Türkiye’de Refah ve İktisadi Gelişim

TÜRKİYEDE REFAH VE İKTİSADİ GELİŞİM

Devletin ulusal egemenlik, adalet ve iç güvenlik ile asayiş gibi klasik anlamdaki fonksiyonlarının dışında sosyal ve iktisadi fonksiyonlarını da dikkate almak gerekir. Çünkü iktisadi, siyasi ve toplumsal gelişmeler ile iktisadi düşünceler alanındaki gelişmeler devlete bazı iktisadi görevleri verirken bazen de bu görevleri kısıtlamıştır. Örneğin klasik iktisatçılar devletin müdahalesini reddederken, 1929 yılında adına
Büyük Buhran dediğimiz iktisadi kriz, devletin ekonomiye müdahale etmesi gerektiği görüşlerinin ağırlık kazanmasını sağlamıştı ve bu görüşler kabul görmüştü. Bu bağlamda ülkemize geldiğimizde, seksenli yıllarda artan tartışmalarda devletin küçülmesi özelleştirme gibi faaliyetler görüşü hakim olmuştur.

Devletin iktisadi fonksiyonlarını ya da şöyle ifade edelim: devletin biçimleri, modelleri (tek devlet (ulus), birleşik devlet, monarşi, cumhuriyet v.s.) örgütlenme biçimlerinin ekonomideki yeri, piyasa karşısındaki reflekslerinin belirleyiciliğinin şüphe yok ki birincil etkiler. Bugün Türkiye ekonomisinin temeline baktığımızda  Osmanlı döneminin sonunda izlenilen Milli İktisat modellemesi ile kurtuluş savaşı sonrası kurulan Türk devletinin 1929 büyük ekonomik krizi ile kesişimine rastlarız. Şüphesiz yeni Türk devletinin ilk piyasa refleksleri kuruluşunun ilk elli yılına damgasını vuracak olan iktisadi kimliği de getirmiş olacaktı. Zira bu yeni kuruluş dünyada sanayi devrimi ile söz sahibi olan ticaret sahiplerinin orantı büyüklükleri bağlı bulundukları devletlerinin büyümesinde doğrudan katkıları olacaktı. Bu orantı büyüme aynı zamanda sosyoloji de sınıfları ortaya çıkaracak ve bu sınıfların ortak görüşü ise liberal- serbest piyasa ekonomisi oluyordu. Bu serbest piyasa ekonomisi kamu hukuku alanlarında mülkiyet hakkı ve bireysel hak gibi sorunları doğurmuştur. Bakınız klasik iktisadın öncülerinden Adam Smith in ‘Ulusların Zenginliği’ adlı eserinde; siyasal iktisat’a vurgu yaparak devletin klasik görevlerini şöyle açıklar: Kamu, hem hizmet üretmek zorundadır hem de bunu karşılayabilecek gelirleri sağlamak. o yüzden, tüm tercih ve kısıtlama sistemleri tümüyle ortadan kalktığında basit bir sistem olan serbest piyasa kendi kendini kuracaktır. Adalet kuralları ihlal edilmediği sürece her birey kendi menfaat gereksinmeleri karşılamaları yöntemi konusunda emeği ile sermayesini dilediği gibi rekabet içinde kullanmasında serbest bırakılır. Piyasalara her türlü müdahalenin gereksiz olduğu aksi durumunda temel özgürlükleri tehdit edebileceği düşüncesini ifade etmiştir.

 

