Enflasyon: Yeniden Hortladı (Mı)

Yazının başlığını TÜİK tarafından açıklanan Mayıs ayı enflasyon rakamının %10’a yaklaşmasından duyulan endişe nedeniyle, bu şekilde seçtim.

Aslına bakarsanız, endişe etmemek elde değil. Çünkü bu ülke, 91 yıllık hayatının neredeyse 40 yılını yüksek enflasyon, çift haneli ve hatta bazen de üç haneli enflasyonlarla boğuşmakla harcadı. Uzunca bir zaman, paranın gerçek anlamda “pul” olduğu dönemler yaşandı. Merkez Bankası’nın siyasi otoritenin arka bahçesi olduğu dönemlerde, Hazine’nin borçlarının ödenmesi için (nasıl bir ödemeyse hala anlamış değilim) bu kuruma borç para vermesi ki, buna daha kısa tabiriyle monetizasyon (para basımı) denir, enflasyonu tetikleyen en güçlü faktör olmuştur. Bu faktör nedeniyledir ki yakın zamana kadar bol sıfırlı bir para birimine sahiptik.

Sadece bu saydıklarımız enflasyona neden olmadı. Zamana ve olayların akışına ters olarak alınan hatalı ekonomik kararlar, Türk insanına yüksek enflasyonu yaşatarak, insanımızın belini büktü. Hatırlayın 5 Nisan 1994 kararlarını. Hatırlayın o zaman yaşananları. Ne kadar olmuştu enflasyon oranı? Yüzde 125. Bu ne demek? Bizce hiperenflasyonun ta kendisi.

2000 ve 2001 krizleri, başlangıçları farklı noktalarda olsa da, enflasyonun tavan yaptığı yıllardı, hatırlayın. Finansal istikrarı sağlamaya çalışan çabaların, finansal istikrarı ama isteyerek, ama istemeyerek bozduğu dönemlerdi. Gerçek anlamda bankacılığın olmadığı, TCMB’nin de siyasi otoriteden bağımsızlığını alamadığı dönemlerdi. Yüksek enflasyon ve bu bunaltıcı ekonomik ortam, zihnimizde, 2000’li yılların başında dönemin Başbakanına yazar kasa fırlatan esnaf motifi ile kazındı.

Mevcut iktidarın ilk görev yıllarında da yüksek enflasyon hakimdi ancak, sıkı para ve maliye politikasını başarılı derecede uygulayacak, altyapısı ve aldığı eğitimi buna müsait bir kadro vardı. Nitekim bu kadronun çalışmaları sonuç verdi ve 1 Ocak 2005 yılında ülke olarak bol sıfırlı TL taşıma rezaletinden kurtulduk ve uzun zaman boyunca görülen yüksek enflasyonun etkilerinin kırılması, tek haneli enflasyon rakamlarını görür olduk ve güvenilir bir ekonomik ortamı nasıl bir şeymiş, öğrendik.

Son zamanlarda ise sanki, sıkı para ve maliye politikasından ve fiyat istikrarını sağlama fikrinden kısmen de olsa, vazgeçilmiş gibi görünüyor. T CMB’nin asıl amacı olarak kamuoyuna bildirilen fiyat istikrarını sağlama ve koruma amacı, son dönemde yaşanan faiz ve enflasyon artışı ile sekteye uğramış durumda. Bu durum, ama konjonktürel şartlardan ama kötü idare edilen ekonomiden kaynaklanıyor olabilir. Fakat ortada bir gerçek var ki, son açıklanan Mayıs ayı enflasyonu artık enflasyonun eskisi gibi tek haneli olmadığını gösterir şekilde çıktı. Tahminlerin üstünde çıkan enflasyon, piyasaya olumsuz sinyaller gönderdi. Belki de bu olumsuz sinyallerin etkisi nedeniyledir ki, 2 ya da 3 Temmuz sabahı açıklanacak enflasyon rakamı çift haneli olacaktır diye tahmin ediyorum. %10 sınırını ama az ama çok geçer. Bu önemli değil. Önemli olan,enflasyon eğer yüksek çıkarsa, ekonomi yöneticilerinin ve uyguladıkları politikaların sorgulanıp sorgulanamayacağıdır. Zira bu kadar kötü bir ekonomik yönetim, 3.dünya ülkelerinde bile yok. Bu öyle bir yönetim ki, bizi yukarıdaki soruyu sormaya itti.

Ey enflasyon! Hortladın mı?

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • helikopter

Suç Gelirleri: Nedir-Ne Değildir?

Uzun bir aradan sonra sizlerle yeniden buluşmak güzel. Bu yararlı siteye yazılarımı göndermediğim zamanda kendimi iktisat alanında daha da geliştirmek için iktisadi okuma ve araştırmalar yaptım. Güzel ve önemli bir konuda yazma gereği hissettim ve başlıktaki konuyu seçtim.

Finans dünyasının oyuncuları az çok bilirler ki ekonomiyi akışkan hale getiren, ona işlerlik kazanadıran unsur paradır. Paranın ekonomik faaliyetleri hızlı ve güvenilir şekilde yerine getirebileceğine inanırlar. Tabidir ki finansal oyuncular ve oyun kurucular, kaynağı belli paranın böyle bir etkiye sahip olduklarına inanırlar.

İşte tam bu noktada, “Kaynağı belli olamayan para akımları da mı var?” sorusu akla gelebilir. Evet var. Kaynağı belli olmayan para akımları genelde suç gelirleri ve kara para olarak adlandırılırlar. Ancak şunu belirtmekte fayda vardır ki, suç geliri kara para olarak değerlendirilse de kara para olarak gördüğümüz para akımları ille de suçtan elde edilecek diye bir kaide yoktur.

Suç geliri kaynağına göre değişmekle birlikte, nakit haldedir ve sahiplerinin kısa vadede harcayamayacağı Kadar fazladır. Bu nedenle suç gelirinin uzun vadede harcanabilmesi için; değerini koruyacak,kaynağı sorulmayacak, sorulsa bile yasal olarak elde edildiği iddia edilecek (sahibi tarafından elbette) ve bu yolla ekonomiye “kazandırılmaya” çalışılacaktır. Suç geliri öncelikle mali piyasalar ve özellikle bankalar tarafından aklanmaktadır. Bu yüzden suç örgütleri ve suç gelirleriyle mücadelede finansal kuruluşlara önemli görevler düşmektedir.

