İstikrar mı İntihar mı?

Uzun zaman oldu burada yazmayalı. Yoğun iş temposu , hayat kavgası derken yazacak bir şeyler de birikti hali ile. Malum son 6 aydır seçim ekonomisi ile geçen günlerde döviz kuru , borsa , faiz oranları , devlet ihaleleri , işsizlik rakamları hareketli günler geçirdi.  O zaman soluk almadan birbiri ile bağlantılı konulardan girerek , akademik makale tadındaki yazıma başlıyorum.

Piyasadaki faiz oranları genelde devletin açmış olduğu hazine bonosu ve tahvil ihalelerinde alınan teklife göre şekillenir. Örnek verecek olursak Devlet 6 aylık ihtiyacını karşılamak için 100 bin TL’lik bir ihale açsın. İhale sonucunda nihai teklif 75 bin lira olsun. Bu demek oluyor ki; ihalede teklifi kabul edilen kişi 6 ay sonunda devletten 25 bin lira faiz geliri elde edecek. Oluşan faiz oranı ise % 33 oluyor.

Elde edilecek gelir : 100.000 – 75.000= 25.000 TL

Nihai teklif: 75.000 TL

Faiz oranı:  25.000 / 75.000= %33

İşte olay bundan sonra başlıyor. Şu an ki konjonktürü dikkate alacak olursak ekonomik istikrarsızlık , yüksek cari açık , aylardır kurulamayan hükümet, terör olayları vb. durumlardan dolayı bono sahipleri ellerindeki bonoları satmaya başlarlar. Fakat piyasada olumlu rüzgarlar esmediğinden dolayı 75 bin TL’lik bono daha düşük fiyattan alıcı bulur. Böylelikle bononun fiyatı düşerken faiz oranları artar. Burada bir paradoks ile karşılaşabiliriz. Faiz oranlarının artması ülkeye sıcak para girişi sağlamaz mı? Ülkemizdeki borsanın %64’ü yabancı yatırımcıların elinde olduğundan dolayı , bonosunu satıp eline geçen parayı dövize çeviren yatırımcı sıcak parayı yurt dışına çıkartıyor. Faiz oranları artarken aynı zamanda döviz kurları da artmaya başlıyor. Yani okulda teori de öğrendiklerimizin tam tersi ile karşılaşıyoruz. Peki nerede bu rasyonel bireyler?

Uzunca bir süre güven sağlamış , devletin iç ve dış borcunu azaltmış, faiz ve enflasyonu tek haneli rakamlara indirmiş , GSMH’yı ve kişi başına düşen milli geliri arttırmış ; altyapıya , milli eğitime , askeri sanayiye olan bütçeyi büyütmüş bir ülke nasıl krize girebilir?  Yanıtı iki cümleden ibaret. Aşırı değerlenmiş kur ve cari açık. Çünkü istikrarı yakalamış bir ülkeye sıcak para para akışı başlar. Böylelikle yerli para değerlenme sürecine girer. Başka ülkelerin tasarrufları ile gelirinin arttığını sanan ülke vatandaşları hem iç hem de dış tüketimini arttırır. Her gelişmekte olan ekonomide yaşanan benzer hikayedir bu. Tasarruf etmek yerine , hayat şartlarımızı hızlı bir şekilde iyileştirmek isteriz. Özel sektör artan talebi karşılamak için  yatırımlarını arttırır. Tabi bunların hepsi borç para ile yapılır. 2008 yılındaki kriz ortamında diğer ülkelere nazaran yüksek kalan faizimiz , dünya piyasalarına pompalanan dolarlar bizde yalancı bir gelir artışına sebep oldu. TL faizleri yüksek olduğundan , döviz cinsinden borçlanmanın maliyeti daha az oldu. Sonuç azalan tasarruflar , artan yüksek dış borç ve kronikleşen cari açık.  Tarihi iyi okursak bu süreç her gelişmekte ülkenin başından geçmiştir.

Ülkemizde serbest dalgalı kur uygulandığından dolayı  kur riskini genelde yabancı sermaye üstüne alır. Ülkeden kaçmak istediklerinde yüksek kurdan dövize dönmkrizek zorunda kalacaklardır. Bu yüzden serbest dalgalı kur rejimi tampon görevi görmektedir. Bizim gibi ülkeler cari açığını kapatacak politikalar geliştirmek yerine , onun finanse edebildikleri sürece  borçlanmaya devam ederler.  Sermaye girişi olurken  rezervlerimizle beraber borçluluk oranımızda artmaktadır.

Bugünkü ekonomik gidişata bakarsak , yıllardır azalmadan süregelen bir cari açık , döviz kurundaki sert yükseliş, orta gelir tuzağına çakılıp kalmış kişi başına düşen milli gelir ,  Osmanlı’dan bize miras kalan fakat artık onu da kaybettiğimiz tarım ekonomimiz ve her şeyden önemlisi tasarruf etmeyi unutmuş Türk insanı.  Yeni gelecek nesillerin önünde çözmesi gereken birçok yapısal sorun var. Gelecekte elde edeceğimiz geliri çoktan iskonto edip bugünden yedik. Satacak devlet malı da kalmadığına göre, şapkamızı önümüzde koyup düşünme zamanı geldi demektir.

http://muratkochan.blogspot.com.tr/

Yazıyı Değerlendirin!

Faiz Ekonomisi, İktidar Lobisi

Uzun bir aradan sonra faiz ve politik iktisat ile ilgili bir yazı ile geri dönüş yapıyoruz. Malum seçimlere neredeyse 2,5 ay var. Daha henüz çılgın projeler duymaya başlamadık. Çünkü halk ne kadar balık hafızalı da olsa vaad edilecek projeleri gerçekleştirecek dövizin ve gelirin olmadığını bildiklerinden durağan bir süreç yaşıyoruz.

econguysBir kaç ay önce başlayan faiz tartışması sonucunda ne faizlerde keskin bir değişiklik yaşandı. Ne de döviz kuru istenen seviyelere geldi. Peki bu süreçten kim kazançlı çıktı? Ben kimin kazançlı çıktığını söylemekten çok kimler kaybetti tek tek onları söyleyeyim size.

1) Yıllar yılı enflasyon sarmalı ile mücadele ettiğimizden ülke ekonomisi dolarizasyona alıştı. Borçlarımız dolara endekslendi, birikimlerimiz dolara yatırıldı. Hal böyle olunca doları basan FED kuklacı , bizde kukla olduk. Paranın musluğunu açtıklarında ucuzlayan döviz kurundan bize bol bol borç verdiler. Sonra musluğu kapatınca bir gecede borcumuz ikiye katlanır oldu. Kimi zaman IMF yetişti imdadımıza kimi zaman yüksek faizler…Yani ilk kaybeden bağımsız ekonomi politikamız oldu.

