdan bakarak bir çalışma yaptım.

Faiz oranlarını belirleyen faktörler, çeşitli iktisat okullarının faiz teorilerine yaklaşımlarına göre değişkenlik arz etmektedir. Günümüzde faiz oranlarını belirleyen faktörler, aşağıda da belirttiğim gibi para arzı, para talebi, enflasyon ve döviz kuru üzerinden açıklanmıştır. Diğer değişkenlerinde mevcut olduğunu da belirtebilirim. Yukarıda belirttiğim soruların hepsini bir çatı altında “ faiz oranlarını belirleyen etmenler” üzerinden açıklama ihtiyacı duydum.

Para Arzındaki Değişmeler

Para arzı ile faiz oranı arasındaki ilişkiler sonucunda oluşacak etkilerden biri kısa vadeli ve doğrudan, diğeri ise nispeten daha uzun vadeli ve dolaylı şekildedir. Para miktarı ile faiz oranı arasındaki ilişkiyi inceleyen üç farklı görüş bulunmaktadır. Bunlar Klasik, Neo-Klasik ve Keynesyen görüştür. Klasik ve Neo-Klasik görüş para miktarındaki değişmenin faiz oranlarını kısa vadede değiştirse bile uzun dönemde değiştirmeyeceğini savunmaktadır.

Klasik iktisatçılar açıklarken reel etkenler üzerinde durmuşlar ve bu oranı etkileyen asıl faktörün reel tasarruf arzı ile sermaye talebi olduğunu ifade etmişlerdir. Klasikler para miktarındaki artışların başlangıçta kısa süreliğine faiz oranını düşüreceğini, ancak uzun dönemde faiz oranlarında herhangi bir etkinin görülmeyeceğini belirtmişlerdir. Neo-klasik ödünç verilebilir fonlar teorisine göre ise para arzı arttığı zaman fon arzı artar ve faiz oranı da bu nedenle düşer. Para arzı azaldığı zaman ise fon arzında meydana gelen azalma faiz oranlarını artırır. Fakat bu etki de kısa dönemde oluşacaktır

Keynesyen teoriye göre ise para arzındaki her artış (likidite fonksiyonunda bir değişme olmadığı varsayımı ile) faiz oranını düşürecek, para arzındaki her azalış ise faiz oranını artıracaktır. Yani para otoritesi olan bağımsız Merkez bankasının elinde olan para arzı ile faiz oranları arasında ters yönlü bir ilişki bulunmaktadır.

Para arzındaki artışın faiz oranları üzerindeki etkisi önemli olmakla birlikte para arzı artış miktarının yani para arzı büyümesindeki oynaklığın faiz oranları üzerindeki etkileri de önemlidir. Çünkü para arzı artışındaki oynaklığa bağlı faiz oynaklığının önemli makroekonomik etkileri olmaktadır. Şöyle ki, faiz oranlarındaki değişiklik, elde hazine bonosu tutma riskini artırmaktadır. Artan bu risk para talebini artırmakta ve genel anlamda faiz oranları yükselmekte yatırımlar azalmakta, sonuçta çıktı düzeyi düşmektedir.

Para arzı artışının faiz oranları üzerindeki etkisi dört farklı kanaldan gerçekleşir. Bunlar likidite etkisi, fiyatlar genel düzeyi etkisi, gelir etkisi ve enflasyonist beklentiler etkisi (Fisher Etkisi)’dir.

Likidite Etkisi: Bu etki, para stokundaki bir değişmenin, faiz oranları üzerinde neden olduğu başlangıçtaki kısa dönemli etkiyi ifade etmektedir. Para arzı arttığında ilk olarak elde tutulan para miktarı artacaktır. Bu aşamada fiyatlar henüz yükselmediği için, kişilerin ellerindeki reel para miktarı yükselecek, ekonominin likiditesi artmış olacaktır. Artan para arzı sermaye piyasasına (tahvil piyasasına) yöneldiği takdirde tahvil talebi ve tahvil fiyatları artar, faiz oranları düşer. Buna likidite etkisi adı verilmekte ve bu etki sonucunda faiz oranları düşmektedir. Keynes’in likidite tercihi teorisi bu etkiden hareketle ortaya çıkmıştır.

Fiyatlar Genel Düzeyi Etkisi: Para arzındaki bir genişleme, başlangıçta ekonomik birimlerin ellerindeki reel para miktarını artırır. Artan bu para harcamalara yöneldiği takdirde fiyatlar genel düzeyinde bir artışa neden olabilir. Özellikle ekonominin tam istihdama yaklaştığı durumlarda fiyatlardaki yükselme eğilimi daha bir belirgin artış gösterir. Para arzındaki artışın ekonomide böyle bir sonuç ortaya çıkarması durumuna fiyatlar genel düzeyi etkisi ya da fiyat etkisi adı verilmektedir.

Gelir Etkisi: Para arzı artışına müteakip reel ankeslerin genişlemesi, elde tutulan para miktarını arzu edilen düzeyin üzerine çıkarır. Kişiler bu gereksiz parayı harcayarak, ellerindeki reel balanslarını eski düzeye düşürür. Önce bono fiyatlarını yükseltip faizleri düşüren parasal genişleme, sonra da, bono gelirlerinin harcamaya dönüşmesi ile mal ve hizmetlere olan talebi genişletir.

Ekonomide kullanılmayan kapasiteler mevcut ise, mal ve hizmet üretimi ve reel milli gelir artar. Buna gelir etkisi denilmektedir. Reel milli gelir artınca, kişilerin para talebi de genişler. Para talebinin artması üzerine, likidite sıkıntısına düşen bireyler, tahvil satışlarına yönelir, tahvil fiyatları düşerken faizler yükselir. Sonuç olarak gelir etkisine göre para arzı artışları faiz oranlarını artırır.

Enflasyonist Beklentiler Etkisi (Fisher Etkisi): İlk kez Fisher tarafından ortaya konulan bu ilişki; herhangi bir dönemde nominal faiz oranlarının, yine aynı dönemdeki reel faiz oranları ile beklenen enflasyonun toplamına eşit olduğunu ileri sürmektedir. Fisher denklemi; paranın büyümesi, enflasyon ve faiz oranıyla ilgili önemli bir bulguya dikkat çekmektedir. Fisher etkisi olarak bilinen bu düşünceye göre paranın büyüme oranındaki sürekli bir artış, önce nominal faiz oranlarında bir düşmeye neden olmakta, daha sonra çıktı ve enflasyon artarken faiz oranları da yavaş yavaş yükselmektedir. Uzun dönemde, faiz oranları ekonomideki paranın büyüme oranı ve enflasyonla aynı miktarda artış göstermektedir.

Para arzındaki bir artış sonucu ortaya çıkan bu dört etkinin sonuç olarak faiz oranları üzerinde toplamda nasıl bir etkide bulunacağı önceden kestirilemez.

