Koç Holding’de Duygusal Zeka Dönemi

Ölümler acıdır; özellikle ölenin sevenleri için ama hayat da sürmektedir. Yaradan’ ın insanoğluna bahşettiği en güzel ve belki de en kötü özellik anların anını unutmak. Acılar da sevinçler de ilk yaşandığı anda yakalandığımız şiddeti ile kalsaydı dayanamazdı kalbimiz.
Yakın zamanda, ülkemizin ve dünyanın önemli ekonomi devlerinden KOÇ HOLDİNG yönetim kurulu başkanını, ülkemiz ise değerli bir insanını kaybetti. Anılarda gülümsemesi, başarıları, tevazusu ile kaldı Mustafa KOÇ. Bir aile için büyük bir acı; sevilen bir insanın aniden elinden gidivermesi.
Günler geçti; dalgalar duruldu. Yaşam ve iş yaşamı devam etmek zorundadır. Özellikle ülkesine, dünyaya karşı sorumluluğu olan kurumlar ve kişilerin ne yazık ki uzun yas dönemlerine hakkı yoktur.
İşte bu acı olay sonrası Koç Holding yönetim kurulu da dümenin yeni kaptanını seçmek zorundaydı. Aslında nefesler tutulmamıştı çünkü sanki kaptan belli gibiydi ama……
omer-kocGazeteyi açıp okuduğumda biraz şaşırsam da habere çok sevindim. Daha doğrusu ÇEKO’ da okumanın getirdiği ekonomi bilgim; orta, büyük ölçekli firmalarda almış olduğum Sağlık Sistemi Danışmanlığı ve Yöneticiliği tecrübem ile baktığımda ÖMER KOÇ doğru bir isim. Çünkü demeden önce;

Bu ülkede kitaplarla, sanatla, müzeler ve sergiler ile biraz ilginiz varsa; bu sohbetleri yapabildiğiniz seçkin, kültürlü dostlarınız varsa; ÖMER KOÇ hakkındaki olumlu şehir efsaneleri ya da gerçekler er geç kulağınıza takılır. Benim de kulağıma yılar önce televizyonda kültür sanat programı yaparken gelmişti ÖMER KOÇ hakkında övgüler ve biraz da şehir efsaneleri. Hatta bir ara kendisi ile tanışmayı bile kafaya taktım ama olmadı. Şimdi; ‘ nereden bu bağlantı?’ derseniz:
Talya Otel Antalya’ da en özel mekandı benim için; düğünüm de orada oldu; oğlumun bir iki doğum günü de. Hatta adının geçtiği deneme kitaplarımın tanıtım kokteylinin sponsorü oldu TALYA OTELİ. İdealim yaşlılığımda orada lobide oturup yeni kitaplarımı yazmaktı ama bakalım.
Ömer KOÇ tarafından çok sevildiğini düşündüğüm SUNA İNAN KIRAÇ AKDENİZ MEDENİYETLERİ ARAŞTIRMA ENTSİTÜSÜ VE MÜZESİ ise yazılarıma konu olmuştu ve televizyon programlarımda bol bol tanıtımını yapıp; merdivenlerinde eski halk ozanlarının şiirlerini okumuştum. Bu iki mekanı bilip de oralarda dolaşınca KOÇ AİLESİ hakkında konuşmalar kulağınıza çalınıyor tabi ki.

Konuya dönersek; KOÇ HOLDİNG başında Ömer Koç var artık. Tüm aile sanatla bilimle uğraşsa da başta d a dediğim gibi ben ve benim gibi insanlar için o ailede Ömer KOÇ ayrı bir yerde durmakta. Bir çok ekonomistin; iş adamının aklına niçin Ömer KOÇ sorusu gelmiştir ama ben o soruyu sormadım bile; sadece sevindim. Çünkü artık iş yaşamında mantıksal; ekonomiksel bakış açılarının yanı sıra daha sofistike; daha derin analizlere ihtiyacımız var. Hani diyorlar ya biraz da duygusal zeka diye. Mustafa KOÇ zamanında holding bunu biraz daha yakalamıştı ki yapılan övgülerden belli.
İşte bence Ömer KOÇ bu derinliğe fazlasıyla sahip. İş tecrübesi ve başarıları ise holding içinde ele aldığı sektörlerden belli. Bunun yanı sıra bildiğim kadarı ile sanata düşkün halalarının da doğal varisi ve göz bebeği. Yani ailenin bir kısmı için değerli bir isim o. Bugüne kadar ise işini yapmış, medyaya çıkmamış ancak sanat ve edebiyat tutkunlarının niteliklerini bildiği bir sanat sevdalısı, destekçisi. ( Şimdi herkes biliyor ama; geç bir keşif)

Yine iş yaşamına dönersek; rekabet içinde artık başka alanları da düşünmek zorundasınız ; özellikle Koç Holding gibi ülke lokomotifi firmalar örnek teşkil etmelidir. Sistem, daha insana dayalı ve duygusallığın da mantıkla gittiği yönetimler ile; bilişim teknolojileri yanında yine insanca sıcak ilişkilerin korunması ile olmalıdır. Uluslararası piyasalarda ise bazı iş adamları sanat ve bilim konuştukları kişilerle antlaşma imzalıyor iki seçenek arasında kaldıklarında. Dünyaya bir şeyler bırakmak gerektiğini; katıda bulunmak gerektiğini keşfedeli çok oldu uluslararası piyasalar. Ömer KOÇ; koleksiyonerliği ile bile çözülemeyecek düğümleri çözebilecek bir isim. Koleksiyonerliğin getirdiği dost ilişkilerini, derin bakış açısını tecrübe ve eğitimle birleştirmiş bir insanın başarılı olacağını kim inkar edebilir ki?

Almak istediği bir eser için araştırma yapabilen; o satın alma yarışının heyecanına dayanabilen; ve onları özenle muhafaza edebilen bir insan sizce iş yaşamının derin yüksek dalgalarını yönetemez mi?

Başka bir bakış açısından, siyaset açısından bakarsak: KOÇ AİLESİNİN VE HOLDİNGİN bazı görüş ve tavırlarını beğenmeyen siyasi çevreler bile holding başkanının ülke kültür mirasına hakimiyetini, sahip çıkışını yadsıyabilir mi? Böylesine bir insanı siyasi polemiklerle harcayabilir mi? Ülke değerlerini hatta dünya değerlerini muhafaza etmek dilinde değil; yüreğinde ÖMER KOÇ’ un. O dünyada çok farklı çevrelerin de dostu ve gözbebeği. İlim ve sanat çevresinin.

Özetle, yakıştınız siz o koltuğa Ömer KOÇ; holdinginiz adına; ülke adına ve hatta dünya adına.
Vehbi KOÇ ile başlayan klasik geleneğin başarısının; babanız ile başlayan değişim içinde; Mustafa KOÇ tarafından renklendirilen tarzın sizinle daha derinleşip daha farklı vizyon ile yukarıya çıkacağını umut etmekteyim. Koç Holding ‘ te duygusal zeka; derin bakış açısı manevi değerleri biraz daha görüp, muhafaza etme devridir bu. Kolay gelsin…..

Foto: emlakkulisi .com

27.02.2016
BEŞİKTAŞ 14.34

Koç Holding’de Duygusal Zeka Dönemi
2 4.5

Ne aradılar:

  • Ömer koç röportajları
  • ömer koç röportaj
  • Duygusal Zekâ Öğeleri!! !! grafikler
  • koç holding ömer koç
  • ömer koç

Tek Kutuplu Bir Dünya

İnsanlık tarihinden beri süregelen bir egemen düşünce bulunmaktadır.Her devirde kesinlikle bir süper güç bulunacaktır ,sahip olduğu bölgeyi veya Dünya’da ki  dengeleri  o değiştirecektir.Peki bu her zaman böyle midir ? Kimi otoriterlere göre militarizme önem veren asıl güçtür.Kimine altyapı,kimine ekonomi,kimine kültür.Sonuçta her devirde bir egemen güç  , ve  bu egemen gücün yaymak istediği  ideolojik kavgası bulunacaktır.Fakat unutulmamalıdır ki  bu egemen güce karşı gerek militarist gerek ekonomi gerekse teknolojik   tabanlı bir anti-güç olarak büyüyen başka bir  güç  belirecektir. Evrensel olarak da kendi iç mekanizması olarak da devletler her zaman bunun için tedbirler almıştır.Orta Çağ da burjuva sınıfının ortaya çıkması ve  sonraki dönemlerde  işçi-kapitalist çatışması SSCB-ABDa kutuplaşmasını doğuracaktır.

En son geldiğimiz yakın tarihte SSCB-ABD soğuk savaşında SSCB’nin dağılmasıyla ABD bu savaştan şimdilik galip çıkmıştır.Dünya Komünizm etkisinden arındırılmış ve kapitaist sistem galip çıkmıştır .Şimdi en temel sormamız gereken  soru  ABD egemenliğinden sonra hangi ülkenin dünyada süper güç olma rolüne sahip olacağıdır . Çin,Hindistan ,Rusya …Belki de  petrol zengini bir Arap ülkesi bu koltuğa sahip olacaktır.

