SPYD Başkanı Arif Ünver ile söylemişimiz

 

Sevgili Dostlar! Türkiye’de Sermaye Piyasası ve Borsa maalesef çok fazla bilinmiyor ya da yanlış biliniyor. Biz de yıllarını bu alana adamış bu alanın uzmanlarından, Sermaye Piyasası Yatırımcılar Derneği Başkanına sermaye piyasalarını, ülkeye getirilerini ve götürülerini sorduk ve sizler için güzel bir söyleşi hazırlamaya çalıştık. İyi okumalar…

–Sermaye Piyasaları Türkiye’de çok fazla tanınmıyor ya da yanlış biliniyor. Açık söylemek gerekirse Sermaye Piyasası yabancıların bizim üzerimizden para kazandığı bir yer olarak biliniyor. Siz de 24 yıldan beri bu alanın içerisindesiniz. Sermaye piyasasının hem ülkeye hem yatırımcılara hem de şirketlere yararı nedir acaba açıklayabilir misiniz?

Sermaye Piyasasının Anadolu’daki İmece sitemine benzerliği vardır. Mantığı birebir örtüşür o sitemle. Ayrıca sermaye piyasasının enteresan olarak hem İslami hem de sosyalist bir yönü vardır. İslam’da ve sosyalizmde paylaşımcılık vardır. Sermaye piyasalarında da bu vardır. Yani sermaye piyasası kapitalist bir şey değildir. Sermaye Piyasasını kapitalistleştiren türev piyasalardır. Sermaye piyasalarındaki uzun vadeli fon arz ve talebinde temel vesikalar tahvil ve hisse senedidir. Diğerleri bundan türemiştir. Tahvili ele aldığın zaman aradaki ilişki borç-alacak ilişkisidir. Hisse senedini ele aldığınız zaman da ortaklık ilişkisi var. Buradaki asıl olan da ekonomiye orta ve uzun vadede daha kalıcı fayda sağlayan temel yapı taşı hisse senedidir. Neden hisse senedidir? Fon arz ve talep edenleri öncelikle tanımak lazım. Fon talep eden neyi hedefler? Ucuz finansmanın peşindedir ve sağladığı bu ucuz finansman sayesinde de teveccüh gösterip kendisine bu finansmanı sağlayanlara elde ettiği katma değerden pay verir. İlişkinin aslı budur gerisi türemiştir de türemiştir. Zaten benim şahsi fikrim türev piyasalar sömürgeciliğin yeni aracıdır. Bununla ilgili kitap da hazırlıyorum. Dünyada bir takım ürünleri arz eden ve talep eden ülkeler var. Bu ürünleri arz eden ülkeler, talep eden ülkelere isterse 1 liralık ürünlerini 20 liraya satabilir mi? Normalde satamaz ama türev piyasaları araç olarak kullanırsa satar. Neden? Kaldıraçtan dolayı 1/100 kimi zaman 1/500 maliyetlerle taleplerde bulunabiliyorsun. Yani cebinde 1 lira varken 500 liralık talep yaratabiliyorsun. Şimdi sen altın ve petrol arz eden tarafsın. Örnek veriyorum petrolün fiyatı gerçekte 20 $ olması gerekiyorken. Sen türev piyasalar ile istersen bunu manipüle ederek 100 $ yapabilirsin. Nasıl yaparsın? Kaldıraç var, küçücük bir maliyetle fiyatı spekülatif hareketlerle yukarı çıkarabilirsin. (Bak bu söylediklerin bazılarının canını sıkar ona göre)

Söyledikleriniz hak! Hak her zaman güçlüdür.

Dünyadaki pozisyonun, statün elinden gidecek kaygısı ile doğru bildiğini söylemiyorsan. Bunu net söylüyorum adam değilsin! Omurgasızsın bir kere. Bak bunu da yaz…

Asli iki üründen bahsettik. Birisi borç alacak ilişki, birisi de ortaklık ilişkisi sağlıyor. Ortaklık ilişkisi sağlayan hisse senedi fon talep edenler açısından bir öz kaynak sağlar. O küçük birikimlerin oluşturduğu büyük sinerji ilgili firmaya güç katar. O da yeni yatırımlar ile büyüme yoluna gider. Büyüme yoluna gittiği zaman istihdam da yaratır. Şimdi bir yandan istihdamı yaratıyor, bir yandan katma değer yaratıyor, büyüme yaratıyor. Bir yandan devlete vergi veriyor. Diğer yandan da elde ettiği karı tasarruf sahibine veriyor. Ama bu kar dağıtımı ülkemizde pek yaygın değil. Bu kar dağıtımının zorunlu olması için mücadele veriyoruz

Ben de o konuya değinecektim. Çok saçma değil mi? Ortalık ilişkisi olan hisse senedi alıyorum ama bana kar vermiyorlar.

Aynen öyle! SPK’ya görüşümüzü ilettik. Basında da yayınlandı Ümit ediyoruz ki zorunlu olacak. Karın %20’sinin dağıtılmasının zorunlu olması lazım. Tam da bu noktada Türkiye tarihi bir fırsatla karşı karşıya. Türkiye’de şu an 1 trilyon TL civarı vadeli-vadesiz döviz, tevdiat, bono v.b ürünlerde para var. Bundan 10 yıl önce biliyorsun enflasyonist bir dönem yaşıyorduk ve faizler yüksekti. Şimdi marj daraldı, faizler aşağıya geldi. O mecrada para kazanmaya alışmış kitle arayış içerisinde şu anda. Bu kitleyi de sermaye piyasalarına çekmek için yapılabilecek tek bir hareket var. Dönemsel getiriye alışmıştır onlar ve dönemsel getiriyi sağlayabilecek en önemli unsur hisse senetleri kar payı konusudur.  Dönemsel getiriye alışmış bir adamı sermaye piyasalarına bu şekilde çekebilirsin. Temettü cazibesi ile. Başka türlü çekemezsin. Hisse senetlerinde iki asli getiri vardır. Birisi prim yani kâğıdın fiyatındaki olası artışlar. İkincisi de kar payıdır. Aslında kar payı primin de sigortasıdır. Neden sigortasıdır bak örnek de verelim.

Hisse senedinin fiyatı 10 TL, bir başka firma var aynı sektörde işlem görüyor o da 10 lira. Mali tabloları da benzer. Birisi düzenli temettü ödüyor diğer ödemiyor. Piyasalarda bir sıkıntı oldu ve ikisi de 5 liraya düştü. Ortalama 1 lira temettü veriyorsa. Eskiden sen o 1 lirayı alabilmek için 10 lira ödüyordun şimdi 5 liraya düştü fiyatı.  Temettü de değişen bir şey yok. Dolayısıyla o 5 liralık kâğıdı almak için hemen alım geliyor ve hisse senedi fiyatları artıyor. Diğerine talep gelmiyor çünkü temettü ödemiyor ki.