Bu etkilerden likidite etkisi para arzı artışının faiz oranlarında azalmaya yol açacağını gösterirken, diğer üç etki faiz oranlarının yükseleceğini göstermektedir. Net etki hangi etkinin daha büyük olduğuna bağlıdır. Genelde parasal büyümeden hemen sonra likidite etkisi ortaya çıkmaktadır.

Parasal büyümenin geliri ve fiyat düzeyini etkilemesi ise zaman almaktadır. Beklenen enflasyon etkisine gelince, bu etki parasal büyüme arttığında insanların enflasyon bekleyişlerini yavaş mı yoksa hızlı mı ayarladıklarına bağlı olarak yavaş veya hızlı bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Para Talebindeki Değişmeler

Keynesyen iktisatçıların faiz oranını açıklamak için kullandıkları Likidite Tercihi Teorisi’ne göre faiz oranını belirleyen faktörlerden biri de para talebidir. Para talebi, gelir ve fiyat düzeyi gibi iki faktöre bağlı olarak değişmektedir.Gelir düzeyinin artması para talebini artırır. Bunun iki nedeni vardır:

Birincisi iktisadi faaliyetler artıp gelir ve servet arttıkça insanlar değer deposu olarak daha fazla para tutmak isterler.

Diğeri ise gelir arttıkça, insanlar daha fazla işlem yapmak isteyecekler ve bu nedenle de daha fazla para tutmak isteyeceklerdir. Sonuç olarak gelir arttıkça para talebi artmaktadır. Para talebini etkileyen diğer faktör ise fiyat düzeyindeki değişmelerdir. Fiyat düzeyi artınca, bireylerin ellerindeki para ile aynı miktarda reel işlem yapmaları imkansız hale geldiğinden, nominal para talebini daha önceki kadar mal ve hizmet alabilecek düzeye gelinceye kadar artırırlar. Böylece fiyat düzeyindeki yükselme para talebini arttırmaktadır.

Sonuç olarak para talebinin değişmesine neden olan faktörler gelir ve fiyat düzeyidir. Genişleme dönemlerinde gelir arttığı zaman (diğer koşullar sabitken), faiz oranı yükselecektir. Yine fiyatlar genel düzeyi yükseldiği zaman da para arzı ve diğer ekonomik değişkenler sabitken, faiz oranı yükselecektir.

Enflasyon

Enflasyon faiz oranlarının artmasına yol açar. Yüksek enflasyonist ortamlarda bireyler tasarruflarını enflasyonun olumsuz etkilerinden korumak için daha yüksek faiz isteyeceklerdir. Sonuçta enflasyondaki artış faiz oranlarının da artmasına yol açacaktır.

Enflasyon hedeflemesi rejiminde temel politika aracı olarak kullanılan kısa vadeli nominal faiz oranlarında yapılan değişikliklerin bankaların mevduat ve kredi faiz oranlarına geçiş hızı ve derecesi parasal aktarım mekanizmasının işleyişinde önemli bir yere sahiptir. Mevduat ve kredi faiz oranlarındaki geçişkenlik ne kadar hızlı ve seri olursa Merkez Bankasının reel ekonomiye etkisi ve para politikası hedeflerine ulaşması da bir o kadar kolay olur.

Döviz Kuru Değişmeleri

Literatürde faiz oranı ile döviz kuru arasındaki ilişkinin yönü hakkında bir görüş birliği bulunmamaktadır. Dışa açık ve sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ekonomide, yurt içi faiz oranlarının yükselmesi sermaye girişini  artırarak ulusal paranın değerlenmesine ve sonuç olarak döviz kurunun düşmesine neden olabilir. Bu durumda faiz oranları ile döviz kurları arasında negatif bir ilişkinin varlığından söz edilebilir. Fakat faiz oranının para talebinin belirleyicilerinden biri olması döviz kuru ile arasında pozitif yönlü bir ilişkinin doğabilmesine de neden olabilmektedir. Yani faiz oranlarının yükselmesi yurt içinde ulusal paraya olan talebi kısıp enflasyonun yükselmesine yol açabilecektir. Bu durumda ise ulusal para değer kaybedecek ve döviz kuru yükselecektir. Sonuç olarak faiz oranı ile döviz kuru arasında negatif yönde de pozitif yönde de bir ilişki oluşabilmektedir.

Kamu İç Borçlanması

Kamu iç borçlanması, tasarrufların yetersiz olduğu ekonomilerde kamu açıklarının finansmanında kullanıldığı ölçüde faiz oranları üzerinde de etkiye sahip olur. İç borçlanmanın yoğun olarak kamu açıklarının finansmanında kullanılmasının ilk makroekonomik etkisi faiz oranları üzerinde faizolmaktadır. Atıl fonların bulunmadığı, tasarrufların yatırımlardan küçük olduğu koşullarda yeni borç bulmanın tek yolu faizi artırmaktır. Bu bağlamda kamu açıkları ve borçlanmanın büyümesine bağlı olarak faizlerin artması beklenir

Beklenen ve Gerçekleşen Enflasyon ile Reel ve Potansiyel GSYİH Arasındaki Fark: Taylor Kuralı

Taylor kuralının temel fikri, merkez bankalarının üretim ve enflasyona bağlı olarak kısa dönem faiz oranlarını belirlemesinin kuralıdır. Merkez bankalarının  Taylor Kuralını izlemeleri fiyat istikrarı kadar üretim istikrarını da önemsediklerini göstermektedir.

Taylor Kuralına göre merkez bankası enflasyon ve üretimin kendi hedef seviyelerinin üstünde olmasını beklediğinde faiz oranlarını yükseltme, enflasyon ve üretimin kendi hedef seviyelerinin altında olmasını beklediğinde ise faiz oranlarını indirme yoluna gidecektir

Taylor kuralı hedeflenen enflasyon oranını nominal çıpa olarak içeren bir faiz haddi kuralıdır. Para otoritesinin enflasyonu ya da fiyatlar genel düzeyini kontrol altında tutma yükümlülüğü, faiz kuralına nominal çıpa sağlamaktadır.

Taylor kuralında para politikası aracındaki değişim (kısa dönem faiz oranlarındaki değişim) enflasyonun hedeflenen, üretimin potansiyel düzeyinden sapmasına göre belirlenir. Taylor kuralı ekonominin içinde bulunduğu duruma bağlı olarak kısa dönemli nominal faiz oranı (dolayısıyla reel faiz oranı) düzeyinin belirlenmesi için bir öneri getirmektedir. Buna göre nominal faiz oranı hedefi dört faktöre bağlıdır.

İlk faktör cari enflasyon oranı,

İkinci faktör ise denge reel faiz oranıdır. Cari enflasyon oranı ve reel faiz oranı toplamı nominal faiz oranını vermektedir.

Üçüncü faktör, gerçekleşen enflasyonun hedeflenenden sapmasına dayalı olarak enflasyon açığının ayarlanmasıdır. Bu faktör enflasyon oranının hedeflenen düzeyden yüksek olması durumunda nominal oranlarının yükseltilmesi, enflasyon oranının hedeflenen düzeyin altında olması durumunda ise nominal faiz oranının düşürülmesi gerektiğini belirtir.