Ekonomistlere göre  Çin’in yükselen üretim gücü ABD’nin varisi olma yolunda en büyük seçenek.Son zamanlarda geçmiş 14 yılın en düşük büyüme hızı olarak 7,7  bir trend yakalasa da , hala  diğer ülkelere göre oldukça yüksek bir noktada.Ayrıca işçi potansiyeli ile daha şimdiden çoğu fabrikayı içerisinde bulunduran bir ülke.

Nufus olarak Çin’i geçeceği düşülen Hindistan ise sadece popülasyon olarak  şu an 1 milyarı geçmiş durumda.Üstelik  Çin gibi henüz çocuk sınırlamasına karşı bir politika yok.Fakat hala  ekonomisi tarıma dayalı bir ülke olan Hindistan,  İngiliz ekonomistlere göre   her ne kadar GDP(General Domestic Product) ölçeğini değiştirerek bir gecede 10 yılın en düşük seviyesi % 5’den, % 7’lerin üzerine çıkartsa da , tarıma dayalı olan ekonomiyi seri üretim haline getirmeden  ve fabrika otomasyonuna geçmeden lider bir ülke konumuna geleceğini savunmamaktadır.

Rusya ise SSCB’nin dağılmasıyla kendini  piyasa ekonomisine çabuk entegre etmiş ,özelleştirmeleri  tamamlamış ve Putin önderliğinde tüm medya baronlarını etkisiz hale getirmiştir.Her ne kadar yakın zamanda bir kriz geçirsede  dünya ülkesi olma yolunda  ilerlemektedir.Fakat Uluslararası derecelendirme kuruluşu Moody’s’in yayınladığı son büyüme raporunda Rusya’da ki iyi   gidişatı bir kenara bırakırsak, gelecek yıllarda ekonomik büyümenin cansız olacağını belirtti.

ABD ve  Avrupa Birliği Serbest Gümrük Pazarı’na alternatif olarak kurulmuş Şanghay İşbirliği Örgütü   sayesinde  Rusya ve Çin geniş bir pazar bulmuş, ABD’ye karşı yeni bir güç olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bütün bunların sonucunda dünya tek düzeye indirgenmiş bir konumda tarihte hiçbir zaman devam etmemiştir.Her daim ülkelerin karşısına gerek ekonomik  gerek askeri gerekse de ideolojik olarak hep bir anti-güç ortaya  çıkmıştır.Nitekim Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Şanghay İşbirliği Örgütü açılında yaptığı konuşmada  ”Tek kutuplu dünya düşünülemez.” sözü akıllarda yer etmiş ve ABD’nin koltuğuna talip olduklarının açıkça bir belirtisidir.

 

 

Tek Kutuplu Bir Dünya
2 3.5

Ne aradılar:

  • facebook burak dogan loc:TR

İstikrar mı İntihar mı?

Uzun zaman oldu burada yazmayalı. Yoğun iş temposu , hayat kavgası derken yazacak bir şeyler de birikti hali ile. Malum son 6 aydır seçim ekonomisi ile geçen günlerde döviz kuru , borsa , faiz oranları , devlet ihaleleri , işsizlik rakamları hareketli günler geçirdi.  O zaman soluk almadan birbiri ile bağlantılı konulardan girerek , akademik makale tadındaki yazıma başlıyorum.

Piyasadaki faiz oranları genelde devletin açmış olduğu hazine bonosu ve tahvil ihalelerinde alınan teklife göre şekillenir. Örnek verecek olursak Devlet 6 aylık ihtiyacını karşılamak için 100 bin TL’lik bir ihale açsın. İhale sonucunda nihai teklif 75 bin lira olsun. Bu demek oluyor ki; ihalede teklifi kabul edilen kişi 6 ay sonunda devletten 25 bin lira faiz geliri elde edecek. Oluşan faiz oranı ise % 33 oluyor.

Elde edilecek gelir : 100.000 – 75.000= 25.000 TL

Nihai teklif: 75.000 TL

Faiz oranı:  25.000 / 75.000= %33

İşte olay bundan sonra başlıyor. Şu an ki konjonktürü dikkate alacak olursak ekonomik istikrarsızlık , yüksek cari açık , aylardır kurulamayan hükümet, terör olayları vb. durumlardan dolayı bono sahipleri ellerindeki bonoları satmaya başlarlar. Fakat piyasada olumlu rüzgarlar esmediğinden dolayı 75 bin TL’lik bono daha düşük fiyattan alıcı bulur. Böylelikle bononun fiyatı düşerken faiz oranları artar. Burada bir paradoks ile karşılaşabiliriz. Faiz oranlarının artması ülkeye sıcak para girişi sağlamaz mı? Ülkemizdeki borsanın %64’ü yabancı yatırımcıların elinde olduğundan dolayı , bonosunu satıp eline geçen parayı dövize çeviren yatırımcı sıcak parayı yurt dışına çıkartıyor. Faiz oranları artarken aynı zamanda döviz kurları da artmaya başlıyor. Yani okulda teori de öğrendiklerimizin tam tersi ile karşılaşıyoruz. Peki nerede bu rasyonel bireyler?

Uzunca bir süre güven sağlamış , devletin iç ve dış borcunu azaltmış, faiz ve enflasyonu tek haneli rakamlara indirmiş , GSMH’yı ve kişi başına düşen milli geliri arttırmış ; altyapıya , milli eğitime , askeri sanayiye olan bütçeyi büyütmüş bir ülke nasıl krize girebilir?  Yanıtı iki cümleden ibaret. Aşırı değerlenmiş kur ve cari açık. Çünkü istikrarı yakalamış bir ülkeye sıcak para para akışı başlar. Böylelikle yerli para değerlenme sürecine girer. Başka ülkelerin tasarrufları ile gelirinin arttığını sanan ülke vatandaşları hem iç hem de dış tüketimini arttırır. Her gelişmekte olan ekonomide yaşanan benzer hikayedir bu. Tasarruf etmek yerine , hayat şartlarımızı hızlı bir şekilde iyileştirmek isteriz. Özel sektör artan talebi karşılamak için  yatırımlarını arttırır. Tabi bunların hepsi borç para ile yapılır. 2008 yılındaki kriz ortamında diğer ülkelere nazaran yüksek kalan faizimiz , dünya piyasalarına pompalanan dolarlar bizde yalancı bir gelir artışına sebep oldu. TL faizleri yüksek olduğundan , döviz cinsinden borçlanmanın maliyeti daha az oldu. Sonuç azalan tasarruflar , artan yüksek dış borç ve kronikleşen cari açık.  Tarihi iyi okursak bu süreç her gelişmekte ülkenin başından geçmiştir.

Ülkemizde serbest dalgalı kur uygulandığından dolayı  kur riskini genelde yabancı sermaye üstüne alır. Ülkeden kaçmak istediklerinde yüksek kurdan dövize dönmkrizek zorunda kalacaklardır. Bu yüzden serbest dalgalı kur rejimi tampon görevi görmektedir. Bizim gibi ülkeler cari açığını kapatacak politikalar geliştirmek yerine , onun finanse edebildikleri sürece  borçlanmaya devam ederler.  Sermaye girişi olurken  rezervlerimizle beraber borçluluk oranımızda artmaktadır.

Bugünkü ekonomik gidişata bakarsak , yıllardır azalmadan süregelen bir cari açık , döviz kurundaki sert yükseliş, orta gelir tuzağına çakılıp kalmış kişi başına düşen milli gelir ,  Osmanlı’dan bize miras kalan fakat artık onu da kaybettiğimiz tarım ekonomimiz ve her şeyden önemlisi tasarruf etmeyi unutmuş Türk insanı.  Yeni gelecek nesillerin önünde çözmesi gereken birçok yapısal sorun var. Gelecekte elde edeceğimiz geliri çoktan iskonto edip bugünden yedik. Satacak devlet malı da kalmadığına göre, şapkamızı önümüzde koyup düşünme zamanı geldi demektir.

http://muratkochan.blogspot.com.tr/

Yazıyı Değerlendirin!

Faiz Ekonomisi, İktidar Lobisi

Uzun bir aradan sonra faiz ve politik iktisat ile ilgili bir yazı ile geri dönüş yapıyoruz. Malum seçimlere neredeyse 2,5 ay var. Daha henüz çılgın projeler duymaya başlamadık. Çünkü halk ne kadar balık hafızalı da olsa vaad edilecek projeleri gerçekleştirecek dövizin ve gelirin olmadığını bildiklerinden durağan bir süreç yaşıyoruz.

econguysBir kaç ay önce başlayan faiz tartışması sonucunda ne faizlerde keskin bir değişiklik yaşandı. Ne de döviz kuru istenen seviyelere geldi. Peki bu süreçten kim kazançlı çıktı? Ben kimin kazançlı çıktığını söylemekten çok kimler kaybetti tek tek onları söyleyeyim size.

1) Yıllar yılı enflasyon sarmalı ile mücadele ettiğimizden ülke ekonomisi dolarizasyona alıştı. Borçlarımız dolara endekslendi, birikimlerimiz dolara yatırıldı. Hal böyle olunca doları basan FED kuklacı , bizde kukla olduk. Paranın musluğunu açtıklarında ucuzlayan döviz kurundan bize bol bol borç verdiler. Sonra musluğu kapatınca bir gecede borcumuz ikiye katlanır oldu. Kimi zaman IMF yetişti imdadımıza kimi zaman yüksek faizler…Yani ilk kaybeden bağımsız ekonomi politikamız oldu.