2) Gelişmekte olan bir ülke olduğumuzdan dolayı dövize ihtiyacı olan bir ülkeyiz. Üretmek için bile tüketmek zorunda olan bir sanayimiz , yetişememiş bir iş gücümüz var. Ülkeye üç kuruş mal satarak soktuğumuz dövizi 5 kuruşa köfte almak için harcadığımızdan dolayı her zaman faiz silahına sarıldık. Yüksek faize gelen sıcak paralar, döviz kurunu düşürdü. Dönem sonu geldiğinde yabancı yatırımcı hem faiz geliri elde etti , hem de kur düştüğünden kur farkı geliri elde etti. Biraz kafanız karıştı ise açayım. %10 faiz almak için gelen 100 doları 1 TL’den bozdurduğunuzda elinizde 100 TL olur ve dönem sonunda eğer 1 dolar yine 1 TL ise sizin kazancınız 110 TL olur. Fakat yüksek faizden dolayı döviz girişi arttığından döviz kuru genelde düşer. Hal böyle olunca yabancı yatırımcı ilk geldiğinde bozdurduğu 100 dolarını daha az Türk lirası vererek geri alır. Kaybeden burada sanayicidir, hane halkıdır. Çünkü yabancı yatırımcı çekmek için arttılan faizlerden dolayı yatırımları azalır, borçlanmanın maliyeti artar. Düşen döviz kurundan dolayı dış ticarette rekabetçi gücünü kaybeder. Döviz maliyeti azaldığından mecburen dolar cinsinden borçlanır. Tabi hal böyle olunca bir şokta her şey tepetaklak olur. Tıpkı birkaç ay önce olduğu gibi. 1,80’den dolar ile borçlanan özel sektör bugün 2,60’a çıkan kurdan dolayı inanılmaz zarar etti. Özel sektör de bir holdingin finans departmanında çalıştığımdan biliyorum. Borcu borçla kapatıyoruz, değişen tek şey daha fazla faiz vermek. Hiç bir şirket aldığı borcu bir gün anaparası ile öderim diye almaz. Gelecekteki gelirini bugünden harcamak için alır. Bu yüzden kaybetmeye mahkumuz.

3)Türkiye 2002 – 2006 yılı arasında faize 184,3 milyar dolar harcamıştır. Bu para ile 10 bin km demiryolu , 3. Boğaz köprüsü , yeni bir havalimanı , Tüp geçit ve GAP bitirilebilirdi. Hayat müzik durduğunda ayakta kalan kişi olmamak için saldıgan ve rekabetçi bir yapıya dönüşmektedir. İşte bu yüzden üçüncü kaybeden iş gücüdür. Çünkü artan rekabet ücret artışlarını engeller. İstihdamı siyasi iktidarın bir politikası haline getirir. Sovyetler Birliği’nde bir deyim vardı: ” Biz halka maaş veriyormuşuz gibi yapıyoruz. Onlarda yaşıyormuş gibi yapıyorlar.” Bugün de aynı şey geçerli. Üniversite mezunlarımız bu kadar artarken , reel ücretin tersine azaldığı bir ortamda bu ekonomik sistem nasıl devam edebilir. Alın size iktisadi düşünceler tarihi dersinin final sorusu. Dünyanın her yerinde şu bir gerçektir ki; fakirliğin istismarı kolaydır ancak fakirin iktidar olması imkansızdır.

Bunu bir yazı dizisi haline getireceğimden lafımı fazla uzatmayacağım. O yüzden sözümü Fransız devrimcisi Robespierre’in efsane sözü ile bitiriyorum. ” Pohpohlanan ama hor görülen, egemen ilan edilen ama köle gibi davranılan halkım! Unutmayın , adaletin hüküm sürmediği her yerde hakim güçlerin hırsı hüküm sürer. İnsanlar ise sadece zincirlerini değiştirmiş olurlar, kaderlerini değil. Dürüst insanların ceza görmeden ülkelerine hizmet edebilecekleri zaman henüz gelmedi…

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • murat koçhan

Ekonomik İstikrar mı?

İstikrar ülkemizde neredeyse 13 yıldır dillerden düşmeyen bir kelime oldu. Aman istikrar bozulmasın, aman büyüme hızımız yavaşlamasın, aman politik itibarımız zedelenmesin. Çocukluktan yetişkinliğe geçerken bu süreçte bizim ülkemizden kaynaklanan ne bir ekonomik kriz gördük ne de bir savaş. Farklı bir açıdan olaylara yaklaşmak istiyorum.

1990’lı yılların başından itibaren Sovyetler Birliği’nin dağılması ile beraber dünya Amerika’nın neoliberal ekonomi politikalarının etkisi altına girdi. Artık ekonominiz iyi yönetilse de, ülkenin için de huzur ve barış sağlansa da istikrarı sürdürebilmek kolay değil. Çünkü tüm ülkeler birbirine göbekten bağlı. Bağımsız bir para politikası, bağımsız bir dış politika uygulayabilmek zor. İşte böyle bir ortamda Türkiye diğer ülkelere nazaran dengeli bir politika izleyebildi.

Avrupa Birliği kıtada eğitim, sağlık ve refahı adil bir şekilde dağıtmayı ve sürdürülebilir bir kalkınmayı sağlamak amacıyla kurulduğunda herkesin beklentileri aynıydı. Nerede 30 yıl önceki Yunanistan , İspanya ,İtalya ve İrlanda…Kim derdi ki; dünyada suç oranının en az, refahın, kültürel gelişimin, eğitim ve sağlık hizmetlerinin en fazla olduğu İzlanda ve İskandinavya ülkelerinin kriz ile boğuşacağını. Norveç Euro bölgesine girmeyerek krizden kısmen kurtuldu. İsveç bazı büyük markalarını Almanlara satarak paçayı yırttı. Gelelim İzlanda’ya; kim derdi beyaz tenli , mavi gözlü soğuk insanların Amerikan rüyası ile yanıp tutuşacağını.

GSMH’sı 15 milyar dolar olmasına rağmen, sosyal refah politikaları ve gelişmiş insan popülasyonu ile geliri adil dağıtan ülkenin ekonomik krize girip, %30’lara varan işsizliğe maruz kalacağını kim düşünebilirdi. Bence bu bizlere verilen harika bir dersti. Regülasyon politikalarını Amerika bile layıkıyla uygulayamaz iken bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin neyine. Milli gelirinin 10 katı kadar borçlanan İzlanda 3 büyük bankasını özelleştirip , ülkenin tüm doğa güzelliklerini ticarileştirdikten sonra farkına vardı yanlış yaptığının ama iş işten geçmişti.

İzlanda’ya neden değindim derseniz. Ülkemin hep orası gibi bir yer olmasını hayal ederdim. Doğa güzelliklerine Allah’ın bir lütfu olduğu için değer veren, zenginliği ev ve para ile değil, insanın kültürel seviyesi ile ölçen. Suç işlemeye tenezzül etmeyecek kadar adil ve popülizm ile değil gerçeklerle yönetilen bir ülke.