Dördüncü faktör, potansiyel reel üretim ile fiili reel üretim arasındaki farka bağlı olarak üretim açığının ayarlanmasıdır. Bu faktör üretim açığı pozitif olduğunda (reel üretimin potansiyel reel üretiminin üzerinde olması) nominal oranının yükseltilmesi ve üretim açığı negatif olduğunda oranının düşürülmesi gerektiğini ortaya koyar.

Uluslararası Sermaye Akımları

Neo Klasik Teori, yerli tasarrufların yetersiz kaldığı durumlarda yabancı tasarrufların yerli yatırımlar ve büyüme için önemli bir kaynak oluşturacağını kabul etmektedir. Sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi tasarrufların sermaye darboğazı çeken ülkelere akmasına neden olacaktır. Yani istenilen büyüme hızına ulaşmak için yurtiçi tasarrufları yeterli olmayan gelişmekte olan ülkelerde yükselecek tasarruf fazlası olan ülkelerin tasarrufları bu ülkelere çekilebilecektir. Bu süreç gelişmekte olan ülkelerde uluslar arası faiz oranı düzeyine inene kadar devam edecektir. Küresel tasarruflar faiz oranlarına karşı ne kadar duyarlı ise bu süreç o kadar hızlı işleyecektir

1970’lerden itibaren uluslararası düzeyde sağlanan finansal serbestleşme girişimleri gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere yönelen sermaye akımlarında önemli artışlara yol açmıştır. Uluslararası sermaye akımlarının gelişmekte olan ülkelere yönelmesinin bir nedeni uluslararası faiz oranları ve diğer getiri oranlarındaki değişmeler ve bu değişmelere ilişkin beklentilerdir

Uluslar arası faiz oranı farklılıkları bir taraftan yabancı sermayenin ülkeler arası hareketine yol açarken diğer taraftan gidilen ülkelerde ulusal faiz oranları üzerinde de etkide bulunmaktadır. En yeni literatür özellikle bu konu üzerine yoğunlaşmaktadır.

Sonuç olarak; faiz oranları üzerinde makroekonomik faktörlerin etkisinin belirlenmesine ilişkin yapılan çalışmanın sonuçları literatürde daha önce yapılan çalışmalardan bazıları ile tutarlılık arz ederken bazıları ile farklılaşmaktadır Faiz oranı makroekonomide çok önemli bir işleve sahiptir. Faiz oranı bir taraftan tasarruf ve yatırım düzeyini belirlerken diğer taraftan yatırımların verimlilik sırasına göre dizilerek daha karlı olan yatırım projelerinin öncelikli olarak hayata geçirilmesi sürecini belirler. Faiz oranı tüketim harcamalarını da etkiler.

Günümüzde milli gelir harcama kalemleri içinde en büyük paya sahip olan tüketim harcamalarının bir kısmı faiz oranlarından etkilenir. Özellikle dayanıklı tüketim malları, otomobil gibi harcama kalemleri oranlarından önemli ölçüde etkilenir. Faiz oranlarının yatırımlar üzerindeki etkileri ise biraz daha tartışmalıdır. Faiz oranlarındaki değişmelerin yatırımlar üzerindeki etkisini belirleyen, yatırımların faiz oranlarına karşı duyarlılığıdır. Bu nedenle faiz düzeyinin belirlenmesine ilişkin çalışmalar önemli bir araştırma alanı olmaktadır.

etiketler: esnaf kefalet kredisi bankaların vadeli hesap en yüksek faiz veren banka aylık hesaplama ev kredisi faiz oranları  iş bankası oranları konut kredileri oranları repo faiz oranları yıllık oranları
en çok faiz veren banka güncel faiz oranları hesaplama aylık turuncu hesap

Faiz ve Ekonomik Değişkenler Üzerindeki Etkisi
1 5

Ne aradılar:

  • is bankası bursa bölgesi sınav sonuçları
  • ekonomi politikası nedir
  • faiz oranlarinin etkileri neden onemlidir
  • ziraat doler eura faiz oranları hesaplama
  • banka vadeli faizleri 20015

Başkanlık Sistemi ve Türkiye Açısından Değerlendirilmesi

Yaklaşık iki haftadır gündemde bulunan ve Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın her konuşmasında belirttiği “Başkanlık” sistemi ile ilgili yaptığım bir takım araştırmalar sonucu bir yazı derledim. Amacım bu konu hakkında bilgilenmek ve ekonomik açıdan ilişkilendirmek. Ama bu yazımda sadece siyasi açıdan derlediğim bilgileri sizlere sunacağım. Bildiğiniz üzere bir ülkenin ekonomisi siyaset ile bir bütün olarak ilerler. Siyasi her karar ekonomiyi etkileyebilir ama ekonomik her karar siyaset kavramını etkilemeyebilir. Önemli olan siyasetin ekonomiyi istikrarlı bir düzeyde işletmesidir. Her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de ekonomik, sosyal ve siyasal konular gündemde oldukça yoğun işlenmekte. Özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde bu durum daha yoğunluktadır.

Başkanlık sistemi ile ilgili bilmemiz gereken ve gerektiğine inandığım birkaç yazı derledim. Bazı ülkelerin sistemlerini ele aldım ve konu ile irdeledim. Öncelikli olarak Başkanlık Sistemi Nedir? Sorusuna cevap vererek başlayalım.

Başkanlık Sistemi; Yasama, yürütme ve yargı organları arasında kati bir ayrıma ve dengeye dayanan, yasama ve yargı organlarının demokratik denetimi içinde, yürütmenin iktidar olanaklarını genişleten bir hükümet sistemidir. Başkanlık sistemi, “başkanlık hükümeti sistemi” olarak da adlandırılmaktadır.

Günümüzde bu sistemi en iyi şekilde kullanan ABD, başkanlık sistemi ile yönetilmektedir. ABD siyasi ve ekonomik başarısını günümüzde de hala sürdürmektedir. Bu başarısının altında yatan etkilerin ilk sıralarında siyasi istikrar ve hakim olduğu global ekonomi yatmaktadır.

Başkanlık sisteminin temel unsurları:

-Başkan, halk tarafından doğrudan ve dolaylı olarak belirli bir süre için seçilir. Bu süre hiçbir biçimde parlamento tarafından kısaltılamaz ve fesih edilemez.

-Kuvvetler ayrılığı kesin bir biçimde uygulanır. Devlet organlarının eşgüdüm içinde aksamadan çalışması için fren ve denge sistemiyle organların yetki ve güç suiistimali engellenir…

-Hükümet üyeleri başkan tarafından seçilir ve azledilir. Başkan hükümet üyelerinin düşüncelerine uymak zorunda değildir. Hükümet üyeleri yasama organı içinden Başkan tarafından seçilebilir ancak seçildikten sonra yasama organı üyeliklerini sürdüremezler.

-Devlet başkanı, hükümet başkanı ayrımı yoktur.

-Başkan görevi ile alakalı işlerden ötürü sorumsuzdur.