2) Gelişmekte olan bir ülke olduğumuzdan dolayı dövize ihtiyacı olan bir ülkeyiz. Üretmek için bile tüketmek zorunda olan bir sanayimiz , yetişememiş bir iş gücümüz var. Ülkeye üç kuruş mal satarak soktuğumuz dövizi 5 kuruşa köfte almak için harcadığımızdan dolayı her zaman faiz silahına sarıldık. Yüksek faize gelen sıcak paralar, döviz kurunu düşürdü. Dönem sonu geldiğinde yabancı yatırımcı hem faiz geliri elde etti , hem de kur düştüğünden kur farkı geliri elde etti. Biraz kafanız karıştı ise açayım. %10 faiz almak için gelen 100 doları 1 TL’den bozdurduğunuzda elinizde 100 TL olur ve dönem sonunda eğer 1 dolar yine 1 TL ise sizin kazancınız 110 TL olur. Fakat yüksek faizden dolayı döviz girişi arttığından döviz kuru genelde düşer. Hal böyle olunca yabancı yatırımcı ilk geldiğinde bozdurduğu 100 dolarını daha az Türk lirası vererek geri alır. Kaybeden burada sanayicidir, hane halkıdır. Çünkü yabancı yatırımcı çekmek için arttılan faizlerden dolayı yatırımları azalır, borçlanmanın maliyeti artar. Düşen döviz kurundan dolayı dış ticarette rekabetçi gücünü kaybeder. Döviz maliyeti azaldığından mecburen dolar cinsinden borçlanır. Tabi hal böyle olunca bir şokta her şey tepetaklak olur. Tıpkı birkaç ay önce olduğu gibi. 1,80’den dolar ile borçlanan özel sektör bugün 2,60’a çıkan kurdan dolayı inanılmaz zarar etti. Özel sektör de bir holdingin finans departmanında çalıştığımdan biliyorum. Borcu borçla kapatıyoruz, değişen tek şey daha fazla faiz vermek. Hiç bir şirket aldığı borcu bir gün anaparası ile öderim diye almaz. Gelecekteki gelirini bugünden harcamak için alır. Bu yüzden kaybetmeye mahkumuz.

3)Türkiye 2002 – 2006 yılı arasında faize 184,3 milyar dolar harcamıştır. Bu para ile 10 bin km demiryolu , 3. Boğaz köprüsü , yeni bir havalimanı , Tüp geçit ve GAP bitirilebilirdi. Hayat müzik durduğunda ayakta kalan kişi olmamak için saldıgan ve rekabetçi bir yapıya dönüşmektedir. İşte bu yüzden üçüncü kaybeden iş gücüdür. Çünkü artan rekabet ücret artışlarını engeller. İstihdamı siyasi iktidarın bir politikası haline getirir. Sovyetler Birliği’nde bir deyim vardı: ” Biz halka maaş veriyormuşuz gibi yapıyoruz. Onlarda yaşıyormuş gibi yapıyorlar.” Bugün de aynı şey geçerli. Üniversite mezunlarımız bu kadar artarken , reel ücretin tersine azaldığı bir ortamda bu ekonomik sistem nasıl devam edebilir. Alın size iktisadi düşünceler tarihi dersinin final sorusu. Dünyanın her yerinde şu bir gerçektir ki; fakirliğin istismarı kolaydır ancak fakirin iktidar olması imkansızdır.

Bunu bir yazı dizisi haline getireceğimden lafımı fazla uzatmayacağım. O yüzden sözümü Fransız devrimcisi Robespierre’in efsane sözü ile bitiriyorum. ” Pohpohlanan ama hor görülen, egemen ilan edilen ama köle gibi davranılan halkım! Unutmayın , adaletin hüküm sürmediği her yerde hakim güçlerin hırsı hüküm sürer. İnsanlar ise sadece zincirlerini değiştirmiş olurlar, kaderlerini değil. Dürüst insanların ceza görmeden ülkelerine hizmet edebilecekleri zaman henüz gelmedi…

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • murat koçhan

Vergitay ! Neden Olmasın ?

Ülkemizde bugün sayıştay, danıştay, yargıtay gibi bazı yargı organları vardır. Öte yandan da bakkalından büyük firmalara kadar vergi kaçıran insanlarımız ve denetimi zayıf bir vergi sistemimiz var. Ülkedeki vergi sistemini eleştirirken, vatandaşı suçlu bulup devleti savunmak ya da
devlete suç atıp vatandaşı savunmak kesinlikle doğru  değildir çünkü her iki tarafta da hata var. Şöyle ki, vatandaş yüksek bulduğu vergiyi ödemekten kaçıyor; “iki kuruş kazancım var onu da devlete mi vereceğim” düşüncesini yıkabilmiş değiliz. Devlet ise, bazı kesimlerden ve bazı alanlardan vergi toplayamayınca oluşan açığı vatandaşın sürekli olarak ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla aldığı ürünlere yeni vergiler koyarak ya da oranlarını yükselterek kapatmaya çalışıyor. Yabancı filmlerde sıkça rastladığımız bir replik vardır: “Ben, vergilerini ödeyen bir vatandaşım!”. Filmde vatandaşın bu cümleyle kastetmek istediği şey, kendisinin elit bir vatandaş olduğudur, çünkü devlete karşı sorumluluğunu yerine getiriyor. Bizde ise vergi ödemek mantıklı karşılanmayan bir davranış ne yazık ki. Vatandaş gelir vergisinden kaçtıkça, devlet benzine vergi zammı yapmaya devam edecektir. Öte yandan devlet, gelir vergisinde düzenleme yapmadıkça vatandaş giderlerini yüksek göstermeye devam edecektir.

Hürriyet Ekonomi’nin bugünkü haberine göre:

“Maliye Bakanlığı, geçen yıl yapılan incelemeler sonucunda yaklaşık 8 milyar liralık vergi kaybı tespit etti ve buna neden olanlara 16,6 milyar liralık ceza kesti. Vergi türleri itibarıyla en büyük kayıp KDV ve ÖTV’de görülürken, en fazla ceza da 13,1 milyar lira ile söz konusu iki vergi türü için uygulandı.”

 

Türk vergi yargısı sisteminde uyuşmazlıklar iki derecede çözüme kavuşturulur. Kural olarak, uyuşmazlıklar birinci derecede vergi mahkemeleri tarafından çözümlenerek karara bağlanır; ancak mahkemece verilen kararlar (ikinci derecede) itiraz yoluyla Bölge İdare Mahkemelerinde veya temyiz yoluyla Danıştay’da denetime tabi tutulur. Böylece oluşabilecek hatalara karşı mükelleflere bir güvence verir.

Peki bugün Bölge İdare Mahkemelerinde çözümlenemeyen kaç vergi davasına ait kaç dosya var ? Bunlardan kaçı Danıştay’da ? Danıştay’da bekleyen dava dosyaları neyi bekliyor ? Bilirkişi raporuna bu davalarda neden ihtiyaç duyuluyor ? Bu soruların cevaplarını karşılayabilirsek, devletin vergi sistemi saat gibi işleyebilir diye düşünüyorum. Sonuç olarak bir devletin, en büyük gelir kaynağı istisnasız, vergilerdir.

Üniversitede, vergi hukuku derslerime giren hocam, Sayın Tayyip Yavuz’un, biz öğrencilerine anlattığı çok güzel bir fikri vardı: “Vergitay”! İlk duyduğumuzda garip gelmişti; fakat birazcık üzerinde düşününce “neden olmasın?” dedirtiyor insana. Vergitay gibi bir yargı organı, Danıştay’ın dosya yükünü hafiflettiği gibi davaların da daha hızlı bir şekilde çözüme kavuşmasını sağlayabilir. Ayrıca bu davaların daha çabuk çözümlenmesiyle birlikte denetim ağının da artırılmasıyla, ülkenin başlıca gelir kaynağı olan vergi gelirlerinde artışlar kaçınılmaz olacaktır.

Danıştay’a kadar bir karara bağlanamamış ve Danıştay’a geldiğinde de “bilirkişi” raporu için beklemeye geçen davalar daha hızlı çözümlenemez mi ? Bunun için, sırf vergi davalarıyla ilgilenen ve özellikle de iibf mezunlarından oluşturulmuş kadroya sahip bir kuruma ihtiyaç olacaktır. Bu davalara bakan hakimlerin, iibf mezunlarından oluştuğunu düşünürseniz bilirkişi raporu için davaların bekletilmesine de ihtiyaç kalmaz. Bugün muhasebe, vergi hukuku, vergi uygulamaları, ekonomi, yönetim ve diğer mali tablolar yönünden bilgisi zayıf olan hakimlerin vergi davalarında kolayca karar vermesi beklenemez. Ancak bu konularda bilgi sahibi kişiler bu koltuklarda oturursa işler daha hızlı bir şekilde yürütülebilir. Dosyalar “bilirkişilere” gönderilecekse, o zaman toplayalım bilirkişileri hakim olsunlar ! Zaman hızla akıp geçiyor, değerini bilmek gerek; “vakit, nakittir”.