Bu soğuk iklimden biraz bizim cennet vatanımıza gelelim. Eğitim ve sağlık hizmetlerinde muhteşem reformlar ile hasta adamı ayağa kaldırdık. Düşünün ki 12 yılda 5 tane milli eğitim bakanı ve her gelenin enkaz aldım demeçleri. Artık hastane köşelerinde sıra beklemenize gerek yok. Devlet hastanelerinin sayısı ve kalitesi mi arttı. Hayır hatta hizmeti beğenmeyip doktoru bile dövebiliyorsunuz artık. O yüzden en iyisi basacaksın parayı özel hastaneye. Adamı sırat köprüsünden çekip alıyorlar. Üstelik SSK’lı isen masrafların %75’ini devlet karşılıyor.

Ülke olarak bir şeyleri yapmaya çalışıyoruz. Fakat maalesef sağlam temeller üzerine inşa etmiyoruz. Bunu da eleştiri konusu yaptığınızda aldığınız en bilindik yanıt; bu ülkede insanlar ekmek ve gaz kuyruğuna giriyordu, evden okula gidilen yollar çamur içindeydi. Evet millet uzaya yol yaparken biz hala çift şeritli duble yollarla iktidar olabiliyoruz. Her 4 üniversite mezunundan biri işsiz. Geriye kalan 3 kişiden biri tezgahtar, biri baba mesleğini yaparken son kişi Allah’tan şanslı ki istediği mesleği yapıyor. Eskiden ortaokul mezununları memur olabiliyordu. Artık üniversite mezunu olmak şart. Artık kahvelerde piştirik oynayan adamın bile diploması var. Hangi ülkenin böyle yetişmiş insan kaynağı var soruyorum insanlara.

Statlar bomboş ama döviz cinsinden yıldız futbolcular gelmeye devam ediyor. Karşılığı ise her zaman olduğu gibi fiyasko. İki sene önce Avrupayı titreten Galatasaray futbolcularının parasını bankadan aldığı kredi ile ödüyor. Merkez Bankası Türk lirası basarken bankalarımız krediyi dolar cinsinden veriyor. Eee ülkede sabit döviz kuru mu var arkadaşım neyimize güveniyoruz. Sihirli sözcük İSTİKRAR…

Yazıma son verirken ne olacak bu döviz kurları arkadaşlar? FED Amerikan ekonomik verilerinin iyileşmesine istinaden doların musluğunu kısacağım sinyali verdi. Zaten bunun olacağını biliyorduk. Peki ne yapacağız. Cari açığı döndürebilmek için gerekli olan döviz ihtiyacını nasıl sağlarız. Dünya piyasası henüz iyileşmedi. O yüzden yatırım olarak ülkeye pek de fazla döviz gelmez. Faiz oranlarını mı arttıracağız peki her zaman olduğu gibi. Cumhurbaşkanı buna da izin vermiyor. Olan yine vatandaşa olacak yani. Artan döviz kuru enflasyonu arttıracak. Üreticiler maliyeti vatandaşın sırtına yükleyecek. Bankalar bunu fırsat bilip tüketici kredilerine asılacak. Küçük esnaf çek defterinden daha fazla yaprak koparacak. Para musluğu akmasa da vatandaşın cebine damlayacak. Eee bundan iyisi Şam’da kayısı diyeceğim. Ama Şam’ın hali de ortada…

Ekonomik İstikrar mı?
1 5

Serbest Ekonomi Safsatası

Ekonomideki ilk ders kıtlıktır. Siyasetteki ilk ders ise ekonomideki ilk dersin dikkate alınmamasıdır. Bu ders bize aslında şunu anlatıyor, kriz kaçınılmazdır sen yeter ki sığınacak doğru limanı bul. Siyasiler işte bunun için vardır. Kavramları ezberleyerek başlarsınız ekonomiye. Bireyler rasyoneldir yazar kitapta. Ama kimse Adam Smith’in dünyasında İrlandalı çocuk maden işçilerine yer yoktu demez. O yüzden Sanayi Devrimi’ni teknolojik bir gelişmeden ibaret olarak görürsünüz. Bugün okuduğumuz bütün ders kitapları serbest piyasa ekonomisini savunur. Sabit döviz kuru out, dalgalı döviz kuru in. Korumacılığı kaldıralım diyen siyasilerin tarih bilgisinin kıt olduğunu söylememe gerek yok. Yoksa o büyük servetlerini nasıl edindiklerini açıklamak zorunda kalacaklar.

Avrupa Birliği’ne girmek için Maastricht kriterlerini uydurduklarında neredeyse çoğu ülke faiz politikalarında köklü değişikliklere gitti. Devletin borcu fazla olmamalı, faiz oranları üye ülkelerinin performansına göre belirlenmeli ve ortalamanın 2 baz puan üstüne çıkmamalı idi. Devalüasyon mu? Hangi çağda yaşıyoruz serbest piyasa ekonomisindeyiz dostum böyle ucuz numaralara başvurmaya gerek yok. Fakat baktılar ki sözlerini pek dinleyen yok. Ortak para birimine geçmekte fayda buldular. 1994 yılında gümrük birliğine girdiğimizde siyasiler zafer pozu veriyorlardı. Birkaç ay sonra krize gireceklerini biliyorlar mıydı? Devlet hazinesi borçlanmak için para bile bulamadı. Yerli ekonomiye giren ucuz ve sağlıksız ürünler piyasayı işgal etti. Döviz kaçıyordu, dur demek lazımdı. Ama nasıl? Başbakan şak diye emir verir, ben şak diye yaparım diyen genelkurmay başkanının olduğu ülkede tabi ki Merkez Bankası faiz oranlarını arttıracaktı. Kaçan balık her zaman büyüktü. IMF’nin bize yazdığı reçeteler tedavi amaçlı değildi sanki. Hastayı vurarak acısına son vermek gibi birşeydi.

Okulda hiç anlatmadılar Federal Rezerv Bank’ı. Anlatsalardı belki gelişmekte olan ekonomilerin bugünkü durumunu daha iyi anlardık. Her şey FED’in başına Paul Volcker’dan sonra Alan Greenspan’ın gelmesi ile başladı. Amerikan Rüyasını inşa etmek lazım. Her Amerikalı’nın bir evi, bir arabası olmalıydı. Zenginliğini paylaşarak arttırmak lazımdı. İlk iş deregülasyon politikalarını hayata geçirmek oldu. Yani devlet elini piyasadan çekti. Faiz oranları sıfırlara kadar indirildi ki Amerikalı hayalperestler sabit oranlı düşük faizlerden borçlanıp araba ve ev sahibi olsunlar. Bu arada piyasaya deli gibi dolar pompalayan FED’den bizim gibi ülkelerde nasibini aldı. Biz de kendi ülkemizde rüya görmeye başladık. Fakat bu dolarlar bizim kara kaşımıza gelecek değil, o yüzden birazcık faizleri arttırdık. Amerika için kazan kazan oyunuydu bu. Faizlerin düştüğü yerde borsa her zaman kazandırır. Öylede oldu, arada birkaç kriz olsa da bu gerçekleri değiştirmez. Genişleyici para politikaları sayesinde gelişmekte olan ülkeler her zaman enflasyon ile mücadele etmek zorunda kaldı. Düşünsenize  ülke ekonomisi olarak dolara ihtiyacınız var. Üretemiyorsanız size yardım yapıyorlar veya borç veriyorlar. Olmadı siz faiz oranlarını arttırıp cazibenizi arttırıyorsunuz. Sonra dolar güle oynaya gelince döviz kurları düşüyor. Az da olsa ihracat yapan sanayiciler kan ağlarken, sonradan görmeler parayı har vurup harman savuruyor. Bu sefer de piyasaya yerli para sürüp döviz kurunu yükseltmeye çalışıyorsunuz. Alın size enflasyon. Senaryo hep aynı. Isıtıp ısıtıp önümüze koyuyorlar. Arka sokaklar dizisinin sürekli tekrar bölümlerini izler gibi izliyoruz.