Başkanlık sisteminin iyi işlemesi için gerekli olduğu ileri sürülen koşullar şunlardır:

-Başkanın yasama organını feshetme yetkisi olmamalıdır.

-Başkana yasaları veto edebilme hakkı tanınmalıdır. Başkanın vetosu da yasama organının özel çoğunluğu tarafından aşılabilmelidir. Örneğin 3/5 veya 2/3 gibi.

-Başkan yasama organının üyesi olmamalıdır.

Başkanlık Sistemini Benimsemiş Diğer Dünya Ülkeleri ve Şekilleri:

1.) ABD ve Başkanlık Sistemi

ABD’de yürütme organı Başkan, yasama organı iki meclisli Kongredir (Temsilciler Meclisi ve Senato). Başkan Kongreyi feshedemediği gibi Kongre de başkanı istifaya zorlayamaz..

Başkan 4 yıllık bir süre için başkan yardımcısı ile birlikte seçilir. Ülkede koşullar ne olursa olsun bu süre değiştirilemez. Başkan sadece iki devre (4+4) seçilebilir.

Başkan olmak için dört anayasal koşul vardır:

  1. ABD’de doğmuş olmak
  2. ABD vatandaşı olmak
  3. 35yaşında veya üstünde olmak
  4. 14 yıldır ABD’de ikamet ediyor olmak.

2.)Fransa ve YARI BAŞKANLIK Sistemi

Durum bu ülkede biraz farklıdır. Çünkü Yarı başkanlık sistemi, hükümet başkanı ve reisicumhur (Cumhurbaşkanı) arasında yürütme yetkilerinin paylaşıldığı, yasama ve yürütmenin işbirliği içinde çalıştığı kati kuvvetler ayrılığının olmadığı bir hükümet sistemidir. Bu sistemde de Reisicumhur umumi rey(Genel Oy) ile kamu tarafından seçilmekte ve hükümet ulus meclisi önünde mesul sayılmaktadır.

Fransa’nın uyguladığı bu sistemde parlamenter rejime göre esas farklılıklar şunlardır:

1 – Klasik parlamenter rejim Cumhurbaşkanına sembolik görevler yüklediği halde, yarı başkanlık sisteminde yetki sahası daha geniştir. Mesela meclisi dağıtabilme, referandum isteyebilme, anayasa konseyi üyelerini nakil ve anayasanın 16 maddesi gereği olağanüstü vaziyet ilan ederek yasama, yürütme ve hatta yargı gücünü elinde toplayabilmektedir.

2 – Reisicumhur, hariç siyaset ve savunma konularında da ağırlığa sahiptir.

3 – 7 sene için seçilen Reisicumhur vatana ihanet dışında mutlak bir sorumsuzluk taşımaktadır. Kanunları onaylayan Parlamento, hükümeti denetleme ve düşürebilme yetkisine sahip olduğu halde, Cumhurbaşkanına karşı denetleme yönünden her hangi bir yetkisi yoktur.

3.)Latin Amerika ve Başkanlık Sistemi

Başkanlık sistemi dendiğinde olumsuzlukların yaşandığı ülkeler buradadır.

Başkanlık sisteminin olumsuzlukları ve demokrasi dışı uygulamaları için çoğunlukla Latin Amerika ülkeleri örnek gösterilir. Bu ülkeler arasında en uzun süredir başkanlık sistemini uygulayan iki ülke 1949 yılından beri Kosta Rika ve 1958 yılından beride Venezüella’dır. Kolombiya 1974, Peru’da 1979′dan dan beri sivil hükümetlerle başkanlık rejimini uygulamaktadırlar.

Arjantin, Uruguay, Brezilya ve Şili olmak üzere birçok Latin Amerika ülkeleri Başkanlık sistemlerini demokratik bir biçimde 1980′li yıllarda canlandırabilmişlerdir. Diktatörlüğün Güney Amerika’daki kalesi olan Paraguay, 1989 da başkanlık demokrasisine geçmiştir, darbeye çok açık olan bu rejime Sandinista koruması altındaki 1990′da oluşturulan Nikaragua demokrasisini de örnek göstermek mümkündür.

Aslında Ekvator, Bolivya, Honduras, Guatemala ve Dominik Cumhuriyetleri’nde de durum çok farklı değildir. Bu ülkelerde başkanlık sisteminin, daha doğru deyimle demokrasinin başarısızlığında ekonomik durgunluk, eşitsizlikler ve sosyo-kültürel geçmiş rol oynamaktadır. Bu devletlerde, seçilen başkanların, demokratik kurumların güçleri, hiçbir zaman ordunun siyasal yapı üzerindeki gücüne erişememiştir. İktidar mücadelesi, halktan kopuk küçük azınlıklar arasında ve ordunun güdümünde geçmiştir.

Bu ülkelerin yürütemedikleri başkanlık sistemi yerine parlamenter sisteme geçmeleri gerektiğini ileri süren görüşler de parti modelleri gerekçe gösterilerek eleştirilmektedir. Parti disiplinin gelişmediği bu ülkelerde parlamenter sistemin daha büyük bir kaos yaratacağı ileri sürülmektedir. Örneğin, Brezilya’da milletvekillerinin çok sık parti değiştirdiği, parti kararlarına karşı oy kullandıkları bilinmektedir.

4.)Venezüella Başkanlık Sistemi:

Demokratik sistemin uzun süredir kesintiye uğramadığı ve başkanlık sistemi ile yönetilen Venezüella ilginç bir örnek oluşturmaktadır. Bu ülkede demokrasi, baskıcı bir diktatörlüğe karşı mücadele eden solcu işçi liderlerinin, muhafazakâr işadamları gruplarına kadar farklı güçlerin geniş bir koalisyonu sonucu ortaya çıkan uzlaşmayla doğmuştur. İstikrarın arkasında petrol, kahve ve şeker gelirlerinin demokratik bir ortam içinde özel sektörü geliştirirken, orta sınıfa ve çalışan kesimlere ayrıcalıklar getiren önemli mali kaynaklar sağladığı belirtilmektedir. 1958′de başlayan demokratikleşmeyle birlikte ülkede bütçenin üçte biri sosyal programlara, diğer üçte biri ekonomik kalkınma projelerine harcanmıştır. Günümüzde ekonomik sorunlarla karşı karşıya kalsa da ülkede rejim açısından büyük sorunlar yaşanmamaktadır.

Başkan 5 yıllık bir süre için doğrudan halkoyuyla seçilmektedir. Üst üste iki dönem görev yapamamaktadır. Yürütmenin başı ve silahlı kuvvetlerin başkomutanıdır.
Senato ve Temsilciler Meclisi olmak üzere Ulusal Kongre ülkenin yasama organıdır. Ülkede güçlü iki büyük parti bulunmaktadır. Yasama organının çoğunluğunu oluşturan partiler genelde Başkanın kararlarını desteklemişlerdir. Başkanlık sisteminin işlemesinde siyasi partilerin büyük özverileri olmuştur. 1958′de seçim öncesi siyasi parti liderlerini imzaladıkları antlaşma “Punto Fijo” sadece ülkenin zorlu geçiş yıllarını atlatmasını değil, etkileri ile uzlaşmayı Venezüella siyasal kültürünün önemli bir yapıtaşına dönüştürmüştür.

