AVRUPA MUCİZESİ

0
1629

AVRUPA MUCİZESİ

 

Paul Kennedy, Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri kitabında, ‘Avrupa Mucizesi’ konusunu “Nasıl oldu da, Avrasya kara kütlesinin batı bölgelerinde yaşayan, dağınık, nispi olarak incelikten yoksun halklar arasında, burayı ilerde kesintisiz bir biçimde dünya meselelerinde ticari ve askeri lider konumuna getirecek önüne geçilemez bir ekonomik gelişme ve teknolojik yenilik süreci başladı?” sorusuyla ele alıyor.[1]

 

Avrupa’nın ekonomik gelişimi ve bugünkü refah seviyesine erişmesi, ekonomik ve teknolojik gelişmelerin elde edilmesi, toplumsal yapı, coğrafya ve farklı değişkenlerle dinamik bir etkileşim içinde dünya politikasını kontrol etme gücüyle ortaya çıkmıştır. Kennedy, Avrupa’nın öne çıkan gelişiminde küreselleşme sürecinden önce askeri gücünün ve savaş aletleri üretme becerisinin etkili olduğunu “Sürekli bir geliştirme dürtüsü yalnızca Avrupa’da vardı” diyerek açıklıyor.[2]

 

 

19. yy.da Avrupa’da kendini gösteren sanayileşme, merkantilist düzen ve küresel güç olmanın ekonomik üstünlükten geçtiğinin farkındalığı ve batılı toplum yapısının global ekonominin büyümesine hız kazandırmaya elverişliliği zengin-fakir ayrımının tarihteki kırılma noktası olmuştur. Zira, evvelki dönemde askeri ve siyasi gücünü kullanarak deniz aşırı ülkelere yaptıkları fetihlerle kendilerine ‘yeni şirketler’ kuran Büyük Britanya başta olmak üzere Avrupa, geliştirdikleri ulaşım, iletişim ve sanayi sektörlerinin dinamikleriyle artık uluslararası ticaretin merkezi haline gelmiş, serbest ticaret, uzun vadeli ticaret ve sanayi yatırımlarını özendirerek küresel ekonominin merkezi haline gelmiştir.[3]

 

Diğer yandan sanayileşmenin getirdiği güç, ‘canlı güç kaynaklarının yerine cansız güç kaynaklarının koyulması, insan soyu –hızlı, düzenli, şaşmaz, yorulmaz-[4] makinelerin yoğun şekilde kullanılmaya başlanmasıyla elde edilen ekonomik büyüme, özellikle artan nüfuslarıyla mevcut ekonomik şartları eşleşmeyen fakir ülkeleri doğal olarak ikinci plana attı ve hala orada tutmaktadır.

 

İktisat tarihine, dünyanın dengelerini değiştiren devrimlerle geçen Avrupa, 2. Dünya Savaşı’nda sonra da küresel ekonominin merkezindeki konumunu korumuştur. Kurulma maksadı, Avrupa ülkelerinin savaşmayı bırakıp kendi aralarındaki ticareti geliştirmek olduğu söylense de, Avrupa Ekonomik Topluluğu, kurulduğu günden bu güne dek sanayileşmenin avantajlarını kendi bünyelerinde toplamak üzere faaliyetlerini sürdürmüştür. Ekonomik entegrasyonların Avrupa dışındaki ülkelerle yapılmaya başlanmasından itibaren, gelişmemiş ülkelerle Gümrük Birliği kurulmasından sonra gelişmiş sanayi ürünlerinin dağıtımını fevkalade genişletmiştir. Gelişmemiş ülkelerin tahmin edileceği gibi sanayi ürünlerinin standartlarından dolayı yakın seviyelerde bile ihracat rakamları yakalanamazken, Avrupa ülkeleri sanayi ürünlerini avantajlı bir şekilde Serbest Ticaret Anlaşması imzalanmış ve gümrük birliğine dahil olan ülkelere gümrüksüz olarak arz edip fazlasıyla talep yaratmışlardır. Ekonomik entegrasyonların gelişmekte olan ülkelere destek olması amacıyla yapıldığının kayıtlarda görünmesine karşın, sermaye, kaynak, teknoloji ve sanayi niteliği bakımından hazır olmayan ülkelerde ithalat artışı, üretim ve istihdam düşüşü, işgücü fiyatının azalması gibi etkilere yol açmaktadır.[5] Haliyle, endüstriyel toplumların gelir seviyesinin ve refah seviyesinin artması, gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerin ise istihdam oranının ve yaşam standardı kalitesinin düşmesi sonucunu doğurmaktadır. Haliyle, ekonomik entegrasyonlar yalnızca bu ilişkilerin avantajını doğru kullanmayı becerebilenlere yaramıştır.

https://twitter.com/Exponomist
@Exponomist
Yazı dizimiz bir sonraki bölüm olan ‘İngiliz Hegemonyası’ konusuyla devam edecek…


[1] Kennedy, Paul, Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri, (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 8. Baskı, Ankara 2013) , sf. 42,49

[2] Kennedy, sf. 49

[3] Kennedy, 185

[4] Kennedy, 188

[5] Dr. Can Baydarol, 24TV Zeliha Saraç ile Ekonomi Programı, 18.11.13

Yazıyı Değerlendirin!
Paylaş