Sermaye piyasaları arzu edilen şekilde amaca hizmet etmediği sürece Türkiye gelişmiş ülke falan olamaz bunu herkes iyi bilsin. 2000’li yılların başında bankacılık krizi olunca bankacılık sistemi nasıl iyi bir hale geldi. Sermaye piyasalarının da ivedi bir şekilde o hale gelmesi lazım. Boş mu duruluyor? Gerekli adımlar atılmaya çalışılıyor.

Ben size bu soruyu yöneltecektim. Türkiye’nin 2023’de finans merkezi olabilmesi için neler yapması gerekir?

Şu hale hazırdaki yaklaşımlarla Türkiye finans merkezi falan olamaz. Çünkü senin finans merkezi olabilmen için raflarında ürünler olması lazım. Senin rafında ürün yok. Türkiye’nin hisse senedi stoku 200 milyarın altında. Adamlar ne alacak buraya gelip. Şimdi diyorsun ki borçlanma araçları piyasası gelişti.(tahvil piyasası)  Evet 35-36 milyar TL nominal halka arz gerçekleşti 2013 yılında. Hisse seneti 1 milyarın üstünde onun da yarısından çoğu Pegasus zaten. Peki, Türkiye’de hane halkı mı tahvil aldı? (Hayır) Büyük para grupları kendi aralarında al gülüm- ver gülüm. Dolayısıyla amaca hizmet eden sermaye piyasası açılımı değil zaten.

Yani Sermaye Piyasalarının gelişmesi için halkın katılımı gerçekleşmesi lazım diyorsunuz.

Sermaye Piyasası, halkın katılımı ile yaratılan sinerjinin ülke ekonomisinde yaratacağı katma değerdir ve asli amacı budur. Şu an Amerika’da hane halkının % 52’sinde hisse senedi var ve bu düşmüş bir  rakam 2008 yılında % 64’dü. Türkiye’de ise 50 bin TL’nin üstünde hisse senedi olan 70 bin kişi var. Türkiye’nin nüfusu 75 milyon!

Şu da önemli ekonomik temellerle desteklenmeyen ideolojik açılımlar başarısız olmaya mahkûmdur. Çünkü ideolojiler parasızlıktan beslenir. Sermaye piyasaları terör kadar önemli bu ülkede bunun farkında değil hiç kimse. Terörün önünü kesecek bir şeydir sermaye piyasaları. Açlık ideolojileri besler, huzursuzluk yaratır. Karnı doymuş kitle, ekonomik refahı artmış kitle sorunlar içerisinde bulunmak istemez. Güneydoğu’nun sorunu ortadadır. Eğitimdir, parasızlıktır v.s. Bak devlet fabrikalar yapmaya çalışıyor dimi? Arkadaş bunun bir yöntemi var. Kuruyorsun ya fabrikayı, halkı ortak edeceksin ona. Bu kadar basit. Yani bu ruhun iyi anlaşılması lazım. Bu ruh anlaşılmadan bu iş olmaz.

Piyasanın derinleşmesi için birçok şey yapılması lazım İSO 1000’de faaliyet gösterip, halka açık olmayan %80-90’lık firma var. Bunların halka açılmayışının iki sebebi var. Birincisi bu şirketlerin ar-ge’si yok. Kazandığı parayı ne yapacağını bilmiyor. İkincisi bunlar aile şirketi ve denetim istemiyorlar. Dolayısıyla bunları halka açmak için yapılması gereken teşvikler var. Teşvik olmadan bunların halka açılmayacağı belli. Biz bunları ilgili bakanlara da paylaştık. Kurumlar Vergisi’ni, halka açılmak şartıyla %20’den %10’a çekersin olur bu iş. Biz bütçeden ne kadar feragat ediliyor diye hesapladık. 2 yılda feragat edilen rakamın 2-3 katı kaynak telafi ediliyor. Hatta bu firmaların %50’si hisselerini en düşük fiyattan halka arz etse tam 150 milyar TL kaynak artışı sağlanıyor. Hem istihdamda ciddi etkisi var bunun. Dolaylı, dolaysız vergilerde birçok mecrada getirisi oluyor. Ama maalesef Türkiye’de biraz atıl kaldı. Türkiye hala geleneksel işlerle uğraşıyor. Nitelikli işlerle uğraşmak lazım.

 

Çok değerli başkanımıza bizimle söyleşi yaptığı için çok teşekkür ederiz. Ayrıca bu mecra ile ilgili olanlara Arif Ünver başkanımızın “Sermaye Piyasası ve Borsa Okuryazarlığı” kitabını öneririz. Vesselam

#AdemSimit                        Twitter: @ekonomiperver

Arif Ünver                           Twitter: @arfunvr

SPYD Başkanı Arif Ünver ile söylemişimiz
2 3

Ne aradılar:

  • adem simit
  • ekonomiperver
  • adem simit kimdir
  • adem simit yayor mu
  • iktisat gibi sev beni adem simit

Şeref Oğuz ile Ekonomi-Kritik 3.Bölüm – İhracatta Katma Değer

İHRACATIN SORUNU: NİTELİKSİZ NİCELİK

Yeni Orta Vadeli Program Maliye Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı ve Ekonomi Bakanlığı’nın ortak çalışması ile oluşturuldu. Programın, Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu yapısal sorunlar göz önünde bulundurularak oluşturulduğunun altı çizildi. Bu yapısal sorunların başında düşük tasarruf, enerjide dışa bağımlılık ve katma değeri düşük ihracat  geliyor.

Sabah Gazetesi Ekonomi yazarı Sn. Şeref Oğuz ile son dönemde ihracatta rakamsal boyutta artış olması ve çıtanın yükseltilmesine karşın aşamadığımız asıl sorun “niteliksiz nicelikli” ihracat konusunu konuştuk.

Türkiye’nin orta vadede elde etmek istediği büyüme oranını yakalayabilmesi için ihracatı kayda değer oranda artırması gerekiyor. Ekonomik büyümenin temelinde tasarruflardan sonra ihracata dayandırılmak istendiğinin sürekli altı çiziliyor. Nitekim 2023 Türkiye İhracat Stratejisi’ne göre 500 milyar dolar ihracat hedefleniyor. Bu hedef tabi ki kulağa hoş geliyor ancak önümüzde iyi analiz edilmesi gereken bir endüstri var. Türkiye’nin mevcut sanayi, teknoloji ve bilimsel gelişmelerinin ihracata ne denli yansıdığı konusunda neler söyleyebilirsiniz?