Tüm bu bilgilerden sonra başkanlık sistemi hakkında kafanızda bir takım gelişmeler meydana geldiğine inanıyorum. Şimdi ise işin Türkiye boyutunu değerlendirmekte yarar var.

Bilindiği gibi ülkemizde sürekli siyasiler arası bir çekişme söz konusu. Bu nedenle halk maalesef  birlikten uzak bir görüntü sergiliyor. Demokrasi adı altında “iyi-kötü ayrımı yapmadan” hükümeti ve muhalefeti suçlayan 2 farklı kutup oluşuyor. Bu da beraberinde karışıklık ve kutuplaşmayı getiriyor. Mesela: Sağ- Sol kavgaları, Atatürkçü-Dinci ayrımı, Komünist – Milliyetçi Ayrımı v.s…

Bu sebepleri toparlayacak olursak ülkemizde Başkanlık Sistemi şu nedenlerden dolayı getirilmek isteniyor diyebiliriz. İşte o nedenler:

1.)Siyasi istikrar isteği:

Ülkemizde maalesef ki bir siyasi istikrar yok. Bunun nedeni kutuplaşmalar. Bir hükümetin yaptığı projeyi devamında gelen hükümet sürdürmüyor, yeni projelere kalkışıyor bu da beraberinde işin proje aşamasını geçmesi durumunu doğurmuyor. Hükümetlerin sürelerinin kısa olması da bir projenin hayata geçmesini engelleyici büyük faktörlerden biri.

2.)Hızlı Gelişme ve İyi Sonuç:

Bilindiği gibi şu an kullandığımız sistemde bir işin gelişmesi ve sonuçlandırılması için birçok mencinin onayı gerekli. Bu da işi güçleştirmekte ve cıvın kını çıkarma noktasına getirmekte. Dünyanın çok hızlı gelişen gelişmelerine karşılık yavaş kalmak ülke olarak bizleri ileriye taşımamakta ve Atatürk’ün de dile getirdiği “Muasır Medeniyetler Seviyesine” bizi ulaştırmamaktadır. Bunların dışında yani kriz dönemlerinde kararın erken alınması gerekliliği de başkanlık sisteminin yararlarından biri.

3.) Tarihimiz Başkanlık Sistemine Gayet Uygun:

Tarihimiz yani Hunlardan bu yana Türkler sürekli olarak bir Han, Hakan, Padişah, v.s… ile yönetildi. Zaten birçok büyük devletin yönetim şekli bu idi. Bu olmasa bile buna benzer sistemlerdi. Padişahlık, Krallık dönemi bitti. Bu nedenle ki artık daha demokratik ve etkili sistemler aramak zorunluluğu doğdu. Başkanlık sistemi ise hem demokrasiyi hem de bu eski yönetim biçimlerinin harmanlanmasından doğdu. ABD’nin Osmanlı İmparatorluğunun ve Bizans’ın bu kadar uzun ömrünü araştırırken farkına vardığı ve geliştirdiği ayrıca demokratikleştirdiği bu yönetim biçimi insanları kaostan uzak ve kaliteli yaşamaya yöneltti. Kısacası biz Türkler devlet kültürüne sahip bir milletiz. Bunun yüzünden bağımsızlık bizim için çok önemli bir mesele. Ayrıca “Milli Şef” dönemi olarak bildiğiniz o dönemin de başkanlık sistemine çok yakın bir sistem olduğunu söylemeden edemeyeceğim.

4.)Başkanlık Sistemi Darbeye Engel olur ve Diktatörlerin Oluşmasını Engeller:

Türkiye’nin ne zaman iyileştiğine tanık olsak darbe yiyoruz. Bazı güçler bunu sağlıyor maalesef. Devlet içinde vatan sevgisi az olan kişilerden derledikleri bazı insanları “Seni devletin başı yapacağız” vaadi ile kandırıp bu vatana karşı bu millete karşı kullanıyor. Bunun önüne geçmek ve bunu yapanların deşifre edilmesi için getirilmesi gerek sistem başkanlık sistemidir. Ayrıca bu sistem diktatörleri de engeller. Sanıldığı gibi diktatör oluşturmaz. Aksine bunu engeller. Çünkü Türkiye’de oyların ortalaması %30 sol  %70 sağ şeklindedir. Başkanlık sistemini savunanların ileride bir sol diktatörün doğmasını ve ülkenin karışmasını ileri sürmektedir. Ama tabi ki bunlar sadece bir varsayımdır.

Peki… Başkanlık sistemine karşı olanlar neden karşı? İşte bu  sorunun detaylı cevabı:

1.)Dikta rejimi kurulabilir:

Bunu düşünenler Türkiye’nin yürütme ile yasamanın birbirine karışmasına böylece yürütmenin fiilen üstünlüğüne sebep olacağını düşünmektedirler. Demokrasi sistemimizin başkanlık sistemini kaldıramayacağını daha çok demokratik adımdan sonra bunun gerçekleşebileceğini dile getirmektedirler.

2.)Parti disiplininin olduğu ülkelerde başkanlık sistemi çalışmaz:

Bu başlığı atarken şunu düşündüm. Osmanlı zamanında veya daha evvel bizim parti geleneğimiz mi vardı da cumhuriyet ile birlikte bir anda bunu benimsedik? Gelenek demek önceden var olmuş demektir bir anlamda. Aslında bu cümle her şeyi kanıtlar nitelikte fakat ben bu görüşü de sizler için açıklayayım.

Kıta Avrupa’sı ve Türkiye gibi ülkelerden farklı olarak, ABD’de Demokrat ve Cumhuriyetçi partiler disiplinli bir yapıda değildirler. Hatta bir anlamda ABD siyasi sisteminin belirleyici özelliğidir. Kıta Avrupa’sındaki tüm parti sistemlerinden farklı olarak, ABD partileri arasında ideolojik ayrılık yoktur, tek bir liberal partinin içindeki eğilimler olarak nitelendirilebilir. Bu ülkede partili parlamenter parti grup kararları ile bağlı olmadıkları için, Başkanlar ve kongre çoğunluğu farklı partilerden olsalar da yasama-yürütme arasında işbirliği sağlanabiliyor. Bu da iki güç arasında denge kurulmasını kolaylaştırmaktadır. Onun içindir ki, disiplinli partilere dayalı bir siyasi hayatta, ABD tipi Başkanlık rejiminin uygulanması daima askeri darbelere yol açmıştır.

3.) ABD dışında sürekli bir uygulaması yoktur:

Başkanlık sisteminin ABD dışında sürekli bir uygulaması yoktur. Bu sistem, tamamen ABD gibi pek çok dengelerin bir arada bulunduğu federal yapılı bir devlette, üstelik ekonomik açıdan hayli güçlü liberal bir ülkede uygulanma zemini bulabilmektedir. Diğer ülkelerdeki başkanlık sistemi örneklerinin hepsi kesintiye uğramaktadır ve demokratik niteliklerden kopuktur.