Arada krize giriyoruz. İzlanda, İspanya konut sektöründe ve bankacılık sektöründe kriz yaşadı. İtalya devlet borçlanmasını sürdüremedi. Yunanistan üretmek yerine hazır para ile küçük bir turistik ülke olmayı tercih etti. Avrupalılar çalışsın para kazansın. Sonra o paralar ile gelsinler ülkemizde tatil yapsınlar. Öyle olmadı maalesef. Tüm olanları daha detaylı anlatabiliriz tabi ama daha önce farklı yazılarda çokça değindik. Son olarak Türkiye serbest piyasa zırvalığının neresinde duruyor ona değinelim…

Hani camiye gittiğinizde ak sakallı bir amca yanınıza gelip sizi suale çeker ya. Evladım sen müslüman mısın diye sorar. Siz de tabi ki amca Elhamdülillah müslümanım dersiniz. Sonra amca size sorar: Namaz var mı; zekat var mı, oruç var mı, ahlak var mı, haramdan uzak durmak var mı…. Siz de başınızı eğer yok amcacım dersiniz. Biz Türkler’in ekonomisi de aynı budur işte 🙂 İşsizlik azaldı mı, cari açık ne oldu, üretimde katma değer oranı nedir, bireylerin bankalara borcu; bankaların yurt dışına borcundan ne haber? 3 tarafı denizlerle çevrili ülke neden su sıkıntısı çeker. Peki komşularının hepsi doğal kaynak zengini iken biz neden hala dünyanın en pahalı benzini kullanırız. Gençler iş bulamayacağını bildiğinden okumaya devam eder, asgari ücret net 1000 lira bile değil iken ülkedeki açlık sınırı 1.150 liradır. Peki Ali Babacan böyle güzel pasta yapmayı nereden öğrendi…

Değirmenin suyunu döndürmeyi bileceksin. Yani Keynes babanın dediği gibi pump-priming canım. Veya arada böyle birilerine çukur kazdırıp, diğerine doldurtacaksın. Bugün bunu yapacak salaklar bulamıyorsanız o da basit. Yüksek duvarları olan siteler her yanımızı çevirmiş. Birileri o evleri yapacak, diğerleri içini borç para ile dolduracak. Eee kapıya bekçi dikmekte lazım. Al sana istihdam…Lyndon Johnson’ın dediği gibi: “Ekonomi hakkında konuşma yapmanın bacağından aşağı işemekle aynı olduğunu hiç düşündünüz mü? Size sımsıcak gelir ama başka kimsede aynı etkiyi bırakmaz.”

 

Yazıyı Değerlendirin!

Görünmeyen Ekonomi

Eğer ekonomi rakamsal olarak büyüyorsa o ülkede iktidar değişmez.  İngiltere’nin efsane başbakanlarından Benjamin D’israeli’nin meşhur bir sözü vardır: ” Üç türlü yalan vardır; yalan, kuyruklu yalan ve istatistik.” O kadar çok istatistik veri ile saldırıya maruz kalıyoruz ki; halk neyin ne olduğunu anlayacak hale gelemedi henüz. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde seçmen iktidarı oylarken bütün bir dönemi değil seçimden önceki 6 ayı değerlendirir. Çünkü balık hafızalıyızdır. Sadece rakamsal büyüme rakamları bizi ilgilendirir. Hükümetler her zaman enflasyonun düştüğünü iddia etseler de, tüm tüketiciler cüzdanlarında ve kalplerinde bilirler ki; süpermarkette, mağazada, aidatlarda, sigortalarda, dergi aboneliklerinde ödedikleri fiyatlar sürekli olarak artıyor ve paranın değeri düşüyor.

Gelişmekte olan ülke refahını ne ile ölçer. Satın alma gücü dolar cinsinden artan insanların, yüzde kaçının cebinde döviz vardır. Kişi başına düşen milli geliri ekonomi sütunlarına taşıyan gazeteler neden kişi başına düşen borcu görmezden gelir. 2023’te 500 milyar dolar ihracat hayali kuran Türkiye acaba bunu domates ve katma değeri düşük mal satarak mı başaracaktır. Bunların hiç biri bizi ilgilendirmez. Çünkü aklın değil, karnın doyurulduğu ülkemde insanlar bir gün daha nasıl geçinebilirim sorusuna cevap aramaktan büyümeye fırsat bulamadı.  Düşünün;  asgari ücretle ile bırakın bir aileyi, bir kişinin bile geçinemeyeceğini bilen iktidarlar ısrarla neden asgari ücret hesaplar. Asgari ücret kanunu hiçbir iş üretmez, sadece işleri yasadışı hale getirir. Eğer devlet asgari bir ücret belirlemese belki de çalışanlar emeğinin karşılığını fazlası ile alacak. Fakat asgari ücret rakamı belirlenince işveren hem sigorta ödüyorum hem de maaşını ödüyorum bahanesi ile devletin belirlediği oranın üstünden tek kuruş fazla vermem zihniyetinde. Çünkü burası Türkiye. Zengin olmak istiyorsan birilerinin sırtına basmak zorundasın.

Gelelim çağımızın en yaygın iktisadi yanılgısına yani düşük faiz oranı saplantısına. İktidar sürekli sözde bağımsız olan Merkez Bankası’na faizleri düşürün baskısı yapıyor. Hadi yönetenleri anladık, peki iktisadı bilenler bunun böyle olmayacağının farkında değiller mi? Düşük faiz oranları zenginliğin sebebi değil sadece göstergesidir. Yani sebep değil sonuçtur. Çok çetrefilli bir konudur. Bireysel yatırımcılar hala borsa yerine parasını mevduat bankalarında faiz geliri elde etmek için değerlendiriyor. Cari açığını sıcak para ile döndürebilen bir ekonomi acaba bu parayı ülkeye nasıl çekiyor. Kara kaşımıza gelecek değil ya. Faiz oranları azalınca insanlar acaba bireysel emeklilik fonlarına mı yönelir. Borsaya girip hisse senedi mi alır. Yoksa parasını gayrimenkulde mi değerlendirir? Bu ülke son 12 yılda bunların hepsini gördü. Hem de Amerika’daki mortgage kredi çılgınlığı olmadan. Çünkü sanayi yatırımı yapması gereken tüm iş adamları olayın farkına vardı. Ne de olsa rasyonel birey onlar. Ne gerek var işçi istihdam edip, devlete vergi ödeyip üç kuruş kar için çile çekmeye. Boş arazi mi yok. En baba konutu ben dikerim ne de olsa daha maketken satılıyor bu ülkede.