Bunun gerekliliklerini, Osmanlının son dönemine geri döndüğümüzde; Muhiddin (Birgen) bey’in Orta sınıf gerçeği üzerine görüşlerini anlattığı hicri 1369 tarihli, İktisadi Hasbıhal -En Büyük Eksikliğimiz Halk’a Doğru adlı yazısında Orta sınıfa vurgu yaparak Avrupanın o yıllardaki şaşkınlık veren, orta sınıfında bulunan sanat,ticaret sınıflarının etkinliği nedeninden olduğunu ve bu sınıfa sahip olan devletlerin hazinesinin zengin dolu olduğunu ve bu sınıfın hükümete hiç ağırlık yapmayacağını belirterek bu sınıfın gerekliğine ve önemine vurgu yapmıştır. Yine aynı dönemde Yusuf AKCURA ise, 1329 senesinde Türk Dünyası Türk Yurdu kitabında yer alan Türk sermayedar Brujuva sınıfı oluşturulması görüşlerinde, o zaman ki devletlerin temelinin brjuvazi üzerine teessüs ettiğini vurgulamıştır. Yine aynı yıllarda Tekin Alp’in yeni mecmua 1918 tarihli 40. sayısında ‘Yeni istikamet İstikraz’ adlı yazısında Türkiye için kapitalizm devresinin gerekliğini, Türkiye için garbı Avrupa usulünde kapitalizm devresinin başladığını, sermaye kuvvetiyle işleyen büyük şirketlerin milyonlarca parçaları elde tutmaya muvaffak olan büyük zenginlerin  gittikçe çoğaldığından bahsetmiştir.

 

Osmanlı son dönemi hakkındaki tüm bu görüşlerden sonra Atatürk dönemine geri döndüğümüzde; Yeni Türk devletini iktisadiyatının ilk kongresi olan, 17 Şubat- 4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir de yapılan Türkiye İktisat kongresi kapsamında iktisadiyatımız şekillenmiş, bunun sonucunda kabul edilen Misak-ı İktisadi ilkeleri, bu yeni dönemde izlenilecek politikalar ve bütün uygulamaların yol göstericisi niteliğinde temeli oluşturmuştur. Bu kongrenin açılış konuşmasında  Atatürk, “-Ben hakimiyet-i milliyeyi, milli hakimiyet-i iktisadiye olmak olarak anlarım. Böyle olmazsa hakimiyet-i milliye bir serab olur. ” demiştir. Bu ülkü doğrultusunda devam eden devletçilik politikaları ile ithal ikameci anlayışın uygulanarak ekonomi politikalarında olsun, gerek Turgut Özal dönemi dışa açılma, ve gerekse de, koalisyonlar dönemi gümrük birliği anlaşmaları sonrası dönem olsun, bütün devlet modellemeleri olsun, ulusal,monarşi,cumhuriyet, vb. olsun, devlet olmanın amacı  yurttaşlarına müreffeh bir yaşam standardı sunmaktır.

Ülkemiz siyasi-iktisadi gelişim sürecinden kısaca bahsettiğimiz bu dönemlerden sonra refah düzeyimizi incelersek durum nasıl oluyor ?

Bu bağlamda ülkelerin refah düzeyini belirleyen Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) İnsani Gelişmişlik Endeksine göre Türkiye’ye verilerine  göz atmadan önce; İnsani Gelişme, ekonomi sayfalarındaki faiz ,enflasyon, büyüme, dış ticaret, cari açık verilerinden farklıdır. UNDP bu endeksi hazırlarken seçilmiş ülkelerin  üç temel boyuttaki gelişimlerini değerlendirir. bunlar; uzun ve sağlıklı yaşam beklentisi, bilgiye erişir ve insana yakışır bir yaşam standardı olarak sıralanır. Şimdi bu hazırlanış süreci sonrasında 1980’den günümüze dek refah düzeyi nasıl bir yol işlemiş buna  göz atalım;

Türkiye, 73,3 yıl olan ortalama yaşam beklentisi, 14,4 yıl Öğrenim Görme Süresi beklentisi, 7,6 yıllık ortalama öğrenim görme süresi ile 18 bin 391 dolarlık kişi başına düşen gayri safi milli gelir düzeyiyle 0,759’luk insani gelişme endeksine ulaşmıştır. Bir karşılaştırma yaparsak örneğin, Norveç 81,5 yıllık ortalama yaşam beklentisi, 12.6 yıl öğrenim görme süresi beklentisi, 17.6 yıl ortalama öğrenim görme süresi ve 63 bin 909 dolarlık kişi başına düşen gayri safi milli gelir düzeyi ile 0,943 lük endeks oranına sahiptir.