500 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirebilmek için 1- 1 buçuk trilyon dolarlık ithalat yapacağız

İhracatı artırarak ekonomik büyümede bir yapılması tabi ki mümkün. Ancak mevcut ürün deseni, katma değer düzeni, gelişmemiş AR-GE ve dışa bağımlılık yapısıyla 500 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirebilmek için 1- 1 buçuk trilyon dolarlık ithalat yapıyor olmak gerekir. Hal böyleyken, Türkiye’nin kazanması yerine içerideki değeri çok ucuz fiyata yurt dışına transfer etmesi anlamına geliyor. Bu durum tabiri caizse ‘ihracatın hamalı’ olmak anlamına geliyor. Bu şartlarda ihracatı artırmak kalıcı bir çözüm değildir, cari açığı azaltmaz. İstihdamı genişletici etkisi giderek azalır.

İhracat

İthal ham maddeyi ya da yarı mamulü işlemede ne kadar katma değer eklendiği önemlidir

Bu noktada önemli olan yapılan ihracatın katma değeridir. En basit şekilde şöyle örneklenebilir: Demir cürufu ithal edip, elektrikle işleyip, ki bu da enerjide dışa bağımlı olduğumuz için cari açık demektir, ihracat yapılması sıfır katma değerlidir ve son derece anlamsızdır. Cürufu elektrik gibi bir katma değerle birleştirip demir olarak satarsak kilo fiyatı 1 dolar, savunma sanayi ürününe çevirirsek kilosu 34 dolar, bir silaha çevirirsek 245 dolar, uyduya çevirirsek 1 milyon dolara satarız. İthal ham maddeyi ya da yarı mamulü işlemede ne kadar katma değer eklendiği önemlidir. Fakat bu katma değer bizde çok sınırlı.

Türkiye toplam ürettiği ürünleri ortalaması 1,5 dolardan ihraç ediyor. Rekabet halinde olduğumuz diğer devletler kilosu 3,5 dolardan ihracat yaparken Kore 4,5 dolardan ihracat yapıyor. Türkiye ile diğer ülkelerin arasındaki fark üniversitedir, AR-GE’dir, yaratıcılıktır, tasarımdır, patenttir, inovasyondur; bunlar katma değerlerdir. Bunlar Türkiye’de yeni yeni gelişmeye başladı ve daha çok zamana ihtiyacımız var.

Özal’dan sonra üretimde katma değer dönemi başladı

1980 öncesinde Türkiye, Çukurova pamuğunu kilosu 1 dolardan ihraç ederdi çünkü üzerine değer koyacak ne bir sermayesi ne de teknik bilgisi vardı. Merhum Özal’dan sonra iplik fabrikalarına geçtik ve pamuğun kilosu 1 dolar yerine 2,5 dolara ihraç etmeye

başladık. Sonra pamuğu kumaşa çevirme teknolojisini öğrendik ve kilosu 4 dolara satmaya başladık. Konfeksiyon atölyelerini kurmaya başladığımızda ise aynı pamuğun kilosunu 14 dolardan ihraç etmeye başladık.  Ama markalaşma noktasında gelişmiş olsaydık bir t-shirtün üstüne bir logo ekleyip kilosu 85 dolardan ihraç edebilirdik. Sonuç olarak bu katma değerler üretime yansıtılmadığı sürece ihracat üzerinden kazanılmaz.

Mevcut şartlarda ihracattan kazanmak için döviz kuruna muhtaç kalıyoruz. Rekabetçi kura sahip olmak için paranın değerini düşürmek gerekiyor. Paranın değeri düşürüldüğü zaman yurtiçindeki kazançlar da düşmüş oluyor. Zaten şuanda ihraç edilen her 100 birimlik malın 65’ini ithal etmek durumundayız. Geriye kalanını içeride üretiyoruz. Bu dilimle hem kazanmak, hem yeni yatırım yapmak, hem AR-GE’ye yatırmak, hem de tasarım ve yeni ürün geliştirmek zorundayız. Türkiye’nin toplam milli gelir üzerinden AR-GE’ye yatırım yaptığı oran %0,85. Geçmişe göre iyi bir oran. Fakat maalesef yatırımlar AR-GE’nin yalnızca araştırma kısmında kalıyor. Geliştirme konusunda çok sınırlıyız.

Türkiye’nin cari açığı yok akıl açığı var

İşte tüm bunlar ‘orta gelir’ tuzağıdır. Dolayısıyla cari açığa, ekonomik büyümeye, dış ticaret açığına başka türlü bakmak gerekiyor. Bu yüzden ben buna ‘akıl açığı’ diyorum. Türkiye’nin cari açığı yok akıl açığı var.

Bir sonraki bölümde ‘Kentsel Dönüşümün Ekonomik Büyümeye Etkisi’ konusunu paylaşacağız.

Sn. Şeref Oğuz’a sohbetimiz boyunca göstermiş olduğu nezaket ve engin bilgilerini paylaşmasından ötürü teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Birinci ve İkinci Bölümü Okumak İsteyenler ==>

https://neoekonomi.com/seref-oguz-ile-ekonomi-kritik1/

https://neoekonomi.com/seref-oguz-ile-ekonomi-kritik2/

 

https://twitter.com/serefoguz

https://twitter.com/Exponomist

 

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • kilo başına ihracat şeref oğuz

Şeref Oğuz ile Ekonomi- Kritik 2.Bölüm – Yapısal Sorunlar!

YENİ ORTA VADELİ PROGRAM ÜZERİNE.. – TASARRUF KONUSU-

Yeni Orta Vadeli Program Maliye Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı ve Ekonomi Bakanlığı’nın ortak çalışması ile oluşturuldu. Programın, Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu yapısal sorunlar göz önünde bulundurularak oluşturulduğunun altı çizildi. Bu yapısal sorunların başında düşük tasarruf, katma değeri düşük ihracat ve enerjide dışa bağımlılık geliyor. Öncelikle bu sorunlara çözüm bulunarak büyümenin ikinci plana alınması ve öncelikli olarak cari açığın düşürülmesi hedefleniyor. Uzun süredir yapısal bir sorun olarak mevcut bulunan düşük tasarruf konusu, yeni OVP’de temel olarak tüketicilerin harcama eğilimi dikkatle kontrol altına alınarak bir takım tedbirler aracılığı ile çözülmeye çalışılacak. Bu tedbirlerin başında kredi ve kredi kartı limitlerinin tüketicinin borç ve gelir düzeyine paralel olarak uygulanması, özellikle lüks tüketim ürünlerinde taksitlendirmenin kontrol altına alınması ve şuanda mortgage kredilerinde uygulanan peşinat uygulamasının bireysel kredilerde zorunlu hale getirilmesi gibi uygulamalar geliyor.