4.)Parlamenter sistem tıkanmamıştır:

Sistemin reforma ihtiyacı vardır. Tıkanıklar parlamenter sistemden kaynaklanmamaktadır. Başkanlık sistemi arayışları Türkiye’nin parlamenter rejimle edindiği deneyimleri ve ödediği bedelleri yok saymaktadır. Başkanlık sistemi yasamanın sorunlarını çözememektedir, sadece yürütmeyi güçlendirir, Türkiye’nin temel sorunu yasamanın görevlerini tam anlamıyla yerine getirememesidir.

Yararlandığım Kaynaklar:

http://tr. wikipedia.org/wiki/Ba%C5%9Fkanl%C4%B1k_sistemi

http://www. baskanliksistemi. com/abd-baskanlik-sistemi.php

http://www. baskanliksistemi. com/fransa-yari-baskanlik-sistemi.php

http://www. baskanliksistemi. com/venezuela-baskanlik-sistemi.php

http://www. baskanliksistemi. com/latin-amerika-baskanlik-sistemi.php

http://www. baskanliksistemi. com/turkiyede-baskanlik-sistemi-tartismalari.php

http://blog.milliyet.com.tr/baskanlik-sistemi-nedir–turkiye-de-uygulanirsa-ne-olur-/Blog/?BlogNo=362430

 

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • BAŞKANLIK SİSTEMİ NEDİR
  • bAşkanlık sistemi
  • başkanlık sistemi nedir türkiyede uygulanırsa ne olur
  • başkanlık sistemi nedir kısaca
  • abd başkanlık sistemi

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesini Tek Çatı Altında Toplamak

Eğitim sistemindeki göreceli hareketlerin olumsuz evresini artık bir kenara bırakmak ve verimliliği arttırmak için düşündüğümüz bu proje kapsamında; çeşitli faaliyetlere yönelmek, yöneltmek, geçici projeler yerine tam anlamıyla ülke ekonomisine ve refahına olumlu katkı yapabilecek yeni kavramsal nitelikleri gün yüzüne çıkarmak vb. olguları hayata geçirmek için çeşitli adımlar atmayı düşündük.

Böyle yenilikçi oluşumlarla hem ülke yararına hem de geleceğe yönelik sürekli artış eğilimi gösterecek ve katma değer oluşturabilecek projeler üretmek için öncelikle uygulanabilirliği devamlı olabilecek fikirler ortaya çıkmalıdır. Bu fikirler hayatımızın her evresinde bizim karşımıza çıkabilir. “ Ben bunu düşünmüştüm ama…” demek yerine “ ben bu fikri hayata geçirmek için çabalayacağım.” cümlesini yeğlemeliyiz hedeflerimize. Ulaşılabilecek reel hedefler olduğu sürece asla vazgeçmeyin. Başarısız dahi olsanız bunu sadece kendinize tecrübe edinin ve yolunuza kaldığınız yerden devam edin.

2 kişi olarak düşündüğümüz ve fikir alışverişinde bulunduğumuz İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesini hukuk fakültesindeki modele benzer bir yapıya çevirmeyi istiyor ve yetkililere sunmayı düşünüyoruz. Tek çatıdan kastımız; Üniversiteye giriş sınavına giren bir öğrenci sadece İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesini tercih edecektir. Öğrenci üniversitede ilk yıl tüm bölümlerin ortak derslerini alacak daha sonra hangi alanlarda kendini geliştirmek istiyorsa o bölümlerin dersleri ile yoluna devam edecek. Her yıl bu şekilde ilerleyecek olan öğrenci üniversite bittiğinde İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi adı altında mezun olacaktır ve her sektörde çalışma fırsatı elde edecektir. Bu düşünce ile amacımız; İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinin kalitesini arttırmak, öğrencilerin araştırma ve proje üretme yeteneğini geliştirmek, öğrencinin verimliliğini arttırmak, öğrencinin sadece tek alanda değil en fazla 3 alandan ders alarak kendini daha fazla geliştirmesini sağlamak, yenilikçi projelerin artmasını hedeflemek, gelişmekte olan Türkiye ekonomisine daha fazla katkı sunmak vb. unsurları hayata geçirmektir.

Ülkemizde eğitim sisteminin geldiği seviye yenilikçi olsa da verimlilik açısından oldukça düşük ilerlemektedir. 4 yıl önce İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesindeki herhangi bir bölüme 300 puan ile girilirken şuan barajı geçen İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesine giriyor. Bu şekilde verimliliği arttırmak, kaliteyi yükseltmek sizinde öngöreceğiniz gibi imkânsızdır. Ayrıca her İİBF öğrencisinin üniversite bitene kadar verimsiz dersler alması, daha çok ezbere ve teoriye dayanan bir yapının olması bu öğrencilerin reel hayatta başarıya ulaşmasını güçleştiriyor. Bizim amacımız bu proje kapsamında öğrencilere sadece her yıl zorunlu olabilecek bir ve ya iki ders verilmesi gerektiğini savunuyoruz. Bu dersler; Proje Yazma ve Girişimcilik eğitimleri adı altında verilmesini düşündük. Bu şekilde yenilikçi projelerin artması, ülke refahına katkıda bulunabilecek sosyal projelerin ortaya çıkması, ayrıca yeni iş fikirler ve modellerin hayata geçirilmesi ve verimin maksimum düzeye çıkarılması amaçlanmaktadır.

Sınav sistemi olarak ödev teslim diye tabir ettiğimiz hocaların herhangi bir konu hakkında öğrencilere araştırma konuları vermesi ve öğrencilerin bu araştırma konularını bir dosya haline getirip hocaya kısaca sunması vize niteliğinde olmasını düşündük. Bu şekilde öğrencilerin araştırma kalitesini arttırmak, kendi alanında başarıya ulaşabilmesi için çeşitli bilgileri nerelerden sağlaması gerektiği bilincini öğrenciye endekslemek amacımızdır. Ayrıca final olarak hocanın kendi inisiyatifine bağlı bir sistem olabileceğini düşündük. Hoca sınav ve ya ödev teslimi isteyerek öğrencinin final notunu bu şekilde değerlendirebilir.

Sonuç olarak; hedeflerimiz doğrultusunda öncelikle İ.İ.B.F den başlamak daha sonra diğer tüm fakültelere yayılmak. Görüldüğü üzere üniversitelerin verimliliği oldukça düşük. Çeşitli illerin köy ve kasabalarında üniversitelerin üretmesi gereken yenilikçi projeleri köylümüz temelimiz olan insanlar üretiyor. Tabi ki böyle projelerin ortaya çıkması mutlu edici bir şey. Yalnız bu projelerin üniversitelerde de ortaya çıkarılması ve sürekliliğin sağlanması gerekirken maalesef üniversiteler hala pasif kalmakta. Özellikle öğretim üyelerine oldukça fazla iş düşüyor. Umarım gelecek dönemlerde üniversitelerin verimliliğini, eğitim kalitesini ve oluşum amacına yönelik kaliteli ve çeşitli fikirler ortaya çıkararak hem gelişme hem de kalkınma yolunda istikrarı sağlayabiliriz.