Suç gelirini bu kadar anlattıktan sonra, tanımını vermemek büyük eksiklik olsa gerek. 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanması ve Terörün Finansmanı Hakkında Kanuna göre “Suç örgütlerinin yasa dışı faaliyetlerinden kaynaklanmakla birlikte, yasal yollarla ekonomiye dahil edilmeye çalışılan ve bildirime tabi olmayacak şekilde büyük miktardaki,buraya dikkat,nakit paralar”dır. Bu derecede büyük nakit paraların finansal piyasaya katılırken izlediği yol ise zannedildiği gibi doğrusal değil daireseldir. Yani para ya da suç geliri kaynağına geri döner. Gelirin elde edilmesinde ise genellikle paravan ya da tabela şirketler, kuruluşlar, off-shore bankacılığı ya da vergi cenneti özelliği olan ülke ya da bölge finansal sistemi kullanılır. Burada yapılan işlemler haliyle gelirin kaynağını gizlemek amacına paralel olarak son derece karmaşıktır.

Suç gelirleri temel olarak bu şekilde tanımlanabilir. Yukarıda adından bahsettiğimiz kanunun diğer ayağı olan terörün finansmanı ise suç gelirine benzemekle birlikte ayrıldıkları noktalar da vardır. Fakat öncelikle terörün finansmanı kavramını tanımlamak gerek. 5549 sayılı kanunda  “Teröristlerin ve/veya terör örgütlerinin, faaliyetlerini sürdürebilmek için yasal ya da yasa dışı kaynaklarla elde ettikleri gelirler” olarak tanımlanır. Burada görülüyor ki terörün finansmanı yasal kaynaklardan sağlanırken, suç gelirlerinin kaynağı adından da belli olacağı üzere yasa dışıdır.

Hep, 5549 sayılı kanundan bahsettik. Peki nedir bu kanun? 18 Ekim 2006 tarihli 26323 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan bir kanundur. Kanunun 1. maddesinde suç gelirleri ve terörün finansmanı kanunu hakkında Bilgi verilirken, ülkemizde suç gelirleri ve terörün finansmanı ile mücadelede hangi kurum ya da kuruluşun yetkili olduğu bilgisi verilir. Kanuna göre, ülkemizde bu görev Maliye Bakanlığı’na bağlı Mali Suçları Araştırma Kurulu’na (MASAK) verilmiştir. MASAK, bu yetkisini, finansal piyasadaki bütün kuruluşları, özellikle bankaları Maliye Müfettişleri, Hesap Uzmanları, Gümrük Müfettişleri,  Gelirler Kontrolörleri, Bankalar Yeminli Murakıpları, Hazine Kontrolörleri,  Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ve Sermaye Piyasası Kurulu Uzmanları eliyle kullanır.

Kaynakça: www.alomaliye.com-T.C Resmi Gazete,18.10.2006

Bankacılar Dergisi,(2005) Sayı:54 Sayfa:74-103

 

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • suç geliri nedir
  • suç geliri tanımı
  • suç geliri nasıl tanımlanır
  • suç geliri
  • suç gelirinin tanımı

Günlerin Getirdiği

Uzun zamandır 2013 yılı için bir “uğurlama yazısı” yazmayı düşünüyordum. Yaşanılan günlerin getirdiğiyle “vira bismillah” diyerek başlıyorum yazıma.

2013 yılının son günlerini yaşıyoruz, bildiğiniz gibi. Niyetim, gerçekleşen ya da gerçekleşmeyen hayallerden bahsetmek değil. 2014 yılının, herkesin sınırsız ihtiyaçlarını, sınırlı kaynaklarıyla en optimal şekilde karşıladığı bir yıl olmasını dilemek hiç değil. Çünkü bu 2013 yıldır gerçekleşmeyen bir şey. Neyse, başlayalım artık mevzuya.

 

Dokuzuncu Beş Yıllık Kalkınma Planı

            2007 yılında uygulamaya konulan bu planın, 2013 yılı itibariyle sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bölgesinde küresel güç olma yolunda ilerleyen, gelir dağılımını adil hale getirmiş ve AB ile uyum noktasına gelmiş bir ülke olmak vizyonu ile yürürlüğe giren bu planın, vizyonu açısından sorgulanması gerektiği düşüncesindeyim.

1)Bölgesinde Küresel Güç Olma: Gerçek şu ki, Türkiye, kaynayan kazan Ortadoğu’ ya rağmen, Hazar Bölgesi’nin doğalgaz ve petrol kaynaklarını Avrupa’ya taşımada koridor ülke olmanın avantajını yaşıyor. Bütün bunlara rağmen, enerji kaynaklarına halen bağımlı olmamız madalyonun diğer yüzü ve hatta gerçek yüzü.

Küresel anlamda, sadece belirli kalemlerde (gıda, beyaz eşya, tekstil vs.) dünya “Made in Turkey” etiketine güveniyor. Diğer kalemlerde ise bizi ve üretimimizi tanıtacak, dünya ile rekabet etmemizi sağlayacak bir sistem yaratamamanın sıkıntısı içerisindeyiz. Yani küresel anlamda bir oyuncu olmak için biraz daha çalışmamız lazım.

2) Adil Gelir Dağılımı: Gelir dağılımının adil olup olmadığını Lorenz eğrisi ve gini katsayısı bize söyler. Programın uygulandığı yıllarda gini katsayısı iyileşme göstermiştir. 2012 yılı için gini katsayısı 0,402 civarı. Bütün bunlara rağmen, nüfusun %16’sının sürekli yoksulluk tehdidi altında yaşıyor olması hala geliri adil dağıtamadığımız anlamına gelir. Adil gelir dağılımından herkesin aynı ücreti alması gerektiği anlaşılmamalı ama nüfusun önemli bir kısmı da sürekli aç biilaç olmamalı.