Bana göre kredili satışlarla ilgili en akıl dışı nokta bir yıldan fazla süreli taksitlendirmeler ile elde edilen -aslında o süre içinde kazanılıp yatırılmayan- gelirlerin bir yıl içinde üretilen tüm ürün ve hizmetlerin toplamı olarak hesaplanan GSYH rakamına eklenmesi. İktisatçılar ve otoriteler bu durumunu nasıl değerlendirip açıklıyor bilemezken, gelelim yeni OVP’nin kredi kartında taksitli satışların kontrol altına alınması uygulamasına hangi noktadan yola çıkılmış…

kredi kartı

Devlet kredi kartına taksit uygulamasını sınırlandırırken ‘toptancı’ bir yaklaşım sergilemiyor. Tüketime yönelik ve zorunlu olmayan harcamaların borçlanarak yapılmamasını öngören bir uygulama getiriyor. Asıl olması gereken de budur, zira bu noktada çizgi çoktan aşılmıştı. Yani tüketici kazandığı para ile harcamasını dilediği sektörde dilediği ürüne yapmalı ancak henüz kazanılmamış ve sistemden ödünç alınan paranın ihracat, yatırım, sağlık ve eğitim alanlarında kullanılmasını fakat tüketim için harcanmaması sağlanmaya çalışılıyor.

Taksitler, faizden geçinen kesimin iştahını kabartıyor

Bu sorunda en yaygın örnek mobil iletişim araçlarına yapılan harcamalar. Kullanım süresinden daha uzun taksitle alımlar yapılıyor. Bu tarz harcamalar tüketici içinden çıkılmaz bir girdaba sokuyor. Zamanında eski Bankalar Birliği başkanlarından Ersin Özince ‘yoğurdumu bile dokuz taksitle alırım, kime ne?’ şeklinde söylemde bulunmuştu. Bu söylemi çok eleştirmiştim. Bu taksitler faizden geçinen kesimin iştahını kalıcı hale getiriyor. Türkiye %2,2 büyürken bankalar %17,5 büyüyor. Türkiye %3 büyürken bankalar %20 büyüyor. İşte bu terslik yoğurdunu 9 taksitle almak, cep telefonunu 12 ay taksitle almaktan ileri geliyor. Bunun durdurulması gerekiyordu. Bu noktada bir şeyi karıştırmamak gerekiyor, küçülme böyle bir şeydir. Bu tedbirler büyümeye bir nevi frendir çünkü harcamalar(buna taksitli harcamalardan elde edilen faiz gelirleri de dahil) üzerinden hesap edilen GSYH’yı küçülten bir etkisi var. Fakat burdan kısılan parayla döviz kazandırıcı işlemler ve reel ekonomiyi geliştiren işlemlere harcanabilir. Zaten asıl amaç da budur.

Türkiye’deki tüm statükolar devrildi ama bankacı generaller hala devrilmedi

Türkiye’de kayıt dışı çok fazla olduğu için tasarrufların istatistiklerdeki kadar olması mümkün değil. Ölçülen tasarruf değerleri, kayıt içindeki ekonomiden hesaplanıyor. Oysa insanlar halen yastık atı tasarruflarda bulunuyor. Bunun sebebi de insanların bankalara olan güvensizliği. Zamanında Merhum Kahveci Maliye Bakanı iken kayıt dışındaki paraların ekonomiye kazandırılması için çok uğraşıldı. Fakat bu paraların dar gelirli insanlardan alınıp faiz lobisine girmesi için önce Türkiye’deki kayıt içi ekonominin adam olması gerekir. Mevcut yapısı içerisinde bu mümkün değil. Türkiye’deki bankacılık sistemi dünyanın hiç bir yerinde yok. Türkiye’deki tüm statükolar devrildi ama bankacı generaller hala devrilmedi. Onlar her şeye el koymak isterken, insanlar da tasarruflarını bankaya yatırmak istemiyorlar.

Birinci Bölümünü okumak isteyenler ==> https://neoekonomi.com/seref-oguz-ile-ekonomi-kritik1/

 

Sn. Şeref Oğuz’a sohbetimiz boyunca göstermiş olduğu nezaket ve engin bilgilerini paylaşmasından ötürü teşekkürlerimizi sunuyoruz.

 

https://twitter.com/serefoguz

https://twitter.com/Exponomist

 

Yazıyı Değerlendirin!

Şeref Oğuz ile Ekonomi-Kritik 1.Bölüm

ŞEREF OĞUZ İLE EKONOMİ-KRİTİK I. BÖLÜM

YENİ ORTA VADELİ PROGRAM ÜZERİNE..

yeni-dolarYeni Orta Vadeli Program’ın açıklanmasından sonra eleştiri okları, 10. Kalkınma Planı ile yeni OVP’nin uyumsuz olduğu iddiası ve ekonomik büyümenin aşağı yönlü revize edilmesi noktasına atıldı. Buna karşılık hem Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz hem de Başbakan Yardımcısı Ali Babacan rakamların yapılan sağlam çalışmalar sonucunda oluşturulduğuna vurgu yaptı.

 

Güncel ekonomik pozisyonumuzda neler olup bittiğini daha iyi kavrayabilmek için Sabah Gazetesi yazarı, ekonomist Şeref Oğuz ile rakamların, yüzdelerin ve virgüllerin içinde boğulmadan Türkiye’nin mevcut gelişme ve sorunlarına dair keyifli bir ekonomi-kritik yaptık.

 

10. Kalkınma Planı istikrarlı büyümeye odaklanırken Yeni OVP de öncelikler cari açığın düşürülmesi yönünde ve küresel ekonomideki durum da göz önünde bulundurularak büyüme oranları aşağı yönlü olarak revize edildi.

 

Yeni Orta Vadeli Program’ın sorunu, küresel kriz ortamının psikoloji ile revize edilmiş olması. Mevcut küresel bir kriz olmasaydı, program bu şekilde oluşturulmazdı. Yeni OVP’nin hükümetçe açıklanan önceliği cari açığı azaltmak ve enflasyonu düşürmek oldu. Genel öncelik bu olduğuna göre 2023 hedefleri bekleyebilir denilmek istendi. Küresel krizde pozitif ayrıcalık, Türkiye’nin mevcut avantajını elinden kaybetmemesi. Ekonomik kriz varken hedef, öncelik olamaz.