60’lı yıllardan itibaren gecekondulaşma ile nüfusu artan İstanbul’un ekonomisi 2000’li yıllarda o gecekonduların yerine yüksek binalar yapılarak büyüdü. Yani ekonomimizi bile gecekondulaştırarak büyüdük biz. Azalmayan işsizlik rakamları, 5 tane bakanın değiştiği milli eğitim, faiz oranları ile finanse edilen cari açık, borcu olmayanın kalmadığı bir ülke…Rahmetli Necmettin Erbakan her zaman milli ekonomi vurgusu yapardı. Kimse anlamadı onun ne demek istediğini. Çünkü seçim kazanmak için doğruları değil yalanları konuşmak gerektiğini kabullenemeden göçtü gitti. 3.köprüyü veya 3. havalimanını Türk mühendislerinin yapamayacağını o da biliyordu. Tren raylarını belki döşeriz de üzerinde gidecek trenler nereden gelecek. Hatta onları kullanacak makinistleri bile Avrupa’da eğittik biz. Asrın projesi Marmaray’ı biz kimlere yaptırdık. Boş verin bu gereksiz soruları. Daha önceki iktidarlar bırakın yapmayı, projesini bile çizemediler. Siz hala meyve veren ağacı taşlıyorsunuz. Asıl meseleye gel o zaman. Projeyi kimin yaptığı değil, kimin yararlandığı önemli bizim için. Balık tutmak değil, karnımızı doyurmak mesele. Kimse düşünmüyor bu dolarlar nereden geliyor diye. Çünkü Federal Rezerv bankın 13. şubesi biz farkında olmadan İstanbul’da kuruldu. Dolarları artık oradan basıyoruz. Nasıl olsa halk buna da inanır.

Yazıyı Değerlendirin!

Türk Rüyası: Refah,Çılgınlık,Panik ve Çöküş

Yetişmiş son jenerasyon olarak yeni hayatımızın startı verildi ve koşu başladı. Dile kolay üniversite mezunu bir genç olarak yaklaşık 16-17 yıllık bir eğitim sürecinden geçtik. Ben hep bir beklenti içindeydim.  Herkesin aynı giyindiği, boynumuza sıkı sıkı bağlı kravatlardan kurtulup fikirlerin çarpıştığı, öğrencilerin ellerinde kitaplarla gezdiği, ders aralarında nasıl daha güzel yaşama sahip oluruz sorununu tartıştığı bir üniversite ortamı beklerken yanılmışım. Meğer bu şeylerin hepsi sadece filmlerde oluyormuş. Mezun olduktan sonra yine herkesin aynı giyindiği, ümüğümüze kadar sıkarak giydiğimiz kravatlı hayatımıza geri döndük. Kimilerimiz bir banka gişesinin arkasında kendisinin olmayan paranın alışverişine aracılık ediyor, kimilerimiz de  klima kokan plazalarda faiz oranları ve finansman rakamları arasında şirketlerin kâr marjını arttırmaya çalışıyor.

Henüz hiçbirimiz gerçek bir kriz ile karşı karşıya kalmadık. En büyük buhranımız kendi hayatlarımız. Çevremde olup bitenlere bakıyorum da daha iyiye giderken daha da mutsuz oluyoruz. Çünkü bu refahın bir bedeli olmalı. Akşamları yorgun argın işe geldikten sonra televizyonda izleyecek bir şey bulabiliyor musunuz? Gerçekten bu gençliği peşinden sürükleyebilecek, onlara bir gelecek vaat edebilecek bir fikir adamı var mı bu ülkede. Yazdığı kitapları öğrencilerinden başka okumayan yüzlerce iktisatçının olduğu bir ülkede sizce cari açığımızı yıllardır nereden geldiğini bilmediğimiz paralarla kapatmamız normal değil mi? İşçi ölümleri cinayettir diye bas bas bağırılan tv ekranlarında çalışanların ölen işçilerden farkı nedir. Sendikacılığı sadece ücretlerin arttırılması olarak algılayan bir ülkede işçiler daha çok kazanmak için daha çok çalışmaya mahkum, ölümler ise tabi ki kaderleri.

Ülke ekonomisinin idaresi o kadar kolay zannediliyor ki faiz oranlarını indirirsek belki ülkenin mutluluk endeksini arttırabiliriz. Zaten boğazına kadar borca batmış insanlar belki biraz daha borçlanarak günü kurtarmaya devam eder. Hatta uslu birer tüketici olup bankalara borçlanmaya devam ederlerse belki rüyalarında Ali Ağaoğlu olduklarını bile görebilirler. Lafı fazla saptırmadan asıl konuya geri döneyim. Bu ülkenin 12 yıllık yükselen ekonomik değerlerinin arkasında ne yatıyor düşünen var mı? Faiz oranlarını ve enflasyon oranlarını tek hanelere indirmek gerçekten bize ne kazandırdı. Artık daha düşük faiz oranlarından daha düşük maliyetler ile borçlanıyoruz. İktisada giriş dersine dönelim. Bireyler rasyonel hareket eder. Evet faiz oranlarının düştüğü bir ortamda yatırımcılar olumlu beklentilere sahipse yatırım harcamalarını arttırır. Ilımlı bir enflasyon var ise hem reel olarak faiz oranları geriler hem de üreticiler üretmeye devam eder. İstihdam arttığında haliyle tüketimde artar öyle değil mi? Bu bir saadet zinciri. Peki faiz oranlarının düştüğü bir Türkiye’de işsizlik rakamları nedir? Kayıtdışı ekonomi kaç milyar dolar sizce? İstanbul Demirciler sitesine gidin ve bangladeşli kaçak işçilerin Türkiye rüyası görün veya ülkesinden kaçıp gelen Suriyelilerin bodrum katında penceresiz ortamlarda overlok makinasının başındaki hayat mücadelesini.