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • vergitay
  • 27 mart 2015 eko politik

2015 Ekonomik Krizi

2015 Ekonomik Krizi

Son günlerde yediğimiz içtiğimiz dolarla ilgili bu sadece dolar konuşuyoruz anlamında değil gerçekten de yediğimiz içtiğimiz her şey gerçekten dolarla ilgili. Öyle ki dövize ve özellikle dolara endekslenmiş bir ekonomimizin olduğunu hepimiz biliyoruz. Hele ki enerji tüketimimizin dolar üzerinden işlemesi dolardaki en ufak artışların dahi fiyatlar genel seviyesinde artışa neden olacağını bilmeyenimiz yoktur. Hal böyle olunca da literatürde ithal edilmiş enflasyon olarak tanımlanan olguyu yaşamış bulunuyoruz. Enflasyonumuz dolar endeksli yükseliş gösteriyor.  Geçtiğimiz dönemlere baktığımızda enflasyon ve doların bu denli dengesiz ve orantısız yükselmesinin akabinde gelen ekonomik krizleri hatırlıyoruz. Sadece bu iki veriye bakarak bile 2015 ekonomik krizi şimdiden yazılıp çizilmeye başlandı bile. Sadece Türkiye değil tüm dünyada beklenen 2015 ekonomik krizi çoğu ülkenin temkinli davranmasına ve yatırım ve tasarruflarını ona göre revize etmesine neden olmuştur. Bunu sadece ECB ve FED’in verdiği kararlara bakarak dahi anlamak mümkün.

Peki ama sadece altın fiyatları dolar ve euro kurunun tek başına yükselişi kriz çıkarmaya yeter mi?

Elbette yetmez. Dolar kuru daha da yüksek olabilir hatta bilerek dahi yükseltilmiş olabilir bu ekonomimizin ondan etkileneceği anlamına gelmeyebilir. Daha önceleri dolar kurunu yükseltmeye çalışarak ithalatı kısma politikaları izlenmişti. Ne kadar başarılı olduğu ayrı bir tartışma konusu ama bugün ki yorumlarımızda farklı bir pencereden bakmak zorundayız. Dolar kurunun yükselmesinin yansımalarına iyi bakmak gerekiyor. Örneğin kurdan etkilenen maddelerin önemine bakarsak bu yükselişin etkisinin o kadar da kolay olmayacağına benziyor. Zaten yüksek olan dış ticaret açığımız doların yükselmesi ile birlikte daha da artacak ve doların kendi rekorunu kırması gibi cari açığın da bir rekor kırmasını bekliyorum. Cari açıktaki artışa paralel olarak yüksek enflasyon ve düşük üretim düzeyi ile daha az büyüme birbirini izleyen adımlardır. En son adımı ise daha fazla işsizlik olarak kriz için gerekli koşullar sağlanmış olacaktır. Halen daha tüm bunlar 2015 ekonomik krizi için yeterli sebeplerdir diyemeyiz. Ekonomik krizi kısa süreli dalgalanmalar olarak değil etkisi uzun süren konjonktürel yıpranmalar olarak yorumlarsak bu noktada kısa vadede merkez bankasına uzun dönemde maliyeye büyük iş düşüyor.

Olası bir 2015 ekonomik krizi söz konusu ise kurun kritik seviyeden daha yukarılarda ve piyasaların beklentilerinin üzerinde yükselmesi durumunda en etkili ve çabuk piyasa araçlarıyla müdahale etmesi gerekiyor. Bu silahların en başında da faiz geliyor. Belki de alt yapısı oluşturulmadan, ekonomik kırılganlığı test etmeden ve siyasi karar vermek adına kontrolsüz indirilen faiz olası bir kriz durumunda yeniden yükseltilmek zorunda kalınabilir.

2015 ekonomik krizi
2015 ekonomik krizi

Olaya sadece para politikası açısından değil yaklaşan seçimler penceresinden de bakarsak 2015 seçimleri öncesinde harcamaların kontrollü bir şekilde yapılması ve ihtiyatlı olunması gerekiyor. Belki de olası 2015 ekonomik krizi ile aynı döneme denk gelecek seçimler birbirinin tetikçisi olabilir. Seçimlimler krizi kriz de seçim sonuçlarını etkileyebilir.  Ekonomik krizlerin seçimlere etkisini daha önce incelemiştik. Okumanız bu kısmı yorumlamak için gereklidir.

Ekonomik kriz öncesinde sonrasında ve kriz anında yapılması gerekenler farklıdır, her safhada farklı politika izlemek gerek. Tüm dünyanın beklediği 2015 ekonomik krizi öncesi için ülke olarak bize düşen makro ekonomik değerleri iyi analiz etmek ve faiz ve döviz kurunun ülkemize yansımalarını anlamak gerek. Faizin mi yoksa yüksek döviz kurunun mu ülkeye daha fazla zarar verdiğini anlamak gerek. Her ne kadar şimdiye kadar hep düşük kur yüksek faiz politikası uygulanıp bir şekilde bugünlere gelinse de ben bu bileşenin tam tersini savunanlardan olduğumu belirtmek isterim. Ancak yukarıdaki açıklamalarıma bağlı olarak kurun kontrollü yükseltilip faizin dengeli düşürülmesi taraftarıyım. Ayrıca dövize olan bağlılığı ancak yeni yatırımlarla sonlandırmak ve alternatif kanallar bularak azaltmak mümkünken ani kararlarla beklenmedik hamlelerle etki etmek doğru sonuç vermeyecektir.

Son olarak olası bir 2015 ekonomik krizi öncesi biz bireylere düşen ise ihtiyatlı davranmak ve özellikle her kriz döneminde şişen kredi havuzundan uzak durmaktır. Harcama yerine tasarruflara yönelerek hele ki bu denli yüksek kur dönemlerinde özellikle yükte hafif pahada ağır ve ithal ürünlerden bir süre uzak kalmak. Onun aksine, bu nokta çok önemli, yurt içi üretime, büyümeye, işsizliğe katkı sağlayacak tüketim eğiliminde bulunmak gerek. Bildiğiniz üzere en ufak bir krizde ilk etkilenen işçi kesimidir yani istihdam yani işsizliktir. Sadece üretim düzeyini koruyarak dahi olası 2015 ekonomik krizi en az kayıp ile atlatılabilir.

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • ekonomik kriz 2015
  • 2015 ekonomik krizi
  • türkiye ekonomik kriz 2015
  • 2015 ekonomik kriz
  • 2015 ekonomik analiz

Faiz ve Ekonomik Değişkenler Üzerindeki Etkisi

Faiz

Ekonomi biliminde iki anlamda kullanılmaktadır. Birinci anlamda faiz, bir borç anlaşmasının satışı sonucu elde edilen gelir oranıdır. İkinci anlamda ise üretim amaçlı girdi olarak kullanılan sermayenin gelir oranıdır.

Faiz politikası Merkez Bankasının belirlenen para politikası hedeflerine ulaşmasında kullanılan bir değişkendir. Günümüzde de görüldüğü gibi tartışmaların tek odağı her zaman politika faizi olmuştur. Merkez Bankası politikasını piyasanın işleyişine göre belirler ve enflasyon oranı temel değişkendir.

Bunun üzerinde uzunca tartışmaların olduğu bu dönemde Merkez Bankası bu konuda oldukça ihtiyatlı yaklaşmaktadır. Merkez Bankası başkanı Sayın Erdem Başçının “ Enflasyon düşerse faizlerde kademeli olarak düşer” sözünden sonra hükümet ile ters orantılı bir diyalog oluşmuştur. Buna rağmen Merkez Bankası ihtiyatlı yaklaşımını hala sürdürmekte ve bana göre sadece enflasyon odaklı değil döviz kuru ve Ortadoğu’da yaşanan krizin Türkiye’yi en düşük düzeyde etkilemesi adına doğru kararlar vermektedir.

Merkez Bankası faiz politikası nasıl işler, diğer ekonomik değişkenler üzerine etkileri nelerdir, belirleyen temel faktörler nelerdir? Birde bu açıdan bakarak bir çalışma yaptım.

Faiz oranlarını belirleyen faktörler, çeşitli iktisat okullarının faiz teorilerine yaklaşımlarına göre değişkenlik arz etmektedir. Günümüzde faiz oranlarını belirleyen faktörler, aşağıda da belirttiğim gibi para arzı, para talebi, enflasyon ve döviz kuru üzerinden açıklanmıştır. Diğer değişkenlerinde mevcut olduğunu da belirtebilirim. Yukarıda belirttiğim soruların hepsini bir çatı altında “ faiz oranlarını belirleyen etmenler” üzerinden açıklama ihtiyacı duydum.

Para Arzındaki Değişmeler

Para arzı ile faiz oranı arasındaki ilişkiler sonucunda oluşacak etkilerden biri kısa vadeli ve doğrudan, diğeri ise nispeten daha uzun vadeli ve dolaylı şekildedir. Para miktarı ile faiz oranı arasındaki ilişkiyi inceleyen üç farklı görüş bulunmaktadır. Bunlar Klasik, Neo-Klasik ve Keynesyen görüştür. Klasik ve Neo-Klasik görüş para miktarındaki değişmenin faiz oranlarını kısa vadede değiştirse bile uzun dönemde değiştirmeyeceğini savunmaktadır.