Türkiye’nin Yaşam beklentisi 1980 yılında 58,7 yıl iken bu oran 1990’da 64,3 yıl, 2000’de 70,0 yıl, 2005’te 72,5 yıl, 2010’da 74,3 yıl, 2010’da 74,3 yıl, 2013 yılında ise bu oran 75,3 yıla ulaşmıştır.  Aynı yıllara ait  Öğrenim Görme Süresi Beklentisi  1980 yılında 7,5 yıl iken bu oran 1990’da 8,9 yıl, 2000’de 11,1 yıl, 2005’te 11,9 yıl, 2010’da 13,9 yıl, 2013 yılında ise bu oran 14,4 yıla ulaşmış ancak bu yıllara ait, gerçekleşen Ortalama Öğrenim Süreleri ise sırası ile, 1980’de 2,9 – 1990’da 4,0 – 2000’de 5,5 – 2005’te 6,0 – 2010’da 7,2 – 2013’te 7,6 yıl  olmuştur. aynı veriler de Gayri Safi Milli Gelir içinde Kişi Başı Milli Gelir 1980’de 8.656 dolarla İnsani Gelişme Endeksi 0,496 düzeyinde 1990’da 10.266 Dolarla İnsan Gelişme Endeksi 0,576 düzeyinde 2000’de 12.890 Dolarla İnsani Gelişme Endeksi 0,653 düzeyinde, 2010’da 16.587 Dolarla İnsani Gelişme Endeksi 0,738 düzeyinde olurken bu oranlar 2013 yılına geldiğimizde Kişi Başı Milli Gelir 18,391 Dolar ile İnsani Gelişme Endeksi 0,759 düzeyinde gerçekleşmiştir.

Yalnız bu veriler hazırlanırken UNDP şöyle bir düzeltmeye de gidiyor, bu verileri ülkelerde yaşanan eşitsizliğe göre tekrar düzenliyor, yani devreye bu söz konusu eşitsizlik düzeltmesi girdiğinde 18 bin 391 dolarlık kişi başı gelirimiz 15 bin 379 dolar seviyesine düşüyor. Bu düşüşü de yüzdelik bir ifadeye vurduğumuzda ülkemizde yüzde 21.8 düzeyinde bir eşitsizlik yaşandığı sonucu ortaya çıkıyor. Burada amaç, insani gelişmede yaşanan eşitsizliği ölçmek çünkü bu oran ortalama yaşam beklentisi ve eğitim gibi parametreleri de etkiliyor ki bu oran yükseldikçe insani gelişmede kaybın arttığı sonucu ile karşılaşıyoruz. Peki bu verilerle Dünya sıralamasında durumumuz ne oluyor ?

Norveç 0,944 ile birinci sırayı alırken 0,933 ile Avusturya ikinci, 0,917 ile isviçre üçüncü sırada yer alırken 0,759 ile Türkiye 69. sırada bulunuyor. Ancak bu orana Türkiye için eşitsizlik uyarlanınca 0,759 olan İnsani Gelişme Endeksi 0,639 puana düşerek bu sıralamada 72. sıraya düşmemize sebep oluyor ve bu verilere göre İnsani Eşitsizlik katsayımız yüzde 15.6 olarak belirleniyor.

Osmanlı İmparatorluğu sonrası büyük lider M. Kemal Atatürk ve silah arkadaşları önderliğinde vermiş olduğumuz Kurtuluş savaşı sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletimiz bugün henüz 91 yaşında. Tıpkı; Atatürk Onuncu yıl nutku’nda ifade ettiği gibi; aslına bakarsanız bugün o savaş yılları sonrasında kurulan Cumhuriyetimiz ve hatta demokrasimizin vermiş olduğu gelişim dönemlerindeki sınavları da işin içine kattığımızda ‘ Az zamanda çok ve büyük işler başardık.’ mühim olan muasırlaşmaktan taviz vermeden bütün kurum ve kurullarımızda, toplumsal birimlerimizde, en büyünden en küçük birimlerimize kadar moderniteyi amaç haline getirmekten bir an bile taviz vermeden nitelikli insan kaynağı ile kaliteli bir toplum haline gelerek Muasır Devletler seviyesine ulaşmak için çalışmalıyız. çalışacağız çalışacağız çalışacağız…

 

Yazan: Mehmet KILIÇASLAN

Twitter: @meki_022

 

Kaynak : Wikipedia, TÜİK Verileri, İktisat ve Toplum Dergisi ( yıl:2014 sayı 48 N.Oğuzhan Altay), Türkiye’de Milli İktisat 1908-1918 (Zafer Toprak)

Türkiye’de Refah ve İktisadi Gelişim
1 5

Bir Bakışla Cumhurbaşkanlık ve Seçimi

Ülkemizde, Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze dek 11 Cumhurbaşkanı görev yapmıştır  ya da bir diğer deyişle cumhurun başı olmuştur.