Rasyonel birey saçmalığının canı cehenneme tarih tekerrür ediyor bunun farkına varmak gerek. Tasarruf oranları artmalı diyenler ne kadar gerçekçi. Kitlesel üretim, sahte ihtiyaçlar, sürekli büyüyen finansal kesimin olduğu bir dünyada rasyonel bireyler sizce tasarruf mu eder yoksa israf mı? Her geçen gün İstanbul’un her karış toprağına dikilen gökdelenleri, lüks konut inşaatlarını kim dikiyor veya kim satın alıyor bu kadar gayrimenkulü. Tabi ki rasyonel bireyler. Faiz oranları düşmeye devam ederken tabi ki de borsa rakamları yukarı tırmanacaktır. Zengin olmak için paranızı bankaya koymanıza gerek yok. Hisse senedi almak çok kolay, ipotekli krediler ile aldığınız ev birkaç yıl sonra size iki ev parası kazandırabilir. Söylediklerimin birebir aynısını İzlanda yaşadı inanmıyorsanız araştırın. Daha iyi evlerde oturmak, daha ucuza borçlanmak, son çıkan teknolojiyi çıktığı gün satın almak bizi bir adım öteye götürmez sadece bulunduğumuz noktaya tepeden bakmamızı sağlar.

O yüzden artık ne haberler ilgimi çekiyor ne de gazete manşetleri. Eskiden mahalle arasından geçerken insanların bacasından duman tüterdi. Kokuyu ciğerlerinizde hissederdiniz. Anlardınız ki o akşam o evde insanların karnı doymuş, yuvalarını ısıtmış. Şimdi aynı mahalleden geçerken o koku yok, bacalar tütmüyor belki. Ama artık her kapının önünde bir araba, herkesin cebinde son model telefon, bankamatiklerin önü hiç boş kalmıyor. Anlayamadığım tek şey ise gerçekten karnımız doyuyor mu, yoksa borç aldığımız sadece para değil başkalarının hayatı mı…

Yazıyı Değerlendirin!

Yeni Türkiye’nin Değişmeyen Sorunları

Yeni Türkiye sloganı ile yola çıkan hükümetin karşısında kapı gibi duran bir gerçek var. Yetişmiş arz fazlası beyinler. Bu yetişmiş işgücü veya kalifiyeli olduğunu zanneden birkaç milyon zavallı gencin Yeni Türkiye’nin ekonomisindeki rolü ne olacak. Ülkenin en çok mezun veren fakültelerini alt alta yazarsanız ne demek istediğimi anlarsınız.

Atanamayan binlerce öğretmen, öğretmeni olmayan yüzlerce köy, fen bilimlerini iş olsun diye okuduktan sonra iş bulamazsam formasyon yaparım diyen binlerce genç. Diğer taraftan her 5 üniversite mezunundan 3 tanesinin iktisadi ve idari bilimler fakültesi mezunu olduğu gerçeği. Diyelim ki gençler mezun olduktan sonra hizmet sektöründe veya alan meslekte çalışmayacak. Amaç yeni yetişen gençlere paranın kullanım değerini, basit ekonomik bilgileri öğretmek veya finansal okur yazarlık kazandırmak. Peki ne kadar başarılı olduk. Ülkenin verdiği cari açıktan anlaşılıyor sanırım. En çok istihdam yaratan sektör hangi sektör veya en kârlı sektör? Cevabı basit tabi ki hizmet sektörü. Peki biz ne üretiyoruz da neyin hizmetini sunuyoruz. İhracatın ithalatı karşılama oranı nedir? İhracatımızda katma değer oranı yüzde kaçtır? Mamül olarak ne ihraç ediyoruz? 10 yılda milli gelirimizi 2,5 arttıran, ihracatını 150 milyar dolara, merkez bankası rezervini 130 milyar dolarlara çıkartan Türkiye’de işsizlik neden azalmadı.

12 yılda 5 kez değişen milli eğitim bakanı, her dönem yap boz yapılan eğitim sistemi, özel kolejlerin çıkardığı birincilerle övünen ülkem, devletin okulundaki çocuklar acaba ileride ne olacak hiç düşünmez mi? Kaç tane ülke ile vize kaldırıldı? Dünyanın çoğu ülkesine vizesiz gidiyoruz öyle değil mi? Güzel ülkemin sınır komşusu Suriye kim gitmek istiyor, Irak’a turistik gezi yapan kaç kişiyiz? Peki ya İran, sınırdan su sokarken bile kaçak yollardan sokuyoruz.  Kıbrıs adasını hala çözüm bekliyor. Rusya bir kumar oynuyor bizde yakından takip ediyoruz. Ekonomide rasyonel beklentiler teorisine göre birey tatmin düzeyini en yükseğe çıkartana kadar rasyonel davranır. Hem kendi faydasını hem de toplumun faydasını maksimize eder. Adam Smith’in dünyasında kredili satışlar var mıydı acaba, asgari ücret ile mortagage kredisi kullanabilen işçi kesimi  veya faiz gerçekten tüketimden vazgeçmenin bedeli miydi?

Cebimizdeki para ne kadar değerli, hani verimliliği artırmak için şirketler ar-ge yatırımı yapmak zorundadır ya? Bizim insanımız gelirinden ne kadarını tasarruf edebiliyor. Aileler dişinden tırnağından arttırdığı paraları da çocukları üniversiteye girsin diye dershanelere akıtırken, üniversite mezunu gençlerin cv’lerinde yabancı dil olarak işaretlediği ingilizceyi adını söyleyecek seviyede bildiği bir ülkede kusura bakmayın ama slogan üretene kadar gerçeği kabullensek daha iyi. Koştuğunu zanneden Türkiye başını eğip ayaklarının ucuna bir baksın. Yürüyen koşu bandı ile form tutmaya çalışan obezite bir gençten farkımız yok…

 

 

Yazıyı Değerlendirin!

Politik Mastürbasyon

Çok iddialı bir başlık fakat bana ait değil. Bu tabir bizzat George Carlin’e ait. Yanlış düşüncelere kapılmaya gerek yok. Sadece şunu ifade etmeye çalışıyorum, önümüze temcit pilavı gibi sunulan adayların arasından bir seçim yapmamız istendi. Dün dündü bugün bugün. Değişen herhangi bir şey yok. İnsanlar hayatlarına kaldığı yerden devam ediyor yani ekmeğinin peşinden gitmeye.

Sandığa gitmeyen kesimi temsil ediyorum. Fakat ben tatilini yarıda bırakmaya üşenenlerden değilim. Bu ülkede nasıl oy kullanmak hak ise, sandığa gitmemekte bir hak. Ben iktidara muhalefet değilim sadece politikalarını eleştiren sıradan bir vatandaşım.

Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabı üzerine kurulmuş bir dış politika ile idare ediliyoruz. Kitap tozlu raflardaki yerini alalı çok oldu. Geldiğimiz nokta ortada. Komşumuz Yunanistan’ın ekonomisi iflas etmiş, politik ilişkilerimiz limoni. Suriye’de iç savaş var, binlerce Suriyeli’ye yardım eli uzattık ama dilenmelerine engel olamadık. Irak üçe bölündü, Amerika’nın demokrasi dağıtmasına izin verdik. İran ve Rusya dünya tarafından izole edilmiş, Ermenistan desen esamesi okunmuyor. Azerbaycan mı orası da neresi? Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olan Türkiye’nin lider olduğu coğrafyada son 12 yılda kaç ülke parçalandı, kaç ülkede devrim olmasına izin verildi, savaşlarda kaç milyon asker öldü, kaç tane masum kadın tecavüze maruz kaldı. Bunları düşünerek sandığa gitmedim.