Bu düşüncemize lütfen çekimser kalmayın görüşlerinizi, düşüncelerinizi ve fikirlerinizi yazarsanız bizi çok mutlu edersiniz ayrıca;

gokhanaktoprak@gmail.com ve

https://twitter.com/GkhnAktoprak  adreslerinden bize ulaşabilirsiniz.

Umarım hayata geçebilecek bir proje olur ve sürekliliği sağlayabiliriz.

Teşekkür ederiz.

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • iktisadi ve idari bilimler fakültesi yeni komser alımı

Eğitim ve Kalkınma

Ülkelerin siyasal, sosyal ekonomik ve mali gelişmişlik düzeylerini ölçen en önemli faktör eğitimdir. Eğitim bireylere sağlanan sosyal yararlar yanında, toplumsal açıdan bakıldığında da ekonomik kalkınma açısından önemli bir rol oynamaktadır. Eğitim düzeyi özellikle Türkiye açısından da değerlendirileceği üzere, gelişmekte olan ülkelerde toplumsal refaha yetecek düzeye ulaşmamıştır. Ayrıca eğitim düzeyi artan toplumlarda yönetimin daha demokratik olduğu, siyasal ve ekonomik istikrarın sağlandığı, iş gücü verimliliğinin artış eğiliminde olduğu, suç oranlarında bir azalışın görüldüğü, gelir adaletinin istenilen düzeye ulaştığı görülmektedir. Bu unsurlardan da anlaşıldığı gibi eğitime yapılan yatırımlar uzun vadede artan getiri sağladığı ve kalkınmayı ileri boyutlara ulaştırdığı görülmektedir.

Eğitim iktisadi olarak; bireye bilgi, beceri kazandırma, bireyin topluma uyumunu sağlama sürecidir. İnsanların bilgilerini, davranışlarını, bedeni, ahlaki, fikri yeteneklerini, düşünme, yaratma, problem çözme, karar verme ve uygulama güçlerini oluşturmak ve geliştirmek için yapılan çalışmaların tümüdür.

Eğitim önemli fonksiyonları yerine getirmektedir. İlk olarak, eğitim bilimsel ve teknolojik yeniliklerin geliştirilmesi suretiyle emeğin verimliliğin artmasında önemli rol oynamaktadır. Emek verimliliği, teknolojik gelişme, sosyal yenilikler açısından eğitim çok önemli bir yerdedir. Kalkınma politikasını sağlam temellere dayandıran ülkelerde eğitime çok önem verilmektedir. Özellikle Güney Kore, Amerika gibi şuan teknoloji ve yenilik konusunda hız kazanmış, önümüzdeki yılların dahi kalkınma stratejisini oluşturmuş ülkeler günümüzde katma değeri yüksek ürünler üreterek dünya piyasasında önemli bir yer edinmişlerdir. İkinci olarak, potansiyel yeteneklerin keşfedilmesi ve geliştirilmesini sağlamaktadır. Üçüncü olarak, eğitim, iktisadi büyüme ile yakından ilişkili olan iş fırsatlarındaki değişmelere uyum sağlama yeteneklerini artırmaktadır. Son olarak eğitim kurumları, öğrencilerini öğretim elemanı olarak da yetiştirmek suretiyle üretim için gerekli bilgilerin kuşaktan kuşağa aktarılmasında temel ideolojilerden biridir.

Bir ülkenin kalkınmışlık düzeyini belirlemede kullanılan en önemli ölçütlerden biri, o ülkenin sahip olduğu insan kaynaklarının niteliğidir. Ekonominin ihtiyaç duyduğu işgücünü yeterli sayı ve nitelikte yetiştirmiş olan ülkelerin, gelişmiş ülkeler olduğu görülmektedir. Buna karşılık geri kalmış ülkelerin çoğu, ekonomilerinin ihtiyaç duyduğu işgücünü yetiştirme konusunda ciddi sorunlar yaşamaktadırlar. Türkiye’de eğitim yatırımlarının artmasının gerekliliği, sürekli tartışılan bir konudur. Ancak eğitimde politik ve yasal anlamda gelişme çabaları sürdürülmekte ise de eğitim yatırımları beklenen düzeyde olmamıştır.

AB’ye üye ülkeler, Türkiye’nin üye olma koşullarını yerine getirmesini önemsemektedirler. Türkiye’nin ekonomik ve sosyal gelişimini sağlamak ve AB kriterlerine uygun duruma gelmesi için çeşitli öneriler sunmaktadırlar. Türkiye’nin bu koşullara uygun hale gelmesinde eğitimin önemi oldukça büyüktür. AB’ye tam üyelik yolunda insan kaynağının eğitimi de önemli bir adım olacaktır.

Gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki hayat standardı farklılığı giderek artmaktadır. Dünyanın en zengin ülkesi ile en fakir ülkesi arasındaki ortalama gelir kıyaslandığında; 19. yüzyılda 1/9, 20. yüzyılda ise 1/60 gibi çok farklı bir oran elde edilmiştir. Ülkeler arasındaki bu ekonomik farklılığın en temel nedeni eğitimdir. Küreselleşme ile birlikte, ekonomilerin birbirlerine bağımlı hale gelmesi, rekabetin artışı, bilgi ekonomisi, yabancı sermaye girişlerindeki artışlar, şirket evlilikleri, kaliteye önem verilmesi, çevrenin öneminin fark edilmesi, teknolojideki özellikle bilişim sektöründeki hızlı değişiklikler yoluyla evrensel bir kültür oluşmaya başlamıştır. Eğitim seviyesi yükseldikçe gelecek kuşakların da eğitimi garanti altına alınacak ve gelecekte olumlu bir değişim yaratılacaktır.

Buraya kadar olan açıklamalar daha çok eğitimin ülkeler üzerindeki etkisi ve ne derece önemli olduğuydu. Şimdi eğitimin kalkınma üzerindeki etkilerine değinelim. Öncelikle kalkınmanın tanımını belirtecek olursak kalkınma; bireylerin gelir düzeylerini arttırmak amacıyla siyasal iktidarın belirli bir politika izleyerek toplumun yapısını değiştirme girişimidir. Daha basit anlamıyla kalkınma; ekonomik büyümelerini tamamlamış ülkelerin toplumsal refahını arttırmak üzere uyguladığı girişimlerdir. Bu çerçevede eğitimin önemli rol oynadığını belirtmiştim.