Türkiye de Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri ile nitelikleri, seçimi ve diğer hususlar Anayasanın 101,102,103,104,105 ve 106. Maddelerine göre belirlenmiştir.

Anayasanın 101. Maddesine göre Cumhurbaşkanı seçilecek kişide aranılan özellikler olarak, yükseköğrenimini yapanlar arasından kırk yaşını doldurmuş olmak ve millet vekilliği seçilme yeterliğine sahip olarak Türk vatandaşı olmakla birlikte TBMM üyeleri içinden veya dışından, en az yirmi millet vekilinin yazılı teklifi ile en fazla iki defa olmak üzere beş yıllık görev süresince seçilebilir.

102. maddeye göre, yapılan 2007 değişikliği sonrası ki, bu değişiklikten önce sadece TBMM üyelerince seçilebiliyordu ancak 2007 değişikliğinden sonra ve ilk defa 10 Ağustos 2014 seçiminde olmak üzere halk tarafından, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı olarak halk tarafından seçilmiş olacak. İlk oylamada  salt çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamayı izleyen ikinci Pazar günü ikinci oylama yapılır. Bu oylamaya, ilk oylamada en çok oy almış iki aday katılabilir ve ikinci oylamada iki aday arasında en çok oy alan aday Cumhurbaşkanı seçilir ve Anayasanın 103. Maddesi çerçevesinde  TBMM de yemin ederek, Anayasanın 104. Maddesine göre Cumhurbaşkanı sıfatı ile Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini, Anayasanın uygulanması, Devlet organlarının (yasama, yürütme ve yargı) düzenli ve uyumlu çalışmasını sağlar.

Buna göre Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri olarak,

a) Yasama ile ilgili olanlar :

Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde açılış konuşmasını yapmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni gerektiğinde toplantıya çağırmak,

Yasaları yayımlamak,

Yasaları yeniden görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geri göndermek,

Anayasa değişikliklerine ilişkin yasaları gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunmak,

Yasaların, kanun hükmündeki kararnamelerin,Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün, tümünün ya da belirli kurallarının Anayasa’ya biçim ya da esas yönünden aykırı oldukları gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açmak,

Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek,

b) Yürütme alanına ilişkin olanlar :

Başbakanı atamak ve istifasını kabul etmek,

Başbakanın önerisi üzerine Bakanları atamak ve görevlerine son vermek,

Gerekli gördüğünde Bakanlar Kurulu’na Başkanlık etmek ya da Bakanlar Kurulu’nu Başkanlığı altında toplantıya çağırmak,

Yabancı devletlere Türk Devleti’nin temsilcilerini göndermek, Türkiye Cumhuriyeti’ne gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek,

Uluslararası andlaşmaları onaylamak ve yayımlamak,

Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Başkomutanlığını temsil etmek,

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullanılmasına karar vermek,

Genelkurmay Başkanı’nı atamak,

Milli Güvenlik Kurulu’nu toplantıya çağırmak,

Milli Güvenlik Kurulu’na Başkanlık etmek,

Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararıyla sıkıyönetim ya da olağanüstü hal ilan etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak,

Kararnameleri imzalamak,

Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile belirli kişilerin cezalarını hafifletmek ya da kaldırmak,

Devlet Denetleme Kurulu’nun üyelerini ve Başkanını atamak,

Devlet Denetleme Kurulu’na inceleme, araştırma ve denetleme yaptırmak,

Yükseköğretim Kurulu üyelerini seçmek,

Üniversite rektörlerini seçmek,

c) Yargı ile ilgili olanlar:

Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Askerî Yargıtay üyelerini, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek.

Cumhurbaşkanı, ayrıca Anayasada ve kanunlarda verilen seçme ve atama görevleri ile diğer görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır.