Ekonomi büyürken azalmayan işsizlik, sıcak para ile idare edilen cari açık, adaletsiz vergi politikalarıyla denk getirilen bütçe, daha refah bir yaşama sahip olmak için bankalara köle olmuş milyonlarca insan. Evet iyi dediğimiz ekonomi. Dünya krize girerken bizi teğet geçti öyle değil mi? Avrupa ve ABD krizde iken faiz oranları yerlerde sürünürken biz dünyanın en yüksek faizini veriyorduk. Bu yüzden onlar krizden çıkana kadar tüm sıcak para bizim gibi gelişmekte olan ülkelere aktı. Yani yabancıların tasarrufları ile biz yıllardır tüketimimizi finanse ediyoruz. Şimdi musluktan akan paralar kısılmaya başladı. %3 gibi kısır bir büyümeye mahkum olduk o da montaj sanayi, balon olmuş gayrimenkul piyasası ve osmanlı’dan miras kalan tarım ekonomisiyle sağlanan bir büyüme.

Ülkenin en kârlı sektörü bankacılık sektörü, ülke zenginleşmesine rağmen hala kendi paramızla bir ev bile alamıyoruz. İş bulamayan gençler üniversitede okumaya devam ediyor. Maaşlarını ödeyemeyiz diye atayamadığımız öğretmenlerin olduğu ülkede çılgın projeleri yapacak parayı nereden buluyoruz. Hiç düşündünüz mü?

Askeri ergenekoncu, polisi paralel olmuş. Yargısı tarafsızlığını kaybetmiş, futbolu şikeye batmış, sporcuları devletin verdiği cumhuriyet altınlarını almak için doping kullanmaktan geri kalmamış. Hapishanelerimizi ülkenin aydınları ile doldurmuşuz. Durum ortada iken sandığa gitmem bu durumu değiştirmeyeceğine göre seçim kampanyası için toplanan milyonlar sokağa attık demektir.

Şimdi birileri alışılan galibiyetlerle kibirlenirken, birileri de her zaman ki mağlubiyetten ders çıkarmak yerine galiptir bu yolda mağlup tavrını takınmaya devam etsin. O yüzden neden mi oy vermedim çünkü oy verseydim şikayet etme hakkım olmayacaktı…

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • ekonomi politik
  • politik masturbasyon

Demokrasi Paradigmasında: Türkiye

24 yaşındayım ve ömrümün yarısı Türkiye’nin demokratikleşme çabasına şahitlik etti. Ülke seçim bölgelerine bölünürken, insanlar hayal dünyalarında kendi Türkiye’sini yaratıp ona inanarak yaşadı. Kimileri Korku İmparatorluğu’na inandı. Kimileri Osmanlı’nın küllerinden şahlanıp cihan imparatorluğu’na koşar mıyızın derdine düştü. Haklılar mıydı diye düşünmüyor değilim? Onlara da hak vermek lazım aslında. Çünkü bu kadar tezatlığı yaşayan bir nesil yetişmedi bu ülkede…

 

12 yıldır geçmiş yılların karanlık icraatleri ile yüzleşen bir Türkiye. Camileri ahır yapılmış, hastanelerde, marketlerde, gaz kuyruklarında beklemiş. Bankalardaki paraları hortumlanmış, krizlerden kurtulamamış, demokrasisi darbelere yenik düşmüş yaralı bir Türkiye. Bunların hiçbirini unutmadık.

Başbakanın mitinglerini dinlersiniz yapılan icraatleri duyunca insan etkilenmeden edemiyor. Çünkü hepimiz şahit olduk değişimin kendisine. Ceplerine harçlık konularak doldurulan miting meydanlarını hayretler içinde izledim hep. Hafta içi mesai saatinde böyle yoğun bir kalabalık nasıl bir araya toplanılabilir. İşsizler ile ev hanımları meydanları dolduruyor desek o zaman bu ülkeyi kim kalkındırıyor diye bir soru çıkıyor ortaya.

Faili meçhul cinayetlerin, öldürülen diplomatların, terör belasının gölgesinde demokrasiye kavuştuğumuzu düşünürken takıldı aklımın bir köşesine yine. Demokrasi böyle bir şey ise eğer; insanların vay haline. Hapishanelerimizde yer kalmadı. O kadar gelişmiş bir ülke olduk ki, hapishanelerde her kesimden insan bulmanız mümkün. Ülkesine yıllarca onuru ile hizmet etmiş askerler, emniyet mensupları, bilim adamları, basın mensupları vs. 3 yılda bir yapılan vergi aflarına rağmen devlet bütçesi açık bile dahi vermeyen bir ülke. Ekonomisi iflas etmiş Yunanistan, kendi halkını bombalayan Suriye, toprakları parçalara ayrılmış Irak, dünya tarafından dışlanmış İran ve Rusya ile komşu olan ama herşeye rağmen dimdik ayakta duran bir Türkiye…

90 doğumlu kuşağın buhranı ta kendisi. Çünkü bizler ne bir ekonomik kriz yüzünden işimizi kaybettik ne de devaüle olan dolar yüzünden bir günde servetimizi. Bankadan çektiğimiz kredi ile askerliğizi yaparken, mortgage kredisi ile yuvamızı kurduk. Şöhret olmanın adam olmaktan daha kolay olduğu, ülkenin helal kazanç ile değil rant ile idare edildiği, suçlu ile suçsuzun her an yer değişebildiği terazisinin ayarı bozuk olan bir adaleti ile fazla düşünmene gerek yok Türkiye. Cumhurbaşkanını seç ve gücüne güç kat…

Yazıyı Değerlendirin!

Görünmez El ile Neoliberal Tahribat

Neoliberal politikalar ve görünmez elin kapitalist dünyayı şekillendirdiği son 20 yıla göz atmak istedim yine bu yazımda. Her zaman ilgimi çekmiştir finansal krizler. Krizlerin öncesini ve sonrasını bilmek günümüzün şartlarını anlamamıza daha da çok yardımcı oluyor.

2008 yılına kadar ki finansal krizleri analiz etmek ekonomistlerin ve hükümetlerin yıllarını alsa da teşhisi ve tedavisini koyabildiler krizin. 1929 Ekonomik Buhranı’nın sebebini kimileri efektif talep yetersizliğine bağlarken kimileri para arzının arttırılmaması olarak açıkladı. Tedavi olarak devlet müdahalesi, maliye politikaları, hükümet ile ortaklaşa uygulanan para politikaları uygulandı. 1970’lerdeki petrol krizlerinde ekonominin sadece piyasadaki aksaklıklarla değil ülkelerin ideolojik çatışmalarından dolayı da krize girebileceği öğrenildi. Heterodoks politikalar, vergi indirimleri, teşvikler, düşük faizlerle krizler atlatılmaya çalışıldı.