Eğitimin kalkınma üzerindeki etkilerine bakacak olursak, ilk olarak gelir dağılımındaki adaletin oluşması ve gelir düzeyinin artmasına ilişkin bir etki yaratmaktadır. Özellikle gelişmiş ülkelerde görüldüğü üzere, eğitim seviyesi arttıkça gelirin arttığını, toplumsal refahın sağlandığını ve suç oranlarının minimize edildiğini görmekteyiz. Türkiye açısından değerlendirdiğimizde, eğitim derecesinin artması gelirde bir miktar artışa neden olmaktadır. Ancak eğitim seviyesi yüksek olsa dahi gelirin düşük düzeyde ilerlemesi de aşinadır. Gelir adaletsizliğinin oldukça yüksek olduğu ülkemizde kişi başına düşen milli gelir son 3 4 yıldır orta gelir tuzağına yakalanmış ve ekonomik büyüme olmasına rağmen belli bir yerde kısılıp kalmıştır. Bu durum demokrasinin iyi işlemediği ve siyasal istikrarın tam kapasiteye ulaşmadığını açıklar bize.

İkinci olarak eğitim, emeğin verimliliğini arttırır. Verimlilik artışı ekonominin temel kaynağıdır. Ulusal geliri ve kişisel yaşam kalitesini arttırmada önemli rol oynamaktadır. Ekonomik kalkınmayı yakından etkileyen verimlilik; bir ülkenin gelir dağılımını, ücretler, maliyetler gibi temel değişkenler arasında önemli ve somut ilişkiler kurduğundan ekonomik kalkınma, üretim ve rekabet gücünün arttırılması, istihdam olanaklarının geliştirilmesi ve işsizliğin önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Ayrıca verimlilik artışının düşük olduğu ülkelerde işsizlik ve enflasyonla mücadele etmek oldukça zordur. Türkiye açısından değerlendirildiğinde verimlilik özel sektörlerde düşük düzeylerde artmakla beraber hızla artan nüfus, tarımdan boşalan iş gücünün hizmet ve sanayi sektörüne akın etmesi ile birlikte verimlilik kavramı tam anlamıyla oturmamış eğitim eksikliği yenilikçi ve sürdürülebilir verimliliğin önünü kesmiştir.

Üçüncü olarak eğitim, teknoloji yaratma ve yeniliklere öncülük etmesi açısından kalkınmanın ayrı bir boyutunu oluşturur. Eğitim toplumsal yaşamın her aşamasında önemli ölçüde etkileyen bilim ve teknoloji üretimini sağlayarak ekonomik ve sosyal yapıda önemli değişiklikler yaratmaktadır. Özellikte Doğu Asya ülkeleri eğitime verdikleri önem açısından ilk sıradadırlar. Sadece Tayvan yılda 7 bin öğrenciyi eğitim için yurt dışına göndermektedir. Bu ülkeler eğitime verdikleri öneme bağlı olarak elde ettikleri hızlı teknolojik gelişim sayesinde üretimde verimlilik artışı sağlayarak yüksek ekonomik kalkınma hızına ulaşmışlardır. Türkiye eğitime son yıllarda önem vermekle birlikte teknolojik gelişme ve verimlilik açısından hala alt sıralardadır. Teknoloji olarak daha çok ithal bir politika izleyen Türkiye 2015 yılında AR-GE harcamalarını arttırmaya yönelik bir politika güderek 2023 hedefleri doğrultusunda teknolojiye ve yenilikçi politikalara önem vermeye başlamıştır.

Dördüncü olarak eğitim demokratikleşmeyi de beraberinde getirmektedir. Siyasal istikrar ve dayanışma sağlanmadan bir ülkede istikrarın sağlanması söz konusu olamaz. Eğitim kalkınmanın gerekli kıldığı sosyal ve kültürel ortamın uygun hale gelmesini sağlamakta siyasal ve toplumsal örgütlenmenin etkinliğini arttırmaktadır. Eğitim düzeyi yüksek olan toplumlarda özgürlükler, yasalara ve insanlara saygı ve demokrasi daha iyi gelişir. Güçlü, istikrarlı, özgür ve demokratik bir toplum düzeninin gerçekleştirilmesi ancak, eğitim düzeyi yüksek bireylerle olasıdır. Yani anlaşıldığı üzere eğitim demokrasi ve demokratik kurumlar için gerekli bir yapı taşı olmakla beraber siyasal istikrarında temel zeminini oluşturmaktadır. Türkiye’de demokrasi yolunda önemli adımlar atılsa da eğitim sisteminde var olan sorunlar demokratikleşme yolunda derin izler bırakmaktadır. Özellikle siyasal istikrarın tam anlamıyla yerleşmediği ülkemizde eğitim seviyesinin ne derece önemli olduğunu bu açıklamalarla adından söz ettirilmesi gereken bir olgu olarak ortaya çıkmalıdır.

Ve son olarak günümüzde toplumlar ve kurumlar hızla gelişen ve değişen bir dünyada yer almaktadır. Artık dünya teknolojideki hızlı değişim, küreselleşme ve artan rekabetle karşı karşıyadır. Bu süreçte ülkelerin en fazla önem vermesi gereken alan eğitim olmalıdır. Çünkü söz konusu süreci, oluşturan temel kaynak eğitimdir. Eğitim teknolojiyi, teknoloji rekabeti ve artan bu rekabet de zaman içinde küreselleşmeyi yanında getirmektedir. Günümüz toplumlarının yoğun ve sürekli biçimde yaşadığı hızlı yenilenme süreci, birçok toplumsal kurumun ve ekonomik hayatın basit iyileştirmelerle değil, köklü reformlarla yeniden yapılandırılmasını gerektirmiştir.

Türkiye; ilerlemeyi başarmak ve ekonomik açıdan büyüyüp yüksek kalkınmışlık seviyesini yakalamak için teknoloji konusunda yaşadığı sorunları ivedilikle halletmelidir. Bir ülkenin uluslar arası rekabet gücü, yüksek katma değerli mal ve hizmet üretmesiyle mümkündür. Türkiye’nin AR-GE sektörlerini geliştirememesinin tek nedeni elbette ki bu alanda çalıştırılacak iş gücü eksikliği değildir. Ancak yine de bilgi teknolojilerini destekleyecek alanlarda bir iş gücü açığı olduğu, bunun yanı sıra ihtiyaç duyulmayan alanlarda çok sayıda teknik personel ve mühendis yetiştirildiği görülmektedir. Türkiye’de gelir dağılımının dengesizliği; eğitim düzeyinin artırılması ve yoksulların eğitim fırsatlarından yararlanması açısından bir engel teşkil etmektedir. Eğitim sistemindeki eşitsizlikler, eğitimin gelir dağılımını düzenleyici rolünün hayata geçmesini zorlaştırmakta ve bu durum büyümeye olumsuz olarak yansımaktadır.

Kaynaklar:

www.unesco.org.tr

“İktisadi Kalkınmada Eğitimin Rolü” – Nazım Öztürk

“Türkiye’de Eğitimin Kakınma Üzerindeki Rolü ve Eğitim Yatırımlarının Geri Dönüş Oranı” – Umut Taş , Füsun Yenilmez

@GkhnAktoprak

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • eğitim ve kalkınma
  • toplumsal kalkınma ve eğitim
  • sosyal ve ekonomik kalkınma açısından eğitimin rolü
  • eğitim kalkınma
  • ülkenin refahının artmasında adaletin önemi