Klasik iktisatçılar açıklarken reel etkenler üzerinde durmuşlar ve bu oranı etkileyen asıl faktörün reel tasarruf arzı ile sermaye talebi olduğunu ifade etmişlerdir. Klasikler para miktarındaki artışların başlangıçta kısa süreliğine faiz oranını düşüreceğini, ancak uzun dönemde faiz oranlarında herhangi bir etkinin görülmeyeceğini belirtmişlerdir. Neo-klasik ödünç verilebilir fonlar teorisine göre ise para arzı arttığı zaman fon arzı artar ve faiz oranı da bu nedenle düşer. Para arzı azaldığı zaman ise fon arzında meydana gelen azalma faiz oranlarını artırır. Fakat bu etki de kısa dönemde oluşacaktır

Keynesyen teoriye göre ise para arzındaki her artış (likidite fonksiyonunda bir değişme olmadığı varsayımı ile) faiz oranını düşürecek, para arzındaki her azalış ise faiz oranını artıracaktır. Yani para otoritesi olan bağımsız Merkez bankasının elinde olan para arzı ile faiz oranları arasında ters yönlü bir ilişki bulunmaktadır.

Para arzındaki artışın faiz oranları üzerindeki etkisi önemli olmakla birlikte para arzı artış miktarının yani para arzı büyümesindeki oynaklığın faiz oranları üzerindeki etkileri de önemlidir. Çünkü para arzı artışındaki oynaklığa bağlı faiz oynaklığının önemli makroekonomik etkileri olmaktadır. Şöyle ki, faiz oranlarındaki değişiklik, elde hazine bonosu tutma riskini artırmaktadır. Artan bu risk para talebini artırmakta ve genel anlamda faiz oranları yükselmekte yatırımlar azalmakta, sonuçta çıktı düzeyi düşmektedir.

Para arzı artışının faiz oranları üzerindeki etkisi dört farklı kanaldan gerçekleşir. Bunlar likidite etkisi, fiyatlar genel düzeyi etkisi, gelir etkisi ve enflasyonist beklentiler etkisi (Fisher Etkisi)’dir.

Likidite Etkisi: Bu etki, para stokundaki bir değişmenin, faiz oranları üzerinde neden olduğu başlangıçtaki kısa dönemli etkiyi ifade etmektedir. Para arzı arttığında ilk olarak elde tutulan para miktarı artacaktır. Bu aşamada fiyatlar henüz yükselmediği için, kişilerin ellerindeki reel para miktarı yükselecek, ekonominin likiditesi artmış olacaktır. Artan para arzı sermaye piyasasına (tahvil piyasasına) yöneldiği takdirde tahvil talebi ve tahvil fiyatları artar, faiz oranları düşer. Buna likidite etkisi adı verilmekte ve bu etki sonucunda faiz oranları düşmektedir. Keynes’in likidite tercihi teorisi bu etkiden hareketle ortaya çıkmıştır.

Fiyatlar Genel Düzeyi Etkisi: Para arzındaki bir genişleme, başlangıçta ekonomik birimlerin ellerindeki reel para miktarını artırır. Artan bu para harcamalara yöneldiği takdirde fiyatlar genel düzeyinde bir artışa neden olabilir. Özellikle ekonominin tam istihdama yaklaştığı durumlarda fiyatlardaki yükselme eğilimi daha bir belirgin artış gösterir. Para arzındaki artışın ekonomide böyle bir sonuç ortaya çıkarması durumuna fiyatlar genel düzeyi etkisi ya da fiyat etkisi adı verilmektedir.

Gelir Etkisi: Para arzı artışına müteakip reel ankeslerin genişlemesi, elde tutulan para miktarını arzu edilen düzeyin üzerine çıkarır. Kişiler bu gereksiz parayı harcayarak, ellerindeki reel balanslarını eski düzeye düşürür. Önce bono fiyatlarını yükseltip faizleri düşüren parasal genişleme, sonra da, bono gelirlerinin harcamaya dönüşmesi ile mal ve hizmetlere olan talebi genişletir.

Ekonomide kullanılmayan kapasiteler mevcut ise, mal ve hizmet üretimi ve reel milli gelir artar. Buna gelir etkisi denilmektedir. Reel milli gelir artınca, kişilerin para talebi de genişler. Para talebinin artması üzerine, likidite sıkıntısına düşen bireyler, tahvil satışlarına yönelir, tahvil fiyatları düşerken faizler yükselir. Sonuç olarak gelir etkisine göre para arzı artışları faiz oranlarını artırır.

Enflasyonist Beklentiler Etkisi (Fisher Etkisi): İlk kez Fisher tarafından ortaya konulan bu ilişki; herhangi bir dönemde nominal faiz oranlarının, yine aynı dönemdeki reel faiz oranları ile beklenen enflasyonun toplamına eşit olduğunu ileri sürmektedir. Fisher denklemi; paranın büyümesi, enflasyon ve faiz oranıyla ilgili önemli bir bulguya dikkat çekmektedir. Fisher etkisi olarak bilinen bu düşünceye göre paranın büyüme oranındaki sürekli bir artış, önce nominal faiz oranlarında bir düşmeye neden olmakta, daha sonra çıktı ve enflasyon artarken faiz oranları da yavaş yavaş yükselmektedir. Uzun dönemde, faiz oranları ekonomideki paranın büyüme oranı ve enflasyonla aynı miktarda artış göstermektedir.

Para arzındaki bir artış sonucu ortaya çıkan bu dört etkinin sonuç olarak faiz oranları üzerinde toplamda nasıl bir etkide bulunacağı önceden kestirilemez.

Bu etkilerden likidite etkisi para arzı artışının faiz oranlarında azalmaya yol açacağını gösterirken, diğer üç etki faiz oranlarının yükseleceğini göstermektedir. Net etki hangi etkinin daha büyük olduğuna bağlıdır. Genelde parasal büyümeden hemen sonra likidite etkisi ortaya çıkmaktadır.

Parasal büyümenin geliri ve fiyat düzeyini etkilemesi ise zaman almaktadır. Beklenen enflasyon etkisine gelince, bu etki parasal büyüme arttığında insanların enflasyon bekleyişlerini yavaş mı yoksa hızlı mı ayarladıklarına bağlı olarak yavaş veya hızlı bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Para Talebindeki Değişmeler

Keynesyen iktisatçıların faiz oranını açıklamak için kullandıkları Likidite Tercihi Teorisi’ne göre faiz oranını belirleyen faktörlerden biri de para talebidir. Para talebi, gelir ve fiyat düzeyi gibi iki faktöre bağlı olarak değişmektedir.Gelir düzeyinin artması para talebini artırır. Bunun iki nedeni vardır:

Birincisi iktisadi faaliyetler artıp gelir ve servet arttıkça insanlar değer deposu olarak daha fazla para tutmak isterler.

Diğeri ise gelir arttıkça, insanlar daha fazla işlem yapmak isteyecekler ve bu nedenle de daha fazla para tutmak isteyeceklerdir. Sonuç olarak gelir arttıkça para talebi artmaktadır. Para talebini etkileyen diğer faktör ise fiyat düzeyindeki değişmelerdir. Fiyat düzeyi artınca, bireylerin ellerindeki para ile aynı miktarda reel işlem yapmaları imkansız hale geldiğinden, nominal para talebini daha önceki kadar mal ve hizmet alabilecek düzeye gelinceye kadar artırırlar. Böylece fiyat düzeyindeki yükselme para talebini arttırmaktadır.

Sonuç olarak para talebinin değişmesine neden olan faktörler gelir ve fiyat düzeyidir. Genişleme dönemlerinde gelir arttığı zaman (diğer koşullar sabitken), faiz oranı yükselecektir. Yine fiyatlar genel düzeyi yükseldiği zaman da para arzı ve diğer ekonomik değişkenler sabitken, faiz oranı yükselecektir.

Enflasyon

Enflasyon faiz oranlarının artmasına yol açar. Yüksek enflasyonist ortamlarda bireyler tasarruflarını enflasyonun olumsuz etkilerinden korumak için daha yüksek faiz isteyeceklerdir. Sonuçta enflasyondaki artış faiz oranlarının da artmasına yol açacaktır.

Enflasyon hedeflemesi rejiminde temel politika aracı olarak kullanılan kısa vadeli nominal faiz oranlarında yapılan değişikliklerin bankaların mevduat ve kredi faiz oranlarına geçiş hızı ve derecesi parasal aktarım mekanizmasının işleyişinde önemli bir yere sahiptir. Mevduat ve kredi faiz oranlarındaki geçişkenlik ne kadar hızlı ve seri olursa Merkez Bankasının reel ekonomiye etkisi ve para politikası hedeflerine ulaşması da bir o kadar kolay olur.

Döviz Kuru Değişmeleri

Literatürde faiz oranı ile döviz kuru arasındaki ilişkinin yönü hakkında bir görüş birliği bulunmamaktadır. Dışa açık ve sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ekonomide, yurt içi faiz oranlarının yükselmesi sermaye girişini  artırarak ulusal paranın değerlenmesine ve sonuç olarak döviz kurunun düşmesine neden olabilir. Bu durumda faiz oranları ile döviz kurları arasında negatif bir ilişkinin varlığından söz edilebilir. Fakat faiz oranının para talebinin belirleyicilerinden biri olması döviz kuru ile arasında pozitif yönlü bir ilişkinin doğabilmesine de neden olabilmektedir. Yani faiz oranlarının yükselmesi yurt içinde ulusal paraya olan talebi kısıp enflasyonun yükselmesine yol açabilecektir. Bu durumda ise ulusal para değer kaybedecek ve döviz kuru yükselecektir. Sonuç olarak faiz oranı ile döviz kuru arasında negatif yönde de pozitif yönde de bir ilişki oluşabilmektedir.