 

Küresel kriz sonrasında sadece G20 ülkelerinde 25 milyon insan ilave işsiz kalırken Türkiye’de 2,5 milyon istihdam yaratabildik. Küresel krizde Avrupa başta olmak üzere bazı Güney Avrupa ülkelerinde de ülke iflasları söz konusu olurken Türkiye pozitif ayrışmış ve %8,8 büyümeyi bile görebilmiştir. Bu Türkiye için bir avantajdır. Bu avantajı kaybetmemek küresel krizin etkilediği dünyada diğer ülkelerin de içinde bulunduğu durgunluk çapasına kapılmamak için mevcut koşu ritmini düşürme kararı alındı. Ancak burada bir sorun mevcut. Bu ritm düşürme kararına benzer bir tedbir 2012’de de uygulandı. O dönemde %8,8 büyürken dünya krizi yeni bir boyut kazanabilirdi. Bu sebeple hükumet tedbirli hareket etmekten yana oldu. Hükumetin tabiriyle 5. viteste giden bir otomobili 4. vitese indirme niyeti gösterildi. Ekonomik büyüme hedeflerinde bir gaz / fren tartışması oluştu. Kabinenin Zafer Çağlayan gibi bazı üyeleri hızın artırılması taraftarı olurken Ali Babacan gibi bakanlar frenden yana oldu. 4. vitese düşelim derken 1. vitese düştük. %8,8 olan büyüme %2,2’ye düştü. Tabiri caizse, vites düşürelim derken neredeyse tam gaz giden otomobili durduyorduk. Bu düşüş karşısında yeniden ekonomik büyüme hedefleri artırılmak istendi. Kullanılan finansal yöntemler yüzünden kredi hacmi ve harcamalar şişmeye başladı. İnsanlar yeniden borçla yaşamaya başladılar. OVP tam da bu psikolojinin ortasında yapıldı.  Ekonomik büyüme rakamı 2013 için %3,6 olarak revize edildi, sonraki dönemlerde ise %4 ve üzerine çıkılması hedefleniyor. Bu kriz ortamında IMF bile OVP’den daha cesur çıktı ve Türkiye’nin 2013 yılı büyümesi için %3,8 beklenti bildirdi.

 

Programdaki temel sorun ihtiyatın haddinden fazla artırılması. İnsan hayatında olduğu gibi sakınılan göze çöp batar, tedbirler gerektiğinden fazla arttırıldığı zaman tedbir olmaktan çıkar. Bu aşırı tedbir tutumu ülkenin içine kapanmasına sebep olur ve ekonomik büyüme ivmesini düşürür. Bu sebeple yeni OVP’de tedbirler abartılmış görünüyor. Türkiye’nin daha cesur bir OVP’ye ihtiyacı var. Şuanda 820 milyar dolar olan GSYH’ın, 2023’te için 2 trilyon dolara çıkması bekleniyor. Önümüzdeki on yıllık süreçte yaklaşık %150 bir artış olması gerekiyor. Ortalama basit bir bileşik faiz hesabı ile Türkiye’nin her yıl ortalama %9,6 büyümesi gerektiğini ortaya çıkarır. Mevcut büyüme oranı ise %3,6 dolaylarında. Arada bir uçurum var. Bu durum karşısında Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, bu programın 3 yıllık bir süreci kapsadığını ve sonraki dönemleri kapsamadığını bildirerek ihracat artışı üzerinden daimi bir atılım yapılmasının mümkün olabileceğini ifade etti.

 

Bu noktada endüstriye bakılması gerekiyor. 2023 yılı için hedeflenen 500 milyar dolar ihracat rakamına ulaşılması mevcut ürün şekli, katma değer düzeyi, AR-GE’siz sanayi ve dışa bağımlılık unsurları göz önünde bulundurulduğunda 1-1,5 trilyon dolarlık ithalat gerektiriyor. Hal böyleyken, Türkiye’nin kazanması yerine, içerideki emeği ve değeri ucuz fiyata yurtdışına ihraç etmesi anlamına geliyor. Tabiri caizse ihracatın hamalı olmak, bu yükü taşımak ülkeye kazandırmaz ve cari açığa kalıcı çözüm değildir. İstihdam, gelişmişlik düzeyi ve saire unsurlara etkisi giderek azalır.

 

Sn. Şeref Oğuz’a sohbetimiz boyunca göstermiş olduğu nezaket ve engin bilgilerini paylaşmasından ötürü teşekkürlerimizi sunuyoruz.

 

https://twitter.com/serefoguz

https://twitter.com/Exponomist

 

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • EKONOMİST ŞENAY ŞEREF
  • ekonomist şeref
  • seref oguz

Mısır ve Suriye eko-politigi üzerine söyleşi

MISIR VE SURİYE’NİN EKOPOLİTİĞİ VE TÜRKİYE İLE DIŞ TİCARET HACMİNE YANSIMASI

 

Temmuz ve Ağustos aylarında Mısır’a yapılan ihracata baktığımızda rakamların yılın ilk yarısının çok üzerinde olduğunu görüyoruz. Mısır ekonomisi şuanda üretim yapma konusunda ciddi sıkıntılar çekiyor. Coğrafi yakınlığı bakımından ise Türkiye yakın ve uygun bir tedarikçi durumunda. Gayri resmi boykot çağrılarına rağmen özel sektör Türkiye’den alım yapmaya devam ediyor.

SETA Vakfı Kahire Temsilcisi ve Orta Doğu Uzmanı Can Acun ile Mısır ve Suriye’nin durumu ve Türkiye ile ekonomik ilişkilerine yansıması konusunda bir söyleşi yaptık.

 

Mısır’da cereyan eden olaylar sonrasında adını sık duymaya başladığımız SETA Vakfı’nın faaliyetlerinden ve sizin bu organizasyondaki pozisyonunuzdan kısaca bahseder misiniz?

SETA Vakfı, Türkiye’de ciddi bir kurumsal yapıya sahip en önemli düşünce kuruluşlarından bir tanesi. 10 yıldır uluslararası araştırma merkezi ve düşünce kuruluşu olarak faaliyetlerine devam ediyor. Merkezi Ankara’da olan SETA Vakfı, aynı zamanda Washington D.C.’de ve Ortadoğu’ya ilişkin çalışmaların yapıldığı Kahire ofisinde faaliyet gösteriyor. Bünyesinde siyaset, uluslararası ilişkiler, ekonomi, dış politika, insan hakları gibi bölümleri mevcut. SETA’nın temel pozisyonu, siyasi karar alıcılara alternatif politika önermeleri sunabilmek ve çeşitli konularda araştırmalar yaparak bu çerçevede kamuoyunu bilgilendirmek. Ben de vakfın Kahire ofisinde Ortadoğu araştırmaları konusunda görev yaptım.