3)AB ile Uyum: 3 Ekim 2005 tarihinde, AB ile müzakereye birlikte başladığımız Hırvatistan, şu an AB üyesi. Ayrıca bir dönem Merkel ve Sarkozy’nin Türkiye’nin AB ile müzakerelerine engel olmaları, yaklaşık üç yıl gibi bir zaman zarfında tek bir faslın bile açılmaması bu programın AB karnesinin kırıkları. Dolayısıyla programı yürütenlerin karnesindeki kırıklar. İyi şeyler olmadı mı? Oldu. Mesela geçenlerde imzalanan anlaşmaya göre hem AB hem Türkiye üstüne düşen gerekleri yapabilirse, 3,5 yıl içerisinde AB ülkelerine vizesiz seyahat edebileceğiz. Bizi gururlandıran bir gelişme.

2023: Gerçek Bir Vizyon Mu, Bir Duygusallığın Ürünü Mü

            Bu konuya da değinmeden, yazıyı bitirmek istemedim. Çünkü 2023 tarihi birçok bakımdan önemli bir tarih. Sadece, Türkiye cumhuriyetinin yüzüncü yılı nedeniyle değil, 2014 yılında uygulamaya konacak onuncu beş yıllık kalkınma planı ve daha sonraki planların 2001-2023 Uzun Vadeli Stratejisine dayandırılması nedeniyle önemlidir. Kısaca 2014’ten 2023’e kadar uygulamaya konacak tüm programlar, bu stratejiye dayalıdır.

Bu tarih o kadar önemli ki, gerçek ve tüzel her kişi 2023 yılında her bakımdan daha iyi bir Türkiye görmek istiyor. Normal olarak her yurttaş, ülkesinin gün geçtikçe daha iyi yerlere geldiğini görmek ister. Bu doğaldır ancak böylesine bir isteğin, bu isteği yerine getirmeye muktedir temellere dayandırılması gerekir. Aksi, duygusallıktan öteye gitmez.

Konuyu açayım: Yukarıda adı geçen Uzun Vadeli stratejide, Türkiye, 2023 yılına kadar genel bütçe büyüklüğü içerisinde araştırma ve geliştirme harcamalarının büyüklüğünü %3’ün üzerine çıkarmayı hedefliyor. Böyle bir hedefin 2023 yılına tarihlenmesi bu bakımdan sadece duygusal bir harekettir. Araştırma ve geliştirme harcamalarının bu tarihten önce istenen seviyeye getirilmesi mümkün değil midir ki böyle bir tarihleme yapılıyor? Demek ki AR-GE harcamalarını teşvik için yapılan bütün çalışmalar, ancak ve ancak 2023 yılında meyve verecek tabi verebilirse.

Neyse, 2013 bitiyor. 2023’e erişebilirsek hep birlikte görürüz nelerin değişip, nelerin aynı kaldığını. Biz, şimdilik 2014 ile yetinelim. Mutlu yıllar şimdiden!  

Yazıyı Değerlendirin!

Ahilik

Ahilik nedir?

“Ahi” kelimesi köken itibariyle Arapça bir kelimedir ve “ihvan” “kardeşim” manalarına gelir. 1930’lu yıllarda Türkiye tarihi üzerine çalışmalar yapan Fransız asıllı Polonyalı Türkolog Jean Deny’ye göre bu kelimenin aslı, Türkçe kökenli “akı” kelimesidir.

Sözlük anlamından yola çıkılarak, ahilik nedir ve ahilik teşkilatı kavramının üç aşağı beş yukarı, iktisadi ve içtimai (toplumsal) manası çözülebilir. Bu pencereden bakıldığında ahilik; iktisadi ve içtimai manada ticari hayatta aynı iş koluna mensup esnafların bir çeşit ‘kardeşlik’ örneği göstererek bir araya gelmeleri şeklinde tanımlanabilir.

Ahilik kavramı, daha çok İslam dünyasıyla ya da İslami motiflerle birlikte düşünülse de, ahilik ya da ahi olma sadece bize has bir durum değildir. Anadolu’nun kapılarının Türkler’e açılmasıyla, Anadolu’da hem İslamiyet’i yaymak, hem de Müslüman esnafın teşkilatlanmasını sağlamak amacıyla, önce Selçuklular daha sonra Osmanlılar’da bu tip bir iktisadi ve toplumsal bir örgütlenme görülür. Ancak, yinelemekte fayda vardır ki, ahilik bize has bir durum değildir.

Osmanlı tarihini etraflıca ele alıp inceleyen Prof. Dr. İlber Ortaylı, Son İmparatorluk Osmanlı adlı kitabının bir bölümünde ahilikten bahsetmiş ve şöyle demiştir: “Ahilik, meslek birlikleri, meslek loncaları, meslek dayanışmaları evrensel bir olaydır. Medeni her toplumda evrensel bir olaydır. Tabi bunun (ahilik kavramının) bizim kendimize göre renkleri vardır.”

Ahiliğin bize has rengi, bu kavramın bizde İslamiyet nedeniyle İslami motifler içermesidir. Dini ve mistik bir hava taşımasıdır. Ahilerin aynı zamanda mensup oldukları tarikatın büyüklerinden edindikleri İslami terbiye ile İslam’ı yaymaya çalışmaları, Müslüman esnafı ticari hayatta içtimai hale getirmeleri ve bu örgütlenmeye gayri müslim unsurların alınmaması, bu düşüncemizi az çok destekleyen örneklerdendir.

Peki, ahiliği İslam dünyasından başka uygulayan yok mudur? Bu kavramın evrensel bir kavram olduğu bilindiğine göre, dünya üzerinde örnekleri muhakkak ki vardır. Öncelikle tarihi belgeler incelendiğinde Osmanlı’dan önceki en büyük imparatorluk olan Roma İmparatorluğu’nda ahilik teşkilatı benzeri bir uygulamaya gidildiği görülür. Bu uygulamaya Roma İmparatorluğu’nda collegium denir ve işleyişi aşağı yukarı bizdeki gibidir. Ortaçağ’ın karanlık Avrupa’sında bile bu uygulama vardır ve fraternite olarak adlandırılır.