Kamu İç Borçlanması

Kamu iç borçlanması, tasarrufların yetersiz olduğu ekonomilerde kamu açıklarının finansmanında kullanıldığı ölçüde faiz oranları üzerinde de etkiye sahip olur. İç borçlanmanın yoğun olarak kamu açıklarının finansmanında kullanılmasının ilk makroekonomik etkisi faiz oranları üzerinde faizolmaktadır. Atıl fonların bulunmadığı, tasarrufların yatırımlardan küçük olduğu koşullarda yeni borç bulmanın tek yolu faizi artırmaktır. Bu bağlamda kamu açıkları ve borçlanmanın büyümesine bağlı olarak faizlerin artması beklenir

Beklenen ve Gerçekleşen Enflasyon ile Reel ve Potansiyel GSYİH Arasındaki Fark: Taylor Kuralı

Taylor kuralının temel fikri, merkez bankalarının üretim ve enflasyona bağlı olarak kısa dönem faiz oranlarını belirlemesinin kuralıdır. Merkez bankalarının  Taylor Kuralını izlemeleri fiyat istikrarı kadar üretim istikrarını da önemsediklerini göstermektedir.

Taylor Kuralına göre merkez bankası enflasyon ve üretimin kendi hedef seviyelerinin üstünde olmasını beklediğinde faiz oranlarını yükseltme, enflasyon ve üretimin kendi hedef seviyelerinin altında olmasını beklediğinde ise faiz oranlarını indirme yoluna gidecektir

Taylor kuralı hedeflenen enflasyon oranını nominal çıpa olarak içeren bir faiz haddi kuralıdır. Para otoritesinin enflasyonu ya da fiyatlar genel düzeyini kontrol altında tutma yükümlülüğü, faiz kuralına nominal çıpa sağlamaktadır.

Taylor kuralında para politikası aracındaki değişim (kısa dönem faiz oranlarındaki değişim) enflasyonun hedeflenen, üretimin potansiyel düzeyinden sapmasına göre belirlenir. Taylor kuralı ekonominin içinde bulunduğu duruma bağlı olarak kısa dönemli nominal faiz oranı (dolayısıyla reel faiz oranı) düzeyinin belirlenmesi için bir öneri getirmektedir. Buna göre nominal faiz oranı hedefi dört faktöre bağlıdır.

İlk faktör cari enflasyon oranı,

İkinci faktör ise denge reel faiz oranıdır. Cari enflasyon oranı ve reel faiz oranı toplamı nominal faiz oranını vermektedir.

Üçüncü faktör, gerçekleşen enflasyonun hedeflenenden sapmasına dayalı olarak enflasyon açığının ayarlanmasıdır. Bu faktör enflasyon oranının hedeflenen düzeyden yüksek olması durumunda nominal oranlarının yükseltilmesi, enflasyon oranının hedeflenen düzeyin altında olması durumunda ise nominal faiz oranının düşürülmesi gerektiğini belirtir.

Dördüncü faktör, potansiyel reel üretim ile fiili reel üretim arasındaki farka bağlı olarak üretim açığının ayarlanmasıdır. Bu faktör üretim açığı pozitif olduğunda (reel üretimin potansiyel reel üretiminin üzerinde olması) nominal oranının yükseltilmesi ve üretim açığı negatif olduğunda oranının düşürülmesi gerektiğini ortaya koyar.

Uluslararası Sermaye Akımları

Neo Klasik Teori, yerli tasarrufların yetersiz kaldığı durumlarda yabancı tasarrufların yerli yatırımlar ve büyüme için önemli bir kaynak oluşturacağını kabul etmektedir. Sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi tasarrufların sermaye darboğazı çeken ülkelere akmasına neden olacaktır. Yani istenilen büyüme hızına ulaşmak için yurtiçi tasarrufları yeterli olmayan gelişmekte olan ülkelerde yükselecek tasarruf fazlası olan ülkelerin tasarrufları bu ülkelere çekilebilecektir. Bu süreç gelişmekte olan ülkelerde uluslar arası faiz oranı düzeyine inene kadar devam edecektir. Küresel tasarruflar faiz oranlarına karşı ne kadar duyarlı ise bu süreç o kadar hızlı işleyecektir

1970’lerden itibaren uluslararası düzeyde sağlanan finansal serbestleşme girişimleri gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere yönelen sermaye akımlarında önemli artışlara yol açmıştır. Uluslararası sermaye akımlarının gelişmekte olan ülkelere yönelmesinin bir nedeni uluslararası faiz oranları ve diğer getiri oranlarındaki değişmeler ve bu değişmelere ilişkin beklentilerdir

Uluslar arası faiz oranı farklılıkları bir taraftan yabancı sermayenin ülkeler arası hareketine yol açarken diğer taraftan gidilen ülkelerde ulusal faiz oranları üzerinde de etkide bulunmaktadır. En yeni literatür özellikle bu konu üzerine yoğunlaşmaktadır.

Sonuç olarak; faiz oranları üzerinde makroekonomik faktörlerin etkisinin belirlenmesine ilişkin yapılan çalışmanın sonuçları literatürde daha önce yapılan çalışmalardan bazıları ile tutarlılık arz ederken bazıları ile farklılaşmaktadır Faiz oranı makroekonomide çok önemli bir işleve sahiptir. Faiz oranı bir taraftan tasarruf ve yatırım düzeyini belirlerken diğer taraftan yatırımların verimlilik sırasına göre dizilerek daha karlı olan yatırım projelerinin öncelikli olarak hayata geçirilmesi sürecini belirler. Faiz oranı tüketim harcamalarını da etkiler.

Günümüzde milli gelir harcama kalemleri içinde en büyük paya sahip olan tüketim harcamalarının bir kısmı faiz oranlarından etkilenir. Özellikle dayanıklı tüketim malları, otomobil gibi harcama kalemleri oranlarından önemli ölçüde etkilenir. Faiz oranlarının yatırımlar üzerindeki etkileri ise biraz daha tartışmalıdır. Faiz oranlarındaki değişmelerin yatırımlar üzerindeki etkisini belirleyen, yatırımların faiz oranlarına karşı duyarlılığıdır. Bu nedenle faiz düzeyinin belirlenmesine ilişkin çalışmalar önemli bir araştırma alanı olmaktadır.

etiketler: esnaf kefalet kredisi bankaların vadeli hesap en yüksek faiz veren banka aylık hesaplama ev kredisi faiz oranları  iş bankası oranları konut kredileri oranları repo faiz oranları yıllık oranları
en çok faiz veren banka güncel faiz oranları hesaplama aylık turuncu hesap

Faiz ve Ekonomik Değişkenler Üzerindeki Etkisi
1 5

Ne aradılar:

  • is bankası bursa bölgesi sınav sonuçları
  • ekonomi politikası nedir
  • faiz oranlarinin etkileri neden onemlidir
  • ziraat doler eura faiz oranları hesaplama
  • banka vadeli faizleri 20015

Ekonomik İstikrar mı?

İstikrar ülkemizde neredeyse 13 yıldır dillerden düşmeyen bir kelime oldu. Aman istikrar bozulmasın, aman büyüme hızımız yavaşlamasın, aman politik itibarımız zedelenmesin. Çocukluktan yetişkinliğe geçerken bu süreçte bizim ülkemizden kaynaklanan ne bir ekonomik kriz gördük ne de bir savaş. Farklı bir açıdan olaylara yaklaşmak istiyorum.

1990’lı yılların başından itibaren Sovyetler Birliği’nin dağılması ile beraber dünya Amerika’nın neoliberal ekonomi politikalarının etkisi altına girdi. Artık ekonominiz iyi yönetilse de, ülkenin için de huzur ve barış sağlansa da istikrarı sürdürebilmek kolay değil. Çünkü tüm ülkeler birbirine göbekten bağlı. Bağımsız bir para politikası, bağımsız bir dış politika uygulayabilmek zor. İşte böyle bir ortamda Türkiye diğer ülkelere nazaran dengeli bir politika izleyebildi.

Avrupa Birliği kıtada eğitim, sağlık ve refahı adil bir şekilde dağıtmayı ve sürdürülebilir bir kalkınmayı sağlamak amacıyla kurulduğunda herkesin beklentileri aynıydı. Nerede 30 yıl önceki Yunanistan , İspanya ,İtalya ve İrlanda…Kim derdi ki; dünyada suç oranının en az, refahın, kültürel gelişimin, eğitim ve sağlık hizmetlerinin en fazla olduğu İzlanda ve İskandinavya ülkelerinin kriz ile boğuşacağını. Norveç Euro bölgesine girmeyerek krizden kısmen kurtuldu. İsveç bazı büyük markalarını Almanlara satarak paçayı yırttı. Gelelim İzlanda’ya; kim derdi beyaz tenli , mavi gözlü soğuk insanların Amerikan rüyası ile yanıp tutuşacağını.

GSMH’sı 15 milyar dolar olmasına rağmen, sosyal refah politikaları ve gelişmiş insan popülasyonu ile geliri adil dağıtan ülkenin ekonomik krize girip, %30’lara varan işsizliğe maruz kalacağını kim düşünebilirdi. Bence bu bizlere verilen harika bir dersti. Regülasyon politikalarını Amerika bile layıkıyla uygulayamaz iken bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin neyine. Milli gelirinin 10 katı kadar borçlanan İzlanda 3 büyük bankasını özelleştirip , ülkenin tüm doğa güzelliklerini ticarileştirdikten sonra farkına vardı yanlış yaptığının ama iş işten geçmişti.