Mübareksiz bir Mübarek Rejimi

 Mursi’nin devrilmesinden önceki süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Mısır ordusunun Mursi’yi uyardığı ve görevinden istifa etmesi için süre verdiği kamuoyu tarafından biliniyordu. Mübarek yönetiminin düşürülmesinin ardından çok uzun bir süre geçmemişti. Yeniden bir darbe yapılacağı konusunda kamuoyuna yansıyanlar dışında ciddi belirtiler var mıydı?

Aslına bakarsanız Mübarek yönetiminin devrilmesi sürecini iyi analiz etmek gerekiyor. Her ne kadar Mübarek’in bir halk hareketi tarafından devrildiği düşünülse de son raddede ordunun müdahalesi ile görevden alınmıştır. Bir buçuk yıl boyunca Mısır, Yüksek Askeri Konsey tarafından yönetilmiştir. Mübarek düşürüldü ancak Mübarek’ten kalan devlet bürokrasisi, medya, Kahire burjuvazisi ve tüm yapı eski şeklinde ayaktaydı. Mübareksiz bir Mübarek rejimi ordunun kontrolüyle devam ediyordu.

 

Ordu, sivil örgütler tarafından darbeye mecbur bırakıldı

 

Muhammed Mursi, iktidara geldiğinde de bu anlamda iktidar olmuş ancak muktedir olamamış bir liderdi çünkü ordu, emniyet teşkilatı, yargı bürokrasisi, iş dünyası ve medya tamamen kendisine muhalifti. İktidara gelmesinden itibaren aslında bu unsurlar sekülar ve liberal muhaliflerin de dahil olduğu bir koalisyon oluşturarak bir darbe dizaynı gerçekleştirdiler. Muhammed Mursi hazmedilememişti. Bir yıl boyunca gösteriler, eylemler, grevler ve sivil itaatsizlik gibi şiddeti de araçsallaştıran yöntemlerle Mursi’nin iktidarı itibarsızlaştırılmaya başlandı. Nihayetinde ordu adeta darbe yapmaya zorlandı ve Mursi, Genelkurmay Başkanı Sisi tarafından görevden alındı.

Bu açıklamalardan aslında ordunun direkt olarak Mursi’yi hedef almadığı, daha çok halktan ve diğer sivil örgütlerden aldığı tepkiler doğrultusunda bir darbe gerçekleştirildiğini mi çıkarmalıyız?

Öncelikle ifade edilmesi gereken şu ki, Mısır ordusu, ideolojik anlamda İhvan ve Mursi’ye karşı bir pozisyonda değildi. Ordu, daha ziyade kendi vesayet rejimini ve iktisadi krallığını korumaya yönelik bir tutum sergiliyordu. Zira Mısır GSMH’nın üçte birinin Mısır ordusu tarafından yönetildiği düşünülüyor. Ancak diğer tüm aktörler, Mübarek döneminden kalma eski bürokratik yapı, sekülar/liberal siyasi cenah ve Kahire burjuvazisi Mursi ve İhvan’a yönelik ciddi bir muhalefet sergilediler ve ülkeyi Mursi için yönetilemez bir noktaya getirdiler. Her ne kadar ordunun içerisinde bazı generaller darbe yanlısı tutum sergilemiş olsa da, ordu gelinen süreç içerisinde, hiyerarşik bütünlük, Mursi’nin istifa etmesi ve yeniden erken seçime gidilmesi noktasında duruyodu. Ancak Mursi’nin istifa etmemesi, orduyu ya darbe yapmaya ya da İhvan’ın yanında diğer koalisyona karşı bir pozisyon almaya itti. Ordu ise, daha zayıf olarak gördüğü Mursi’yi devirmekten yana tercih kullandı.

 

Suriyeli mültecilere yönelik tutum insan hakları açısından endişe verici

2011 yılından beri iç karşıklıkla başlayan olaylar artık Suriye’de resmen bir iç savaş haline geldi. 2 milyonu aşkın Suriye’li mülteci olduğu biliniyor. Ancak Mursi döneminde desteklenen Suriyeli mülteciler, son dönemde Mısır tarafından reddediliyor. Bu durumu temel olarak neye bağlamamız gerekiyor?

Aslında Mursi iktidari döneminde Suriyeli mültecilere yönelik tutum kabul edilebilir düzeydeydi. Vizeler kaldırılmıştı ve mülteciler Mısır’a rahatlıkla sığınabiliyordu. Ancak mülteci kampları oluşturulmamıştı. Mısır’a sığınan Suriyeliler kendi imkanlarıyla ve halkın yardımıyla yaşamaya çalışıyorlardı. Ancak darbeden sonra, mevcut yönetim, Mısır’ın Beşer Esad’a yönelik tutumlarını yumuşatmaya başladı. Karşılıklı siyasi ilişkilerini iyileştirmeye başladılar. Diğer yandan Suriyelilere yeniden vize uygulaması getirildi. Daha kötüsü Suriyeli mültecilere karşı, darbeyi destekleyen kesimden ırkçı bir politika başlatıldı. Suriyelilerin, İhvan ve diğer İslami hareketleri desteklediği iddiasıyla, Suriyeli mültecilere yönelik ne yazık ki saldırılar, hakaretler ve dışlamalar başladı. Bu durum, insan hakları açısından çok endişe verici.

 

Suriye’den kaçarak başka ülkelere sığınan 2 milyondan fazla mülteci olduğu varsayılıyor. Bu rakamın büyük çoğunluğu Türkiye’de. Ancak Mısır yalnızca resmi olarak 110 bin mülteci kabul etmiş durumda.

Gayri resmi rakamlara göre Mısır’daki mülteci sayısı 200.000’e ulaştı ancak son dönemdeki baskılardan sonra mülteciler Mısır’ı terk etmeye başladılar. Çoğu Türkiye, Ürdün, Lübnan gibi ülkelere sığınmaya başladı.

Darbe karşıtlarının tamamının Mursi’yi desteklediğini söyleyemeyiz

Mısır’ın istikbalini öngörebilmek için muhalifler ve darbe yanlılarını yüzdeye vurmak gerekirse Mursi’yi destekleyen kesimin oranı nedir? Darbe yönetiminin kontrolü daha ne kadar elinde tutması bekleniyor?