Adı ahilik, collegium ya da fraternite olsun, bu oluşumun tek yararı iktisadi pencereden bakılırsa anlaşılmaz. Mensuplarının, birlikte hareket edip, ortak bir karar almaları demokratik ortamın çalışmasına bir katkıdır. Yine adını yukarıda andığımız kitaba baktığımızda İlber Ortaylı bu konuda şöyle bir not düşmüştür: “Meslek örgütleri içtimai ahengi sağlar. Evvela insanlar bir araya gelir ve bir kontrol altına girerler. Ortaçağ’ın ekonomik şartları, bunların çalıştıracakları adam sayısı üretecekleri malın miktarını sınırlar. Çünkü fazla mal üretimi rekabet ve yıkım getirir. Ne fazla mal üretilsin, esnafın malı çürüsün, ziyan olsun; ne de az üretilsin, millet sıkıntı çeksin. Bu istenmez. Lonca o yüzden dengeyi sağlayan bir unsurdur.”

İşte bir yazı boyunca anlatılmaya çalışılan ahilik kavramının, iktisadi ve toplumsal manası ve faydaları kabaca budur.

 

KAYNAK: Son İmparatorluk Osmanlı, Prof. Dr. İlber Ortaylı, Timaş Yayınları 2. Baskı (2006) s.93-104

Ahilik
4 3.5

Ne aradılar:

  • ahilik
  • ahilik nedir
  • ahilik tekilat
  • ahiliğin ekonomiye faydaları

Türk Bankacılığında Neler Değişti

Aslına bakarsanız, ülkemiz bankacılık sektörü, 2001 yılından başlayarak çok sancılı bir süreçte, geçmişten çok daha iyi bir noktaya geldi. Öyle ki 2012-2013 dönemi için en çok KV ödeyen şirketler anonim şirketler, bunlar içindeyse bankalar oldu. Vergi şampiyonluğu ise kolay gelmedi. Birçok kötü durumdan ya da alışkanlıktan kurtulmak için çok çaba sarf edildi.

2001 yılında sektör paramparça olmuşken, dönemin ekonomi yönetimi, uygulamaya koyduğu yeniliklerle enkazı yeniden bina etmeye başladı. Öncelikle sektördeki, doğaldır ki ekonomik anlamda, gayri ahlaki uygulamaları denetlemek ve sektörü bir düzen içine sokmak için Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) kuruldu. Verimsiz ve etkinsiz çalışan bankalar, ya özelleştirildi ya da TMSF’ye devredildi. Bankacılık mevzuatı, kamuoyunun yakından takip edebileceği şekilde şeffaf hale getirildi. Bunlar, sektörü düzenleyen başlıca uygulamalardı fakat bunlarla da sınırlı kalmadı.

Merkez Bankası’nın tek amacı, fiyat istikrarını sağlama ve koruma olarak belirlendi. Merkez’in, enflasyonist bir eğilime sebebiyet verecek uygulama içinde olması yasaklandı.

Söz konusu düzenlemelerden bankalar da nasibini aldı. Öncelikle 2001 ve öncesinde yerleşmiş, alışılmış ve köhne bankacılık zihniyeti terk edildi. Özellikle kamu sermayeli bankaların yüksek görev zararları yazmaları uygulamasına son verildi. İster kamu, ister özel sermayeli olsun, tüm bankaların bir ticaret şirketi ve dolayısıyla ticarethane olduğu anlayışı yerleşti. Bu anlayışla bankalar, gelir kaynaklarını çeşitlendirdiler. Müşterilerin, yatırım araçlarına olan taleplerini izleyerek, yeni yatırım araçlarıyla, yeni yatırım ve kazanç fırsatları ve kar olanakları elde ettiler. Tüketicilerin zihninde ise bankalar sadece mevduat hesaplarının açıldığı ya da işletildiği, kredi imkânlarının sunulduğu yerler olmaktan çıktı.

Sektör, rekabete dayalı hale geldi. Rekabette ayakta kalabilmek için, donanımlı ve yetişmiş insan kaynaklarına ulaşma ihtiyacı doğdu ve bankalar bünyelerine sadece müşterilerinin her isteğini yerine getirebilenleri değil, bu rekabet ortamında yeni müşteri portföyü oluşturabilen girişimci ruhlu kişileri istihdam eder hale geldi. Kısaca bankaların insan kaynakları politikası da değişti.

Bütün bu değişiklikler, bankaların çehresini değiştirdi. Kapanmanın eşiğindeki birçok banka, şimdilerde kar üstüne kar elde eder hale geldi. Ee, bu durumda KV şampiyonu olmaları pek de yadırganmamalı bence.

Yazıyı Değerlendirin!

“Usta”dan “Görünmez El” Teorisine Çok Güzel Bir Örnek

Satın alma isteğiyle desteklenmiş talebin ve ürettiği malı satma isteğini taşıyan arz cephesinin bir araya geldiği ortama piyasa dendiğini biliyoruz. Bu tanım her iktisat kitabında anlatılan teorik bir ifade. Bu ifadeyi iktisat literatürüne katan kişi ise iktisatçıların üstadı Adam Smith. Smith’ e göre arz ve talebin bu şekilde her karşılaşması “temiz” ya da “temizlenmiş piyasa” varsayımına dayanır. Eğer ki bir şekilde piyasada dengesizlik yaşansın (arz ya da talep kaynaklı) taraflar bilirler ki bu dengesizlik çok kısa sürede aşılacak ve piyasa dengeye gelecektir. İşte Adam Smith, piyasayı bu şekilde dengeye getiren görünmez bir elin olduğunu düşünür. Peki, gerçekten görünmez el bu kadar etkili mi? Bu sorunun cevabını, Ölü İktisatçılardan Yeni Fikirler adlı kitaptan bir olayla örnekleyerek vermek isterim.

Küçük akbaba heykelleri yapmaktan hoşlanan John’un aklına bu hobisini ticarete dökme fikri gelir. (John yerine Can desem daha iyi olurdu galiba) Bir heykelin yapımı için çok özel bir hammadde için ortalama 50 dolar harcadığını gören John, her bir heykelin fiyatını 200 dolar olarak belirler ve böylece zengin olabileceğini ve hayallerini gerçekleştirebileceğini düşünür.