İzlanda’ya neden değindim derseniz. Ülkemin hep orası gibi bir yer olmasını hayal ederdim. Doğa güzelliklerine Allah’ın bir lütfu olduğu için değer veren, zenginliği ev ve para ile değil, insanın kültürel seviyesi ile ölçen. Suç işlemeye tenezzül etmeyecek kadar adil ve popülizm ile değil gerçeklerle yönetilen bir ülke.

Bu soğuk iklimden biraz bizim cennet vatanımıza gelelim. Eğitim ve sağlık hizmetlerinde muhteşem reformlar ile hasta adamı ayağa kaldırdık. Düşünün ki 12 yılda 5 tane milli eğitim bakanı ve her gelenin enkaz aldım demeçleri. Artık hastane köşelerinde sıra beklemenize gerek yok. Devlet hastanelerinin sayısı ve kalitesi mi arttı. Hayır hatta hizmeti beğenmeyip doktoru bile dövebiliyorsunuz artık. O yüzden en iyisi basacaksın parayı özel hastaneye. Adamı sırat köprüsünden çekip alıyorlar. Üstelik SSK’lı isen masrafların %75’ini devlet karşılıyor.

Ülke olarak bir şeyleri yapmaya çalışıyoruz. Fakat maalesef sağlam temeller üzerine inşa etmiyoruz. Bunu da eleştiri konusu yaptığınızda aldığınız en bilindik yanıt; bu ülkede insanlar ekmek ve gaz kuyruğuna giriyordu, evden okula gidilen yollar çamur içindeydi. Evet millet uzaya yol yaparken biz hala çift şeritli duble yollarla iktidar olabiliyoruz. Her 4 üniversite mezunundan biri işsiz. Geriye kalan 3 kişiden biri tezgahtar, biri baba mesleğini yaparken son kişi Allah’tan şanslı ki istediği mesleği yapıyor. Eskiden ortaokul mezununları memur olabiliyordu. Artık üniversite mezunu olmak şart. Artık kahvelerde piştirik oynayan adamın bile diploması var. Hangi ülkenin böyle yetişmiş insan kaynağı var soruyorum insanlara.

Statlar bomboş ama döviz cinsinden yıldız futbolcular gelmeye devam ediyor. Karşılığı ise her zaman olduğu gibi fiyasko. İki sene önce Avrupayı titreten Galatasaray futbolcularının parasını bankadan aldığı kredi ile ödüyor. Merkez Bankası Türk lirası basarken bankalarımız krediyi dolar cinsinden veriyor. Eee ülkede sabit döviz kuru mu var arkadaşım neyimize güveniyoruz. Sihirli sözcük İSTİKRAR…

Yazıma son verirken ne olacak bu döviz kurları arkadaşlar? FED Amerikan ekonomik verilerinin iyileşmesine istinaden doların musluğunu kısacağım sinyali verdi. Zaten bunun olacağını biliyorduk. Peki ne yapacağız. Cari açığı döndürebilmek için gerekli olan döviz ihtiyacını nasıl sağlarız. Dünya piyasası henüz iyileşmedi. O yüzden yatırım olarak ülkeye pek de fazla döviz gelmez. Faiz oranlarını mı arttıracağız peki her zaman olduğu gibi. Cumhurbaşkanı buna da izin vermiyor. Olan yine vatandaşa olacak yani. Artan döviz kuru enflasyonu arttıracak. Üreticiler maliyeti vatandaşın sırtına yükleyecek. Bankalar bunu fırsat bilip tüketici kredilerine asılacak. Küçük esnaf çek defterinden daha fazla yaprak koparacak. Para musluğu akmasa da vatandaşın cebine damlayacak. Eee bundan iyisi Şam’da kayısı diyeceğim. Ama Şam’ın hali de ortada…

Ekonomik İstikrar mı?
1 5

Makro Ekonomik Göstergelere Genel Bakış

Türkiye ekonomisi nereden nereye geldi? Hangi göstergelerimizde bir iyileşme ya da hangi göstergelerimizde olumsuz durum mu söz konusu? Temel ekonomik göstergelerimiz nedir? Yatırımcıların yatırım kararlarını etkileyen göstergeler hangileri? Bu soruları yanıtlamaya çalışacağım.

ENFLASYON

Enflasyon fiyatlar genel seviyesindeki sürekli artışı ifade eder. Bu oranın çok yüksek olması ya da çok düşük olması ekonominin gidişatına kötü etki yapabilir. Çok düşük olması, tüketicinin tüketim miktarını düşürüyor. Tüketici fiyatların daha da düşecek beklentisiyle tüketimini kısmaktadır, bu da talep yetersizliği durgunluk ve işsizlik gibi problemlerin doğmasına sebep olur. Yüksek olması ise karar sürecini, yatırımları, dış ekonomik ilişkileri, toplumu olumsuz etkiler. Özellikle de toplum üzerinde etkisi büyüktür. İnsan ilişkileri para üzerine kurulur, yoksullaşmaya doğru giden halk yığınları, kitlesel işsizlik gibi birçok sorunla karşı karşıya kalabiliriz. Yani enflasyonun düşük olması veya yüksek olması büyük problemleri doğurabilir. Türkiye’ de enflasyon oranında iniş çıkışlar söz konusu(2004-2013). %6.16 oranıyla 2012 yılında en düşük seviyeyi gördü. %10.45 oranıyla 2011 yılında en yüksek seviyesini gördü. Ülkemizde hedeflenen korunmak istenen enflasyon oranı ise  % 5’tir.

FAİZ ORANI

Faiz paranın bir dönemdeki, getirdiği paya denir. Paranın kirası olarak da tanımlanabilir. Merkez Bankası faizi Para Politikasının etkili aracı olarak kullanıyor. Faiz oranı, yurt içindeki yatırımcılar için büyük öneme sahiptir. Çünkü faiz oranlarının düşük olması yatırımcıyı cezbeder. Yatırımlarında kullanacakları kredilerin maliyeti azalacağından yatırımlar artar. Faiz, işsizlik oranının azalmasında, enflasyonun düşmesinde, tasarruf ve yatırımların artmasında hayati öneme sahiptir. Faiz oranlarının yüksek olması yurt dışındaki sermaye açısından çok önemlidir. Dışarıdan ülkemize yapılacak olan yatırımların artması demektir. Tabiri caizse piyasada yüksek faiz oranlarının varlığı durumunda yabancı yatırımcı ülkemizde parasına para katar. Yüksek faiz yurt dışındaki yatırımcıyı düşük faiz yurt içindeki yatırımcıyı cezbeder. Bu oranın dengelenmesi gerekli. Türkiye Şubat 2002 tarihinde %62 oranında faiz oranına şahit oldu. Mayıs 2013 tarihinde ise %6.5 oranını gördü. Anlattığım mekanizma aracılığıyla üreticinin 2000’li yıllarda nasıl bir çıkmaza girdiğini rahatlıkla görebilirsiniz, reel sektör tam anlamıyla çökme aşamasına geldi. O dönemdeki krizle birlikte borçlar daha da arttı ve yurt dışındaki alacaklılar vadesi gelmemiş kredileri çekmeye başladı. Görüldüğü üzere faiz oranlarının aşırı yükselmesi ülke ekonomisini uçuruma sürükledi.

 

DIŞ BORÇ ORANLARI

Kredi derecelendirme kuruluşları için de büyük öneme sahip olan veri dış borçtur. Dış borç olgusunun hayati öneme sahip olduğunu gösteren açık örnektir, Osmanlı Devleti’ nin yıkılışı. 1854 yılında Kırım Savaşıyla beraber artan maliyetler sonucu Osman Devleti ilk dış borcunu aldı ve O. Devleti yıkılana kadar borç alınmaya devam etti. Borçlanma sonucu, borç veren ülkelerin Osman Devleti üzerinde baskısı arttı iç işlerine bile karışır hale geldiler. Düyunu Umumiye adlı bir kurum oluşturan 7 tane ülke âdete Osmanlıyı köşeye sıkıştırdı ve mali esarete mahkûm etti. Görüldüğü üzere dış borçlanma hayati öneme sahiptir. Söylemek istemezdim ama bu bir gerçek, başımıza IMF belasını getirdiler. Bu bela 1961 de ilk Stand-By antlaşmasıyla başladı ve 2013 tarihinde sona erdi. Bela diyorum çünkü ülke ne zaman bir darboğaza girse yüksek faizli krediler ve yaptırımı zor politikalarla bizi baş başa bıraktılar. Sıkılaştırıcı politikalar önererek sıkışan darboğaza giren ekonomiyi canlandırmak yerine, bizi daha da uçuruma sürüklediler. Gelelim istatistiki verilere, Türkiye Cumhuriyeti’ nin 2002 yılındaki kamu kesimi dış borç oranı 56.8 milyar dolar ve 2013 yılında 117.7 milyar dolardır. Gidişat o kadar da kötü değil, Türkiye nüfusu 2000’li yıllarda 67 milyon iken şuan yaklaşık olarak 77 milyondur. Nüfus oranıyla birlikte artan talep, üretim ve üretimde kullanılan ara mal miktarı da artacağı için borç oranı normaldir. Hele ki IMF’ye borcun sıfırlandığı bir ortamda dış borç rakamımızı gayet normal buluyorum. İşin ayrı boyutu Kamu borç stokunun artması kamu harcamalarının arttığı anlamına gelir. Kamu harcamalarının artışı bir bakıma yatırım ve istihdam demektir. Yani bu politika bilinçli olarak uygulanıyor.