Muhalifler ve darbe yanlılarını oranlamak çok mümkün değil ancak bir eğilimden bahsedebiliriz. Sürecin başında darbeyi destekleyenler bunu bir devrim olarak lanse ediyorlardı. Belki toplumun yarısı bu sürecin yanında yer alıyordu. Mursi, itibarsızlaştırılmış ve kamuoyu kamplaştırılmıştı. Ancak darbeden sonraki süreçte katliamların yaşanmaya başlaması, ordunun soğuk yüzünün hissedilmeye başlanması, sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi, Mübarek’in serbest bırakılması gibi olaylar ve olgular sonrasında darbe karşıtlarına destek artmaya başladı.

Bu durumu Mursi’yi destekleyenler ve ona karşı olanlar olarak değil de darbeyi destekleyenler ve darbeye karşı olanlar şeklinde baktığımızda darbe karşıtlarının oranı çok daha yüksek ve her geçen artıyor. Ancak halen darbeyi destekleyen ciddi bir toplumsal taban mevcut. Darbe karşıtlarının tamamının Mursi’yi desteklediğini söyleyemeyiz. Demokratik çerçevede seçilmiş bir liderin görevinden alınması olgusu toplumsal tepkinin asıl nedenidir. Darbe karşıtı ulusal koalisyonun yapısına baktığımızda zaten daha önce Mursi’ye destek vermemiş ve muhalif olmuş birçok farklı oluşumun bir araya geldiğini görüyoruz.

SURİYE VE MISIR İLE İLİŞKİLERİN DIŞ TİCARETİMİZE YANSIMASI

2011 yılından bu yana ölümlerin her gün arttığı ve son olarak kimyasal silah kullanımı gerçekleştirildiği iddia edilen Suriye’ye yönelik Dışişleri Bakanlığı’nın uyguladığı 9 maddelik bir yaptırım paketi var. Bu yaptırımlar daha çok Suriyeli bazı bürokratların Türkiye’deki mal varlıklarının dondurulması, askeri malzeme tedariğinin durdurulması, Suriye Merkez Bankası ve Ticaret Bankası ile olan ilişkilerin askıya alınması gibi maddelerden oluşuyor. Buna karşılık, Esad ise uluslararası hukuka aykırı olarak Türkiye ve Suriye arasındaki serbest ticaret anlaşmasını durdurdu ve Türkiye’den ithalatı durma noktasına getirdi.

2010 yılında Suriye’ye yaptığımız toplam ihracat rakamı 1,85 milyar dolarken, 2011 yılında 1,59 milyar dolar ve 2012 yılında 504 milyon dolara kadar düştü.

Türkiye ise henüz Suriye’den yapılan ithalatlara karşı benzer bir tutum sergilemedi. Ancak son olarak Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan Suriye’nin bu yaklaşıma bir son vermemesi halinde misli bir uygulamaya gidileceğini ve Suriye’den yapılan 800 milyon dolara yakın ithalata engel koyacaklarını belirterek gözdağı verdi.

Mısır henüz Suriyeleşmiş bir ülke değil

Mısır’daki darbe yönetimi, Anayasa Mahkemesi Başkanı Mansur’u geçici lider olarak göreve getirdi, ancak bir süre daha yerini Mursi’nin görevine iade edilmeyeceği aşikar olduğundan yerini yeniden demokratik yollarla seçilecek bir lidere bırakmazsa, Türkiye benzer bir yaptırımı Mısır için de uygulamaya koyar mı?

Mısır henüz Suriyeleşmiş bir ülke değil. Suriye’de binlerce insan katledilmiş ve ülke bir iç savaş atmosferine girmişti. Mısır’da yaşanan ise bir darbedir. Dünyadaki ülkelerden farklı olarak ise Türkiye, bu yapılan darbeyi “darbe” olarak nitelendirmekten çekinmemiş bir ülke. Ancak biz her ne kadar darbe aktörlerini kınamış olsak da diplomatik ilişkilerimizi kesme noktasında bir adım atmadık. Yalnızca büyükelçimizi istişare amaçlı geri çektik. Diplomatik anlamda varlığı halen devam ediyor. İktisadi anlamda Türkiye, Mısır’a bir yaptırım uygulamadı. Bu anlamda bir yaptırımın da söz konusu olacağını düşünmüyorum. Yalnızca Mısır ordusuna daha önce sağlanan askeri envanterlerin iptali söz konusu olabilir.

 

Mısır ile 5 milyar dolarlık ticaret hacmimiz devam ediyor

 

Mısır ile 5 milyar dolarlık ticaret hacmimiz devam ediyor. Bunun ağırlığı Türkiye’nin ihracatı kaleminden oluşuyor. Diğer yandan, Mısır’da 2 milyar dolarlık Türk işadamlarının yatırımı mevcut. Bu yatırımlar sayesinde 50.000’den fazla Mısırlı istihdam ediliyor. Mısır’da yaşananlar istikrarlı bir seviyede düzelme eğilimine giderse Türkiye ile iktisadi açıdan bir gerilemeye gidileceğini düşünmüyorum. Lakin, Mısır adım adım Suriyeleşir ve kaotik bir çatışma ortamı oluşursa, rejim halkını katlederse yetkililerimizin Suriye’de olduğu gibi Mısır’a da yaptırım uygulama durumu söz konusu olabilir. Bu doğrultuda ticari ilişkilerin de etkilenmesi kaçınılmaz olacaktır.

 

Mısır Ticaret Odaları Türk ürünlerine boykot çağrısı yapıyor

 

Şuan ise durum tam tersine. Mısır’daki darbe rejimi, Türkiye’nin darbe karşıtı tutumu nedeniyle ticari ilişkileri sarsacak gayri resmi uygulamalara gidiyor. Ticaret odaları, üyelerine Türkiye’den ithalat yapılmaması için çağrıda bulundular. Türk ürünlerinin boykot edilmesini istediler. Türkiye ile ticari ilişkileri zedeleyecek resmi yaptırımlar yok ancak bir takım zorlaştırmalar söz konusu. RO-RO seferleri daha zor bir şekilde işliyor. Türk işadamları faaliyetlerinde baskı hissediyorlar. Gümrüklerde Türkiye’nin özellikle demir ihracatına yönelik anti-damping vergisi uygulanmaya başladı son dönemde. Buna benzer gümrük tarifeleri de Türkiye’nin ihracatını zorlaştırıyor. Mısır’ın ekonomisine baktığımızda ise iktisadi açıdan bir kriz içerisinde olan bir yapı söz konusu. Dolayısıyla Türkiye’ye ile ekonomik ilişkilere yönelik Suriye’nin uyguladığı gibi bir yaptırım teknik olarak çok mümkün değil.