            Heykel yapımı için bir yer kiralayan John, komşularını ve yerel sanat eleştirmenlerini, ürünlerini görmeleri için davet eder. Davete gelen herkes John’un yüzüne kahkaha ile gülmektedir. John ise tattığı yenilginin acısıyla ağlamaktadır. Ürettiği heykellerden sadece bir tanesi, o da 49 dolara satılmıştır. John, uğradığı bu yenilgiyle dükkânını kapatır. Görünmez el olan bitene onay verir. Neden?

            Örnek, kelimesi kelimesine böyle olmasa da genel hatlarıyla böyle. Örneğin aslını kitaptan okuyabilirsiniz. Cevaba gelince… Olayın cevabını kitabın yazarı Todd Buchholz bakın nasıl veriyor:

            Komşularının istediklerinin yerine, John, kendi istediğini üretti. Onların, ödemeye razı oldukları fiyat yerine, çok yüksek bir fiyat istedi. Neden, görünmez el John’un piyasadan çekilmesini onaylamıştır? Çünkü John, heykelleri yapmak için kıt kaynakları kullanmıştır. Görünmez el, insanları, başladıklarından daha değerli bir üretimi gerçekleştirmediklerinde, üretimi bırakmaları yönünde zorlar. John, 50 dolar değerindeki bir ağacı yontarak, dünyaya daha düşük değerde akbaba heykelleri sundu. Toplum, kaynakların değerleri azaltılarak ziyan edilmelerine seyirci kalamaz.

            İktisadi aklın onayladığı bir cevap. Görünmez el, üretime kaynak teşkil eden maddelerin değerlerini azaltan bir üretim sürecini ve üreticiyi yok sayıp piyasanın dışına itecektir. Üretim süreci sonunda ortaya çıkan değer, sürecin başındaki duruma göre değil, toplumun isteklerinin biçimlendirdiği değerdir. Kısaca düşük değerli ya da düşük maliyetli bir hammaddeyi, toplumun isteklerini de gözeterek daha değerli bir hale getiren üreticiyi (örnek olayda John ya da Can, fark etmez.) görünmez el piyasada tutacaktır.

İşte, görünmez elin işlerliği, taraflardan sadece birinin değil her ikisinin de taleplerine bağlıdır. Aksi takdirde bir şekilde görünmez el piyasayı dengeye getirebilmek, temiz bir piyasa oluşturmak için elindeki gücü ister istemez kullanacaktır.

Kaynak: Ölü İktisatçılardan Yeni Fikirler, Todd G. Buchholz, Adres Yayınları, 2005 s.47-49

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • görünmez el teorisi
  • görünmez el teorisi nedir
  • adam smith grnmez el teorisi
  • görünmez el nedir
  • görünmez el neyi ifade eder

Restleşmeler Sürtüşmeler ve Artan Savunma İhtiyacı

Savunma ve savunma konusuna bağlı olarak yapılan harcamalar iktisadın, politikanın ve hatta sosyolojinin konusunu oluşturmaktadır. Maliye biliminin içinde bile yer almaktadır ki, iktisatın ve maliyenin aynı kök üzerindeki iki farklı dal olması, bu durumu normal kılmaktadır. Savunma hizmeti, maliye bilimine göre tam kamusal mal ve hizmet içinde görülmektedirKlasik iktisadi görüşe göreyse devlet küçük bütçeye sahip olmalı ve bu bütçeyle sadece ve sadece savunma hizmeti gibi kamusal mal ve hizmetleri yerine getirmelidir.

Bu hizmetin yerine getirilme derecesi ya da iktisadi büyüklüğü de önemlidir. Yapılacak harcamaların büyüklüğü, devlete ya da hükümete harcama yetkisi veren bütçe büyüklüğünü zorlamamalıdır. Devletin benimsediği ekonomik sistemle ilintili görünse de savunma harcamaları kapitalizme ya da sosyalizme körü körüne bağlı ülkelerde de görülebilir. Hatta her iki tip ekonomik sistemi benimseyen ülkelerin bütçe büyüklüklerinin önemli bir kısmını teşkil edebilir.

Savunma harcamalarının artmasında ya da devletlerin bütçelerinde savunma harcamalarına ağırlık vermesinde tek neden devletin ekonomik yapısı değildir. Ülkenin sınırlarını koruma isteği, tehlikeli bir coğrafyada yer alma ve bu nedenle kendince güçlü bir savunma sistemi kurma gibi nedenlerle de artabilir. Ama söylemek gerekir ki, herşeyin olduğu gibi savunma harcamalarının fazlası da zararlıdır.  Çünkü bir devletin ekonomi politikasını salt daha öldürücü silahlar yapımına ayırması, etkin bir kaynak dağılımını sağlamaz. Bu ise, düşmanlarınıza elinizdeki modern silahlarla gözdağı verirken, açlıktan ölen milyonlarca insanı da beraberinde getirir. Barış zamanında bile savunma harcamalarını arttırmanın kaçınılmaz sonucudur bu.

Dünyadaysa bu konuda savunma harcamalarının arttığı görülüyor. Savunma harcamalarının hem bileşenleri değişmiş durumda, hem de niteliği. Artık bir çok ülke çok fazla sayıda personele sahip, hantal ordu yapısını terk edip daha modern, öldürücü ve yüksek teknoloji ürünü ve bununla paralel olarak daha pahalı savunma (!) silahlarını kullanmaktadır.

Komünist bir ideolojiyle yönetilen Kuzey Kore, teknik anlamda güney komşusuyla savaşı bitirmiş durumda değil ve son günlerde artan askeri tatbikatlara girişmiş durumda. Rusya, çağın gerisinde kaldığı gerekçesiyle devlet başkanı Putin’in emriyle orduda ve donanmada modernizasyona gitti. Bu, zaten Rusya’nın 2016 hedefi. Yani 2016 yılına kadar güçlü bir ordu ve donanma oluşturma amacında. Asıl amaç nedir, bilinmez. ABD’ nin Irak ve Afganistan harekatları nedeniyle artan savunma (!) harcamaları yüzünden ülkenin bu hale geldiğini hepimiz aşağı yukarı biliyoruz. Bir de Irak ve Afganistan’ın içler acısı halini. Obama yönetimi çıkaracağı mali uçurumu önleme planıyla hala selefinin bozduğu ekonomik yapıyı düzeltmeye çalışıyor.