İŞSİZLİK

İşsizlik bir ülkedeki yerleşik kişilerin normal ücret düzeyinde iş aradığı halde iş bulamaması anlamına gelir. İşsizlik, ülkede toplumsal huzur, saygınlık, aile yapısı gibi unsurlarda bir kötüleşme meydana getirir. Bu sıraladıklarım işsizliğin toplumsal boyutuydu. Devlet açısından ağır kayıplara sebep olur, ekonomi mevcut kaynakları tam kullanamaz, kayıt dışı istihdam, kayıt dışı istihdam sonucu vergi gelirlerinde bir azalış, emekteki kayıptan dolayı üretimde azalma, ekonomik güvensizlik, girişimlerin başarısızlığı vs. gibi nedenler de işsizliğin ekonomik boyutunu gösterir. İşsizlik 2005 yılında % 9.5 iken 2013 yılında % 9 oranında seyir izlemektedir. Görüldüğü üzere 8 yıl geçmesine rağmen oranda kayda değer bir değişim olmamış. İstihdam oranında sürekli bir artış olmaması işsizlik rakamlarının iyileşmemesine sebep oluyor. Genç işsizlerin sayısının artmasıyla birlikte her geçen yıl işsizler ordusu büyüyor. Halk arasında ne iş olursa olsun çalışayım yeter, maaşın hiç önemi yok iş olsun yeter gibi cümleleri sık sık duyarsınız. E iş böyle olunca, kişilerin mesleki becerileni kullanma yetisi de günden güne azalıyor. Kişi kendini geliştirmediği alanda çalışmak zorunda kalıyor, bırakılıyor. Problemin çözümü için devletin yatırım alanında gerekli teşvik programlarını uygulaması gerekir. Yatırımların alt yapısını sağlam hazırlamak şart. İşçi işveren üzerinden alınan vergi ve primlerin oranlarının düşürülmesi sonucunda kayıt dışı istihdam oranı azaltılabilir.

TCMB REZERV ORANI

Bir ülke Merkez Bankası neden rezerve ihtiyaç duyar? Cevabı oldukça basit, karşı karşıya kalacağı krizler. Ekonomik çıkmazlardan kurtulmak ve gerektiğinde piyasayı hareketlendirmek için, rezerv biriktirir. Yani bunları bir takım ihtiyati önlem olarak adlandırabiliriz. Ülke ihracatını yeterli oranda yapamaz ve ithalatı karşılama oranı düşmesi durumunda, hane halkı ithalat için yeterli dövize sahip değilse Merkez Bankası rezervleri ithalatçıya destek finanse edilir. Vadesi gelmiş bir dış borç için Hazine MB rezervlerini kullanabilir. Yerli parayı zayıflatarak ihracat geliri elde etmek için MB rezervleri araç olarak kullanabilir. Ancak bu yöntem her ne kadar ihracatçı açısından sevimli bir durum gibi görünse de, ithalatçı açısından riskli bir durum. Yerli para değeri düşürülerek kur yükseltilir ve ithalat giderlerinde artış olur bu da ithalat kalemindeki açıkların artmasına sebep olur. İthalat oranındaki artış Dış Denge açıklarının git gide artmasına sebebiyet verir. Kısacası MB rezervlerini doğru kullanarak ekonomik dengeyi sağlamalı. Ne zaman hangi politikayı uygulayacağına doğru şekilde karar vermeli. Merkez Bankası, 2000 yılında yaklaşık olarak 22 milyon dolar ve 2013 yılında yaklaşık olarak 120 milyon dolar rezerve sahiptir…

 

HARUN LEBE

https://www.facebook.com/profile.php?id=100004954864919

harunlebe@hotmail.com

 

 

KAYNAKÇA Okumaya devam et “Makro Ekonomik Göstergelere Genel Bakış”

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • makro ekonomik göstergeler nelerdir
  • makro iktisada genel bakis
  • makro ekonomik göstergeler
  • 2004 2014 türkiye ekonomisine genel bakış
  • makroekonomik göstergeler nelerdir

FED Tarihe Politika Hatasıyla Başlamış

Kriz Ekonomisi dersinde, 1929 Büyük Buhranını ele alırken Fed kararlarının krizin derinleşmesi noktasında ne denli önemli olduğundan bahsettik. Aklıma hemen geçtiğimiz günlerde Fed ’in aldığı, gelişmekte olan ülkeler açısından bir hayli önem arz eden kararını hatırladım. Bu yazımda Fed ‘in 1929’ da aldığı kararlarla, geçtiğimiz günlerde aldığı karar arasında nasıl bir ilişkiyi inceleyeceğim.

  1. Dünya savaşından çıkmış ülkelerde sosyal ve ekonomik bunalım söz konusuyken. Savaş tazminatları emek ve çıktı sorunlarıyla karşı karşıyayken, Amerika ‘da refah dönemi hakimdi. ABD’ ye o dönemde müthiş bir fon akımı vardı. Aynı zamanda ABD savaşta hasar gören yara alan Avrupa ülkelerine finansal anlamda yardım ediyordu. ABD’ nin iyimser tavrı bol para, bol kredi, yüksek karlılık politikaları spekülasyona yol açtı diyebiliriz. Hisse senetlerinin çok düşük fiyatlarda bile alıcı bulamaması (spekülasyon kaynaklı) krizin görünen yüzünü oluşturuyor.

Peki Fed buhranda doğru karar alabildi mi ?

Kriz dönemi öncesinde dünyada Klasik düşünce hakimdi. Klasik düşüncede devletin ekonomiye müdahalesi söz konusu değildir. Kriz veya dalgalanma durumlarında ekonomi TT ve TA ile kendi kendine dengeye gelir. Bu durum böyle olmayınca, 1929 Kriziyle birlikte Klasiklerin kararları sorgulanmaya başlar hale geldi. Bu boşluğu Keynesçi düşünce akımı doldurdu ve devletin ekonomiye müdahalesini savundular.

Bu düşünce gereği Fed hemen piyasaya müdahale ederek, Sıkılaştırıcı Para Politikası uyguladı. Öğrendiğim bilgiler ışığında, kriz dönemlerinde uygulanan para politikası genişleme yönünde olmalı. Eğer sıkılaştırıcı politika uygularsanız piyasaları bunalıma sokarsınız ki öyle de oldu. Uygulanan politika karşısında piyasalar bunalıma girdi ve kriz daha da derinleşti. Fed Para Politikası ve finansal işleri gerçekleştirme noktasında hata yapmıştır. O dönemde aldığı kararın (sıkılaştırıcı para politikası) gerekçesini dolara yapılacak olan spekülatif ataklar şeklinde yorumladı. Belli bir süre sonra Fed eylemsizlik kararı alarak piyasaya müdahale etmeyi durdurdu.

Peki Şimdi Fed Nasıl Kararlar Aldı ?

Fed 29 Ekim 2014 tarihi itibariyle tahvil alımını durdurdu. Yani 2008’de ki Mortgage Kriziyle para arzını arttıran Fed, şuan para arzında daralmaya giderek normalleşme sürecine girdi. Normalleşme sürecinin adının geçmesiyle birlikte piyasalarda hareketlenme başladı bile. Para arzını şuanda kısmış değiller ancak verdikleri mesaj bile dalgalara sebep oldu. Para arzının kısılmasıyla birlikte faiz artıracak olan Fed, sermaye akımını ülkesine doğru çekecek. GOÜ’ler hiç de iyi olmayan bir durumla karşı karşıya kalacak. Türkiye’ de MB faiz artırımına rağmen, kurun artışını çaresizce seyretmekte. Ülkelerden çıkacak olan sıcak sermaye akımı döviz kurlarını ve döviz rezervlerini olumsuz yönde etkileyecek. Bu olumsuzluk, acaba Dolara karşılık alternatif bir para birimi tercih edilmeli mi sorusunu aklıma getiriyor.

Sonuç olarak ;

Fed 1929 Buhranında yanlış politika uygulayarak, hatta eylemsizlik kararı bile alarak krizi derinleştirdi. O dönemde birçok bankanın faaliyetini durdurmasında büyük rol oynadı.

Ancak günümüzde 2008 Mortgage Krizinde doğru karar alarak genişlemeci politika uyguladı ve bu aralar sıkılaşmaya gideceğini açıkladı. Yetkililer hedef işsizlik ve büyüme rakamlarına ulaşıldığını ve artık genişleme yerine normalleşme sürecine (sıkılaşma) geçeceklerini açıkladılar.

Fed ’in bu politikayı izlemesi acaba piyasaların hassasiyetini mi test ediyor sorusunu aklıma getirdi. Acaba Fed faiz artırmadan önce bir algı operasyonu yada spekülasyon mu yapıyor ?

 

HARUN LEBE

harunlebe@hotmail.com

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • spekülatif ataklar
  • fed politikaları