2008 yılındaki küresel kriz ise, insanlık tarihinde paranın hiçbir altın ya da değerli madenin standardına bağlı olmadığı hayali değerlerin hüküm sürdüğü bir finansallaşma sürecine denk gelmiştir. Peki nasıl gelindi bu sürece diye düşünmüyor değiliz? Şimdi biraz geriye gidip kısa bir beyin fırtınası yaşatmak istiyorum okuyuculara…

Sovyet sisteminin çökmesi sonucunda Çin ve Hindistan’ın küresel ekonomiye entegre olması ile dünya iş gücü piyasalarına 1,5 milyar yeni ücretli köle katıldı. Bu sayede tüm dünyada ücret gelirleri gerilerken emeğin toplam üretimden aldığı pay azaldı. Şu an öyle bir dünyada yaşıyoruz ki; paranın, sermayenin, emeğin dini, ülkesi veya milliyeti yok. Para civa gibi nerede kendine uygun ortam buluyorsa oraya akıyor. İşte bu dönemde neoliberal politikalarla yeni finansal sistemin zemini hazırlandı. Örnek olarak; ” özelleştirmeler, işgücü piyasalarının esnekleştirilmesi , sendikasızlaştırma” verilebilir.

Sermayenin tam hareketliği olduğu dünyada düşük maliyet, seri üretim adına sendikalar baskı altına alınarak ücretler asgari geçim seviyesinde tutulmaya devam ediliyor. Faiz oranları ve türev araçların değişen getirileri sayesinde sıcak para gelişmekte olan ekonomilere girip suyu ısıtıyor. Sonucunda ülkelerin birikimleri buhar olup uçarken geriye kocaman bir borç batağı kalıyor.

Sürekli artan sermaye birikimi, artan üretim ve rekabetin şiddetlenmesi sonucunda ortalama kar haddindeki düşüş her 10 yılda bir krize sebep olmaktadır. Bundan dolayı emeğin hakları ve geliri budanma sürecine girmiştir. Sanayi üretimi yerine spekülatif sermaye yatırımları ile ölçüsüz bir servet birikimi oluşmuştur. Şu bir gerçek ki; kapitalist endüstrileşme arttığı sürece enerji, nitelikli emek ve makine imalat sektörü önem kazanıyor. Bundan dolayı artan enerji ihtiyacını karşılamak için doğanın tahribatı kaçınılmaz oluyor. ( HES’ler, Nükleer santraller vb.)

Bundan 200 yıl önce Adam Smith’in dünyasında İngiltere’deki yoksulluktan kırılan işçiler, kömür madenlerinde çalıştırılan ufak çocuklar veya açlıktan nefesleri kokan İrlandalı işçilere yer yoktu. 200 yıl sonra günümüz dünyasında  Çin’de 1 doların altında çalışan milyonların, Afrika’da açlıktan ölen çocukların yeri yok.

Krizler meydana geldiğinde firmalar ürettikleri malları satamaz duruma gelince üretim ve istihdam düzeylerini azaltırlar. Halbuki ortalama kar haddini korumak yerine birkaç aylık artan maliyetlere katlansalar ekonomi eski düzeyine gelecek. İşsizliğin artması efektif talebi daha da azaltacağından piyasa hiçbir zaman kendi kendini temizleyemeyecek.

Ya bizim ülkemizde durum nedir? İthal ikameci dönemden sonra Türkiye ekonomisi sürekli büyürken sürekli krizlere de maruz kaldı. Dünyada yaşanan süreci adım adım biz de yaşadık. Özelleştirmeler devletin en önemli gelir kaynağı oldu, emeğin ücreti baskı altına alınırken geliri geçimlik düzeyde tutulmaya devam edildi. Peki krizler nasıl atlatılıyor böyle bir düzende. Yanıtı basit ama biraz karışık. Yurtiçi talep arttırılarak krizler aşılmaya çalışıyor. O zaman diyeceksiniz ki; emeğin geliri geçimlik seviyede tutulurken, işsizlik kriz dönemlerinde artarken yurtiçi talep nasıl arttırılır. Aslında cevabını herkes biliyor. Borçlanma ile krizlerden kurtulunulmuyor sadece şiddeti dindiriliyor. Hasta bir adamın yatıp dinlenmesi yerine antibiyotik ile hastalığı geçiştirmesi gibi.

Özellikle bizim gibi gelişmekte olan ekonomilerde sermayenin finansal yatırımlara çekilmesi, faiz oranlarının arttırılması ile ülkeye sermaye girişi olurken aynı zamanda rezerv birikimi ve borçluluk oranı da artmaktadır. En basit örneği; son 12 yılda Merkez Bankası’nın rezevleri artarken özel sektörün borçlarının da hızla artması…

Yakın zamandan bilinen bir örnekle durumu daha da iyi açıklayalım. 2008 krizi esnasında yurtdışındaki faizler Türkiye’den daha düşük olduğundan büyük sermaye kesimimiz (Tüsiad) dış piyasalardan daha ucuza borçlandı. Bir süre sonra ülkede döviz kurunun düşmesi ve Avrupa’daki krizden dolayı azalan ihracat gelirlerinden dolayı bu büyük sermaye kesimi borcunu ödemek için hükümetten IMF ile stand-by anlaşması yapmasını istedi. Eğer hükümet, bu anlaşmayı yapsa idi olacaklar malumdu. Kamu harcamaları kısılacak ve vergi oranları arttırılacaktı. Vergi oranları arttırılacaktı derken yanlış anlaşılmasın kurumlar vergisi gibi doğrudan vergiler değil. KDV, ÖTV gibi yükü nihai tüketici üzerinde kalan vergiler arttırılacaktı. Fakat bu durum en çok KOBİ’leri (AKP tabanı) etkileyecekti. Çünkü bu kesim vergi indirimleri, sgk prim afları ve kamu harcamalarında faydalanıyordu.

Tüm bunlar yaşanırken  AKP hem sermaye sınıfının haklarını hem de kendi tabanının haklarını aynı anda nasıl gözetebildi.  Tabiki büyümenin asıl sırtlanıcısı yine emek sınıfı olacaktı. Ortada yoksulluk ile işsizlik denen bir gerçek var. Ülke zenginleşirken bir türlü yoksulluk döngünü kıramadı. Büyüyen bir ekonomide nasıl olur da işsizlik azalmaz, tasarruf artmaz. İşte bu paradoksların yaşandığı güzel ülkemde yoksulluk; hayırseverlik ve yardımlaşma ağıyla görünmez kılınılmaya devam ediliyor.

Neoliberal dünyada görünmeyen bir el vicdanımızı, hayallerimizi, geleceğimizi, gelirimizi ve yaşam hakkımızı tahrip etmeye devam ediyor. Elimizden gelen tek şey ömrümüz yettiğince yaşanan tüm olumsuzlukları kınamak, güzel günlerin geleceğini umut etmek…

 

 

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • neo liberalizm tahribatı