Bize gelince, sınırımızda, bir zamanlar dost olduğumuz Esed yönetiminin halkına zulmü reva görmesi nedeniyle füze savunma sistemi kurmuş durumdayız. Üstelik bu sistemi kullanacak askeri personelle birlikte. Bu hareketin bize maliyetini varın siz hesaplayın. Bugünlerde ise ABD ve NATO’yu kızdıracak bir adımla Çin’den füze savunma sistemini, ucuz yollu olduğu için aldık. Bu olaydan sonra Türkiye’nin NATO tarafından nasıl kınandığını biliyoruz. ABD Savunma bakanı Pandetta, iğneleyici sözlerle, aldığımız füze savunma sisteminin, ona göre, NATO standartlarından bile iyi olmasını diledi. (!)

Türkiye’nin savunma alanındaki son adımı geçen günlerde geldi. Pakistan ordusunun modernizasyonu amacıyla, daha önce aynı amaçla Türk ordusunun modernizasyonu için üretilen ATAK tipi saldırı helikopterinin bu ülkeye satılması konusunda anlaşmaya varıldı. Bu durum bile NATO yetkililerini kızdırmaya yetti. Hatta bu kızgınlıkla iş, Türkiye’nin NATO’ya ihanetine kadar gitti. Açık söylemek gerekirse, Türkiye’nin bu son adımı gereksizdi. Savunma araçları pazarındaki büyük oyunculara rağmen, yeni yeni kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan Türkiye’nin böyle bir satış gerçekleştirmesi engellenirdi ve doğal olarak ATAK helikopteri satımını engellemek için ABD, lisans kozunu oynadı.

Tüm yaşananlara rağmen, ülkemiz savunma sanayi piyasasında adından söz ettirir mi, bilinmez ama tüm yaşananlar, en iyi savunma(!) nın saldırı olduğunu gösteriyor. Haksız mıyım?

 

Yazıyı Değerlendirin!

Dünya Duruyor, Sen Ne Dersen De!

Yeterli sermaye birikimini sağlamış ülkelerin, birkaç dönem üst üste ve büyük ölçüde büyümesi normaldir. Bir dönem bizim, ekonomik olarak üst üste 22 çeyrekte, kısmen azalsa da, büyüme göstermesi bu duruma örnek verilebilir.

Son zamanlarda ise dünya genelinde yaşanan bazı olumsuz olaylar nedeniyle, sermaye birikimi yeterli olsa bile büyüme hızı giderek yavaşlama eğiliminde. Ülke ekonomisini idare eden, ekonomik aktörler bu durumun farkında olacaklar ki, kamuoyuna servis edilen 2013-2016 yıllarını kapsayan Orta Vadeli Programda büyüme rakamları aşağı yönlü olarak revize edildi. Tesadüfe bakın ki, IMF de bu durumun farkında. IMF’nin söz konusu dönemde dünya ekonomisindeki büyüme tahmini ise 2013’te %2,9, 2014’te %3,6 olarak revize dilmiş. Fon, 2013’te ABD’nin %1,6, Euro Bölgesi’nin %-0,4, (ki bu durum resmen küçülme demektir) Japonya’nın %2 ve Çin’in %7,6 büyüyeceğini tahmin ediyor. Bu rakamlarla IMF’nin bize anlatmak istediği şey şu: Dikkatli olun, küçülme tehlikeli boyutta!

IMF’nin Orta Vadeli Program ile neredeyse aynı dönemde açıkladığı Küresel Görünüm Raporu, büyüme rakamlarının bu derece tehlikeli boyutta yavaşlamasını iki unsura bağlamış durumda. Bunlardan biri FED’in parasal genişlemeden kademeli olarak vazgeçmesi, diğeri ise Çin’in beklenenden daha yavaş büyümesidir. Dünya’nın en hızlı büyüyen ekonomisi olan Çin’in büyümesi, yukarıda verilen orana bakılırsa yine yüksek görünebilir ama iç talebin doyması nedeniyle yavaşlayan bir büyüme olduğu, ya da daha Türkçe olarak, büyümenin yavaşladığı açık.

Buraya kadar yapılan tüm açıklamalar, verilen tüm örnekler göz önüne alındığında, OVP’nin oldukça temkinli ve ekonomide makroekonomik istikrarı korumaya yönelik gerçekçi bir plan olduğunu söyleyebiliriz. Zaten, bütün dünyada büyüme rakamlarının öyle ya da böyle nedenlerle aşağı yönde yenilendiği, revize edildiği bir ortamda yüksek büyüme rakamları tahmin etmek, uyanıkken hayal görmek gibi bir şey olurdu.

OVP ve Hedefleri

            2013-2016 dönemini kapsayan programın, belki de en önemli hedefi, cari açığın düşürülmesi olarak gösterilebilir. OVP hakkında ilk ipuçlarını kamuoyuna servis eden Ali Babacan’a göre, cari açığın azaltılması da özellikle yurtiçi tasarrufları arttırmadan çok zor görünüyor. Yani, yazının başında söylediğimiz, büyümeyi sürekli kılmak için sermaye birikimini yeterli hale getirmek noktasına ulaşmış olduk. Diğer taraftan, mevcut kaynakları daha üretken alanlara yönlendirmek ve ekonomideki verimliliği arttırmak, cari açığın azaltılmasında önemli faktörler arasında yer alır. Optimal bir istihdam yapısı ile verimli bir ekonomik sistemin oluşturulması, üretime katılan bir birim girdinin, en az bir birim çıktı yaratabilmesi bize cari açığı düşürme konusunda yardımcı olacaktır diye umuyorum.

Kabinenin bir diğer bakanı Mehmet Şimşek ise, IMF raporuna dayanarak, 2007-2013 döneminde, kamunun ihtiyaç duymadığı alanlara bile personel alımı yapmasıyla, sektörün küçülmek yerine giderek büyüdüğünü belirtti. Bakana göre bu, artık kamu kurumlarına afaki rakamlarla personel alımının yavaşlaması ya da azalması demek. Tabi, bu adım da büyüme odaklı atılmış bir adım. Devletin fazla büyümeden, büyümeye yük olmaması isteniyor.