Anayasanın 105. Maddesine göre ise, Cumhurbaşkanı Anayasa ve diğer yasalarda Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemler dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanır ki bu kararlardan Başbakan ve ilgili bakan sorumludur. Cumhurbaşkanı resen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil yargı mercilerine başvurulamaz. Yine bu maddeye göre Cumhurbaşkanı ancak vatana ihanetten dolayı, TBMM üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla sonuçlandırılabilir. Anayasının 106. Maddesine geldiğimiz de ise, Cumhurbaşkanının hastalık ve yurt dışına çıkma gibi nedenler dolayısıyla geçici olarak görevden ayrılması durumlarında görevine dönmesine kadar çekilme ya da başka bir nedenle Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması durumunda da yenisi seçilinceye kadar, TBMM başkanı Cumhurbaşkanlığına vekillik eder ve bu makamın tüm yetkilerini kullanabilir.

Görev yapmış olan Cumhurbaşkanlarımıza değinecek olursak;

İlk Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal ATATÜRK tür. Atatürk aynı zamanda göreve geldiği 42. yaşı itibarı ile en genç ve 15 yıl 12 gün görev süresi ile en uzun süre görev yapan Cumhurbaşkanı idi. en az görev yapan 3 yıl 151 gün ile 8. Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL olurken ATATÜRK ve ÖZAL görevi başınayken vefat eden Cumhurbaşkanlarıdırlar. 69 yaş ile en yaşlı Cumhurbaşkanı seçilen Fahri KORUTÜRK tür. Bununla birlikte, 27 Mayıs 1960 Askeri Müdehalesi sonrası Cemal GÜRSEL Cumhurbaşkanı olurken Kenan EVREN 12 Eylül 1980 de gerçekleştirilen Askeri darbe sonrası yürüttüğü Milli Güvenlik Konseyi ve Devlet Başkanlığı ardından 7 kasım 1982 de halk oylamasına sunulan ve kabul edilen Anayasa ile Türkiyenin  7. Cumhurbaşkanı oldu. İlk Sivil Cumhurbaşkanı Celal BAYAR, ve ondan 29yıl sonra seçilen Turgut ÖZAL ikinci sivil Cumhurbaşkanı olurken,Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay ve Kenan Evren asker kökenlidirler. 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer Hukukçu bir Cumhurbaşkanıydı. 59. hükümet döneminde Başbakan yardımcısı ve Dışişleri Bakanlığı görevini yürütürken TBMM tarafından 28 Ağustos 2007 de Türkiyenin 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül olmuştur.

Anayasa da yapılan 2007 değişikliğinden sonra 5 yıl görev süresi için halkın oyları ile yapılacak olan 12. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN, ve meclis muhalafet partileri MHP ve CHP nin uzlaşısı yani Çatı Aday formülü ile EkmelettiniHSANOĞLU ile BDP grubu tarafından Selahattin DEMİRTAŞ aday olmuştur.

Son olarak;hassas bir terazi olan ve toplumun birliğini oluşturan demokrasinin, toplumun her kesimine yönelik, Devletin organlarının Kuvvetler Ayrılığı ilkesinin hiç bir siyasi çatışmalar içine çekilmesine izin vermeden etkin bir biçimde kullanılmasını sağlayacak, Uluslar arası ilişkilerde diploması yeteneği üst seviyede  bir temsil kültürüne sahip Cumhurbaşkanın devletin başına geçmesi hiç şüphe yok ki, ülkemiz menfaatlerini düşünen her vatandaşımızın  en büyük arzusudur.

Mehmet KILIÇASLAN

twitter: @meki_022

Bir Bakışla Cumhurbaşkanlık ve Seçimi
2 3.5

Tüketim Çılgınlığı

İktisat bilimi, kıt olan kaynakların sınırsız insan ihtiyaçlarını nasıl karşılanması gerektiğini ve insanların malları istihsal ederek (üretmek) ve bunları toplum birimleri tarafından istihlak edilmesi (tüketilmesi) konusunda çağın gereklerine cevap verecek biçimde yöntemler geliştiren bilim dalıdır.