 

Mursi’nin Türkiye hükümeti ile yakın ilişkileri ihracatımızı arttırdı

 

Mısır’a yaptığımız ihracat rakamlarına baktığımızda 2010 yılı kümülatif ihracat rakamı 2,32 milyar dolar, 2011 yılı 2,85 milyar dolar. 2012 yılına baktığımızda sürpriz bir şekilde 3,7 milyar doların üstüne çıktığını görüyoruz. Boykot çağrıları ve gümrük tarifelerine rağmen 2013 yılı ilk 8 ay toplam ihracat rakamı 2,32 milyar dolar. Bu oranda devam ederse 2012 yılı ihracat rakamına ulaşması hatta geçmesi muhtemel görünüyor. Bu rakamları Mısır’ın eko-politiği çerçevesinde analiz edersek nasıl bir sonuç çıkar? Zira, Mursi’nin iktidara gelmesinden sonra Mısır’a yapılan ihracatın rakamı ciddi oranda artış kaydetmiş olarak görünüyor.

 

Mursi’nin Türkiye hükümeti ile yakın ilişkileri ve artan ticaret hacmi o dönemde Türk işadamlarının da ülkeye olan ilgisini arttırdı. Birçok işadamları dernekleri oluşturuldu ve ortak çalışmalar yürütüldü. Bunlar da ihracat hacminin artmasını sağladı. Diğer yandan Mursi döneminde Mısır ekonomisi belirli bir istikara sahip olmuştu. Bu da göz önünde bulundurulması gereken bir faktör. Türk işadamları halen Mısır’a yatırımlarını artırmaya devam ediyorlar. Onların Mısır’daki faaliyetleri ve Türkiye’den yaptığı alımlar da aslında son dönemdeki artışın kaynağı olabilir.

Mısır’daki siyasi gelişmelerin nereye gideceği hem ülkenin kendi ekonomisini hem de Türkiye ile hem diplomatik hem de ticari ilişkileri etkileyeceği aşikar. Kaotik bir ortamın sürmesi durumda hem çöküşe giren ekonomi sebebiyle pazar alım gücünü kaybedecek hem de Türkiye ile ilişkileri gerecektir.

 

Mısır-Türkiye ekonomik ilişkilerinin gidişatı, Mısır’ın politikası ve bu doğrultuda Türkiye ile ilişkilerin dengesine bağlı

 

Temmuz ve Ağustos aylarında Mısır’a yapılan ihracata baktığımızda rakamların yılın ilk yarısının çok üzerinde olduğunu görüyoruz. Mısır ekonomisi şuanda üretim yapma konusunda ciddi sıkıntılar çekiyor. Coğrafi yakınlığı bakımından ise Türkiye yakın ve uygun bir tedarikçi durumunda. Gayri resmi boykot çağrılarına rağmen özel sektörün Türkiye’den alım yapmaya devam etmesi ve darbe sonrası iç karışıklık sebebiyle Türk yatırımcıların da durdurdukları üretimi telafi etmek için Türkiye’den alım yaptıklarını varsayarak Mısır’la son dönemde oluşan dış ticaret hacmini doğru analiz etmek gerekiyor. Bundan sonraki Mısır-Türkiye ekonomik ilişkilerinin gidişatı ise, Mısır’ın politikası ve bu doğrultuda Türkiye ile ilişkilerin dengesine bağlı.

 

Darbe rejimi Türkiye’nin ihracatını riske atamaz

 

Suriye’deki iç savaş halinin, Türkiye’den Körfez ülkeleri ve Kuzey Afrika’ya yapılan ihracatlarda ucuz ve daha kısa süreli olarak kullandığı kara ve deniz yolunun tehlikeli hale gelmesi sebebiyle, Mursi’nin iktidara gelmesinden sonra Mısır üzerinden yapılmaya başlanması ve iddialara göre geçişlerde Mısır ordusunun araçlara eşlik etmesi, güvenliğini sağlaması Türk ihracatçılarının sorunlarını giderir nitelikteydi. Burada değinmek istediğim tezat bir nokta var. Türkiye’nin Mısır’daki darbe yönetimine karşı bir tutum sergilemesi ve bunun sonucunda resmi olmasa da Türkiye ve Türk mallarına karşı yapılan boykot çağrıları gündeme geldi. Ancak buna rağmen ordunun halen alternatif geçiş hattı olarak kullanılmaya başlanan Mısır üzerinden ihracata engel koymadığı ya da benzer menfi bir tutum sergilemediği biliniyor. Bu durumla ilgili Mısır ordusunun Türkiye’nin Körfez ihracatı bu alternatif güzergahtan rant sağladığı sorusu akıllara geliyor. Bu tezat durumu nasıl değerlendirmeli ve yakın gelecekte bu tutumla ilgili herhangi bir değişiklik ihtimalini göz önünde bulundurmalı mıyız? Zira bu hat üzerinden diğer Arap ülkelerine milyarlarca dolarlık ihracat yapılıyor.

 

Mısır ordusu, darbe gerçekleştirmesine karşın halen ekonomik rasyonalitesini kaybetmedi. Türkiye ile siyasi ilişkiler ciddi gelgitler yaşasa da bu durum ekonomiye direkt olarak yansıtılmamaya çalışılıyor. Karşılıklı ticaret ve ilişkilerden iki tarafın da yararlandığı konusu göz önünde bulundurulmalı.

Sizin de ifade ettiğiniz gibi Suriye’de yaşananlar Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleri ile yaptığı ithalat ihracat hatlarının zarar görmesine sebebiyet verdi.  Sonuç olarak Türkiye’nin dış ticaretini doğal olarak olumsuz yansıdı. Mısır ile başlatılan Ro-Ro seferleri buna özellikle körfez ülklerine tekrardan rahat erişim adına önemli bir alternatif oldu. Mısır ile yaşanan siyasi gerginlik bu hattı da risk altına aldığı ve son dönemde Ro-Ro seferlerinin yavaşlatıldığı bilinse de, şuan gelinen noktada iktisadi ilişkilerimizi zedeleyecek ölçüde tarafların hareket edeceği düşünülmüyor.

Mısır’da darbe aktörleri, özellikle askerler kendi yaratttıkları iktisadi krallığın üstünde ekonomik çıkarlarını önceleyen aktörler, dolayısı ile kendilerine ciddi zarar verecek mahiyette bir adım atmayacaklardır.

 

Esra Öztürk

Eylül 2013, İstanbul

 

https://twitter.com/Exponomist

 

 

Yazıyı Değerlendirin!