Dünya Nasıl Büyür

            Şu an için dünyanın en büyük ilk iki ekonomisi kaynaklı sorunlar, büyümeyi yavaş kılıyor. ABD’de 17 Ekim’e odaklanan bir kriz, başkan Obama’nın krizi çözme çağrıları, FED başkanının, parasal genişlemeden kademeli olarak vazgeçmesi sonrası ne yapacağının bilinmemesi ve Euro Bölgesi’nde Yunanistan kaynaklı kriz ve bir yıldan uzun süren bir resesyon ortamının ne zaman sonuçlanacağı konusunda belirsizlik, bizim bu kanıya varmamıza sebep oluyor. Bu belirsizlik ortamının kırılabilmesi, sermaye birikimini yeterli kılmakla mümkün olabilir. Dünya, bence bu şekilde büyür.

Yazıyı Değerlendirin!

Yeni Bir Küresel Kriz mi Geliyor?

Bundan beş yıl önce ABD’ de bankacılık ve gayrimenkul sektörü kaynaklı bir kriz yaşanmıştı. Hatırlarsanız, 2008 yılında patlak veren bu krizin ana nedenleri olarak sermaye piyasalarında ters seçim kaynaklı yanlış fiyatlandırma yapılması ve Amerikan Merkez Bankası (FED)’nın fon faizlerini çok uzun zaman oldukça düşük seviyelerde tutmasıdır.

Bu ne demek? İhtiyaçlarınız için bankalardan kredi alırken, FED’in de yardımıyla daha düşük faiz oranlarında borçlanacaksınız demek. Bu durum doğal olarak bir kredi patlamasına yol açtı ve konut fiyatları tavan yaptı.

Bizim mortgage dediğimiz bu sistemden kaynaklı krizin ateşi çok hızlı bir şekilde yayıldı ve sönmeye yüz tutması çok uzun zaman aldı. Bu zaman diliminde dünya ekonomisinin küresel olarak büyüme hızları düştü. Ülkemiz gibi, gelişme potansiyeline sahip ülkeler büyüme rakamlarında acı fren yaptılar. 2012-2013 arası, tam da küresel krizin ateşi küllenmeye yüz tutmuşken, bu kez yine ABD’den gelen olumsuz haberler, piyasaları yeni bir küresel dalgalanma konusunda endişeye sevk etti. Siyasetçilerin çıkarları yüzünden, ABD’de 17 yıl sonra yeniden bir kriz yaşandı. Krizin aktörü ise, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasındaki çatışma. Bu çatışma nedeniyle ekonomi her gün yüz milyonlarca dolar kaybetti. İki grubun asgari müştereklerde anlaşamamış olması ABD’ de şu anda sadece kepekleri indirecek boyuta geldi ama bu hal bile tehlikeli. Çünkü ileride, 17 Ekim tarihinde, borç tavanının yükseltilip yükseltilmeyeceğine ilişkin görüşmeler var. Bu görüşmelerde cebe girecek oy, paranın önüne geçerse vay halimize!

Birkaç hafta öncesinde FED kökenli olumlu adımların, küresel ekonomiyi nasıl olumlu etkilediği konuşulurken, gelinen durum dünyada gerçekten hiçbir şeyin sabit kalmadığını, her an değiştiğini gösterir nitelikte.

17 EKİM MUTABAKATI OLMAZSA…

Konu buraya kadar gelmişken, yukarıdaki soruyu ister istemez düşünmek gerekir. Diyelim ki, 17 Ekim geldi ve taraflar yine siyasi çıkarlarından ötürü borç tavanını yükseltmeyi amaçlayan plan konusunda anlaşamadılar. O zaman ne olacak? Dünya ekonomisinin beş yılda zar zor toparladığı ekonomik büyüme ivmesi, ABD kaynaklı bir krizle yeniden tersine dönebilir. ABD içinde ise bu durum, kepenkleri indirmekten ziyade bir hükümet krizi boyutuna gelir ve iç ekonomik yapı da zarar görebilir. Bir ihtimal de uluslar arası kredi derecelendirme kuruluşlarının ABD’ nin kredi notunu kırabilmesidir. Biliyorsunuz ki aynı durum 2011 yılında yaşanmış ve ülkenin kredi notu ilk defa düşmüştü.

ABD, dünya GSMH’sının tek başına beşte birini ortaya çıkaran bir ülke. Kısaca, dünya üzerindeki ekonomik hadiselerin büyük bir kısmı doğrudan ya da dolaylı olarak bu ülke ekonomisinin üzerinde gerçekleşiyor. Dünya’nın geri kalanını, ister iskambil kağıdı olarak görün, ister domino taşı, ilk sıradaki taş veya kağıt sarsılırsa, diğerleri de sarsılır.

17 Ekim’e an itibariyle henüz var ama olumsuz bir durumu da göz ardı etmemek lazım. Diğer taraftan tarafların borç tavanı konusunda anlaşması, krizin ayak seslerini kesebilir.

EKONOMİSTLERE GÖRE 17 EKİM

ABD’ de bunlar olurken, 17 Ekim tarihini dört gözle bekleyen ekonomistler olası bir anlaşmazlık durumunda yaşanacaklar hakkında fikir yürütmeye başladılar bile. JP Morgan Avrupa Yönetim Kurulu Başkanı ve İsrail Merkez Bankası’nın eski başkanı Jacob Frenkel, bütün dünya ekonomilerini, tek bir ülkeye bu derecede bağımlı olmakla eleştirdi ve bu durumu batacak bir gemide rahat rahat dolaşan yolcuya benzetti. Frenkel’e göre 17 Ekim’de yaşanacak bir olumsuzluk, ABD dışındaki ülkeleri, salt ABD’ye bu kadar bağlı oldukları için olumsuz etkileyecek. Sadece Frenkel değil, IMF’  ekonomistleri de aynı görüşe sahip.