Tüketici; tüketici kimdir gibi bir soruya ise basitçe şöyle cevap verebiliriz: mal ve hizmeti belli bir semen karşılığı satın alan kişidir.
Moda, sözlük anlamı olarak bir toplumda bir zaman dilimi içerisinde öne çıkan giyim tarzlarını ifade etmekle birlikte, sadece giyim değil genel davranışlar, sanat, mimari, edebiyat ve yemek gibi birçok konuyu da içine alan ve bir süre etkin olan toplumsal beğeniyi de anlatmak için kullanılır. Bir diğer tanımla modayı şöyle ifade edebiliriz. Giysi, etiket, davetler ve sair günlük alışkanlık veya stil ve giyimin, davranışların seçkin veya seçkin olmak için yapılan bir toplumun geleneksel kullanımı şeklinde tanımlayabiliriz.

Bütün bu tanımlarla birlikte tüketim reflekslerini belirleyen sosyolojik olgular bireyin toplumda statü kazanmasına yol açıyor. Bu bağlam da Aristo şöyle der, “Kendini olduğu gibi kabul etmek istemeyen tek varlık insandır.” Günümüz tüketim çılgınlığının fiziksel vurgusunu yapan çok güzel bir sözdür bu, mamafih tüketicilerin gerek sosyal medya üzerinde motive oldukları tüketim refleksleri, ihtiyaçların giderilmesi konusundaki optimum davranmaları yerine dolaylı olarak ya da mecazen kalite yıpranması olarak da tabir edebileceğimiz israfçıl tutumlar sergilemeleri sözünü ettiğimiz tüketim çılgınlığının başlıca nedenlerinden biri olarak sayabiliriz.

O zaman şu soru akıla gelecektir. ‘peki, tüketim çılgınlığı mutluluk mudur?’ Bu daha çok bireylerin tüketim alışkanlıklarının karşılamaları noktasındaki gelir düzeyi ile ilişkiliymiş gibi görünse de aslında hiçte öyle değildir. Konuya bir örnekle devam edecek olur isek; Elinizde tüm ihtiyaçlarınızı gideren, ‘X’ marka ve modelde bir aracınız var ve bu araç henüz bir veya iki yaşlarında, gayet pozitif heyecan ve isteklerle sahip olduğunuz bir araç ancak siz sosyal medya veya diğer medya araçları  veya paylaşılan sosyal ortamlar gereği ilginizi cezbetmiş olan bir üst model ve özellikteki ‘Y’ aracına yöneliyorsunuz. Ancak ne var ki, gelir düzeyiniz bu araca sahip olabilmeniz için, ‘bir süre beklemek’  gereksinimde imkan sağlıyor. Tam da burada ‘beklemek’ sözcüğünün ifade etmiş olduğu zaman zarfı kadar; belki de aynı heyecan ve isteklerle sahip olduğunuz mevcut aracınızın sağlamış olduğu zevk, yerini tatminsizliğin vermiş olduğu mutsuzluğa bırakıyor. Bu ve bu örneğin muadil ve türevinde ki örnekler, toplumun tüketim davranışları konusundaki geneli temsil eden bütünün küçük bir parçası olarak düşünüldüğünde tüketim çılgınlığının her zaman mutluluk vermeyeceği aşikardır.

Eleştirel bir tavırla vermiş olduğumuz bu örnek dışında olması gereken tüketim alışkanlığını ise şöyle ifade edebiliriz.

Ekonomi toplumu bir arada tutan harçtır. Yani diyebiliriz ki toplumun harcı ekonomidir. Bireyler aileleri, aileler toplumları, oluştururlar ve güçlü ekonomiler bilinçli tüketicilerin oluşturduğu toplumlardan beslenirler. o halde çılgınlık boyutundaki tüketimleri sorun olmaktan çıkarmak ve ülke ekonomisinin kalkınmasında fayda sağlanması için ekonomi eğitimine önem verilmelidir ve bu iş aile kurumundan itibaren süregelmelidir bugünün küçüğü olan yarının büyüklerinden itibaren.

Tüketim Çılgınlığı
1 5

Ne aradılar:

  • tüketim çılgınlığı
  • tüketim çılgınlığı makale
  • tüketim çılgınlığı nedir
  • tüketim makale
  • tüketim çılgınlığı ile ilgili bilgiler