İşte tam bu noktada 2008 yılından beri yavaş yavaş da olsa toparlanma sinyali veren küresel ekonomi, acaba 17 Ekim tarihiyle birlikte yeni bir krizle mi karşılaşacak? Bekleyip görelim.

 

Yazıyı Değerlendirin!

Uçurumu Sevenin Kanatları Olmalı

Yukarıdaki cümle bir atasözü. Hangi millete ait bilmiyorum. Belki bizimkiler söylemiştir ama bizimkilerin de bu atasözüne uygun davrandıkları pek söylenemez.

Ne anlama geliyor bu söz? Belli bir zorlukla karşılaşan ya da zorlukları göze almayı seven, bunu haybeden yapmamalı, bu zorluklara karşı koymasını kolaylaştıracak donanımlara sahip olmalıdır diyor. Kısaca tedbir yani. Yani, çok azımız dışındakilere, çok yabancı olan bir durum. Yanlışsam yanlışsın deyin ama biz her zaman, tedbiri zamanımızı aştığımızda almaya çalışırız. Bunda da çoğu zaman başarısız olur, sorumluluğu ya da hatayı kendimizde aramaz, hep kaderci davranırız. Aksini düşünen beri gelsin.

Şimdilerde yukarıdaki başlığa nazire yaparcasına bir hadise var ortada. Olayın kaynağı, ABD ve Türkiye merkez bankası başkanlarının birkaç gün arayla verdikleri demeçlerle piyasayı bir rahatlatıp, bir de tedirgin etmesi. “Ne bağlantı var bunda?” diyeceksiniz. Şöyle ki, piyasayı rahatlatıcı adımlar, göreve geldiği sırada bir krizle karşılaşan FED başkanı Bernanke’den geliyor ve bu rahatlatıcı açıklamalarla dolar kuru az da olsa düşebiliyor. Bernanke böyle yapmak zorunda çünkü merkez bankası başkanlığının ilk yıllarında kriz etkilerini en azından zayıflatmak için çok uğraştı, buna yönelik adımlar attı. Bir daha korkulu rüya görmemek için, deyim yerindeyse uyanık kaldı. Uçurumla karşılaştı. Kaçmadı. Tedbir aldı ve bugüne geldi. Şimdi, görev süresi dolmak üzere ve halefine, bir sorun olmazsa sorunsuz bir para piyasası işlerliği bırakmak üzere.Sadece, bir ya da iki ay önce ABD’de düzelmeye başlayan işsizlik verilerine bakarak artık, tahvil alımı ya da ucuz parasal genişleme olmayacağını söylediğinde kur biraz yükseldi. E, bu kadarcık kusur olsun.

İşin TCMB tarafına gelince. Durmuş Yılmaz’ın defansif ve piyasayı gözlemleyerek attığı adımlardan sıkılan bizler, bu kurumun başında, selefine göre daha cesur adımlar atan Erdem Başçı ismini duyar olduk. Erdem Başçı, 2011 yılında göreve geldi. 2009 krizi sonrası etkilerin yavaş yavaş kaybolmaya başladığı bir dönemde. Bu ortam, kendisini cesur ve ofansif adımlar atmak için daha da cesaretlendirdi. Mesela fiyat istikrarı yanında, ekonomik büyüme de takip edildi.

Bu noktada TCMB başkanının unuttuğu bir şey vardı. Eğer siz de ülke piyasasında işlerin tıkır tıkır gitmesini istiyorsanız, mevkidaşlarınızla uygun hareket etmelisiniz. Verdiğiniz demeçlerden, aldığınız kararlara kadar her şey dünya ile uyumlu olmalı. Bernanke, parasal genişleme olmayacak açıklaması yaparken, siz de aynı zamanda bu açıklamaya uygun adımlar atmalısınız. Başçı, bunu zamanında yapamadığı için dolar kuru 2 TL’ye yaklaştı ve bir zaman sonra geçti. Sayın Başçı bu sefer dolar kurunun alarm vermesi karşısında, merkez bankası
rezervleri kozunu oynadı, kuru düşürmek için. Fakat 10 Eylül 2013 tarihli döviz müdahalesi bile dolar kurunu fazla düşüremedi. Kuru, hafta başında düşüren açıklama yine FED kaynaklıydı ve kur bir ara 1,94 seviyesine kadar indi. Dedim ya, uçurumu seviyor Bernanke. Ne yazık ki, tam aksine Erdem Başçı, salt cesur bir merkez bankası başkanı imajı vermek için yaptığı açıklamalarla kuru yine 2 TL seviyesine yaklaştırdı. Dedim ya, “Bize bir şey olmaz!” diyor adam.

DÜNYA’DAN TÜRKİYE’YE

Şimdi kurdaki bu oynaklık, bizim büyümemize yardımcı sektörlerde de tedirginlik yaratıyor. Bu tedirginlik sadece bizden kaynaklı değil üstelik. Bu duruma dış kaynaklı en ciddi yaklaşım Fitch’den geldi. Fitch, kurdaki bu oynaklığa dayanarak; yüksek cari açık, yüksek enflasyon ve zayıf global likidite kombinasyonunun Türkiye’nin manevra alanını sınırladığına dikkat çekti. İşin Türkçesi, kendinizi kur oynaklığına ve buna bağlı kısa vadeli carry trade vakalarına fazla bağlamayın. Uçurumun dibinde olabilirsiniz, büyümeniz tehlike altında, tedbir alın. Uluslar arası bir kuruluş, bunu boşuna söylemez. Tecrübeleri, ve zor zamanlarda aldığı tedbirlere dayanarak söyler. Kredi notumuza gelince, neyse ki notu kıracak bir adım atmadı. Görünümü ise durağan.

SONUÇ

Hayatın her anı, her alanı, zorluk ve tedbirle iç içedir. Uçurumdan ancak, kanatları olan korkmaz. Görmesini ve uygulamasını bilenler tabi ki.

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • uçurumları sevenin kanatları olmalı
  • uçurumları sevenin kanatları olmalı anlamı
  • uçurumları sevenin kanatları olmalı ne demek
  • ucurumu sevenlerin kanatlari olmali sozleri
  • uçurumu sevenin kanatları olmalı nedir