Büyük Kaşiflerden İnovasyon Dersleri

“Tehlikeli bir yolculuk için adam aranıyor. Düşük ücret, acı soğuk, tamamen karanlık uzun aylar, sürekli tehlike ve güvenli geri dönüş şüpheli. Başarı durumunda şeref ve takdir.

Bu ilan 1913 yılında bir londra gazetesinde yayınlanmış. Cevap vermeyi düşünür müydünüz? Cevabınız eğer evet ise tam bir inovatörsünüz. Sizin gibi 1000’i aşkın adam cevap verdi. Sör Ernest Shackleto’ın liderliğinde bir Antarktika kutup seferi için seçilmeyi umuyorlardı. Sör Ernest Shackleton, Güney Kutbu’na yaptığı  1909 seferinde ün kazandı. Bu durum, yıllar geçmesine rağmen aslında bir inovasyon projesi niteliğinde bir çıkıştır. Modern çağ inovasyonu, tarihten, tarihi keşiflerden ve bu keşiflerin yolculuğundan esinlenmekten vazgeçemiyor.

Çoğu insan sadece gerekli olduğunda ve kaybedeceği hiçbir şey olmadığında maceraya atılır. Bu Kolomb ve Macellan için de böyleydi; ikisi de memleketlerini terk etmişlerdi. Benzer şekilde, dünya daha hızlı değişirken, kuruluşlar değişen pazarlarla karşılaşır. Eski Çözümlerin artık işe yaramadığını görmek kaçınılmaz bir gerçek olma yolunda. Bir zorunluluk hissi ve yeni vaad edilmiş topraklar aramaya başlamak ise aşikar olsa gerek.

12 Nisan 1961 yılında Sovyetler Birliği kozmonot Yuri Garagin’i uzaydaki ilk insan yaparak dünyayı şaşırttı. Başkan JFK Amerika’nın prestijini geri kazanmak zorundaydı ve Amerika’nın üstünlüğünü göstermek istiyordu. Yaptığı bir konuşma da: “ Bütün ulusun, içinde bulunduğumuz on yıllık dönem bitmeden bir insanın Ay’a ayak basmasını ve Dünya’ya sağ salim dönmesini sağlama hedefine ulaşmaya kendini adaması gerektiğine inanıyorum.” Tüm kaşifler birinci olmak için çabalar. Güney Kutbu’na ulaşan Amundsen, Nil’in kaynağını arayan Livingstone, Everest dağına tırmanan Hillary.. Girişimciler de aynı tutkuyu paylaşır: Rakipleri kurnazlıkla alt etmek amacıyla dünya için yeni inovasyonlar geliştirir ve bunun için çabalar.

Genellikle girişimciler ve kaşifler yalnız gitmeyi tercih eder. Kolomb, amerika’ya üç gemide doksan kişilik bir mürettabatla yelken açtı. Tenzing Norgay onu bir buz yarığına düşmekten kurtarmasaydı, Hillary Everest’i fethedemezdi. Amundsen dört arkadaşıyla hafif yolculuk ederel Güney Kutbu’na ulaşan ilk insan oldı. Apollo programındaki her uçuş mürettebatının yedek mürettebat üyeleri vardı; bazılarının devreye girmesi gerekti. Karmaşık kuruluşlarda da tek başına inovasyon yapamazsın. Yeni bir ürün geliştirmek, üretmek, pazarlamak, satmak, faturalamak ve onarmak için her disiplinden insanlara ihtiyacın mutlaka olur.

Keşif yolculukları; bilinmeyen bir hastalık, tropikal bir fırtına ya da mürettebat isyanının yol açtığı beklenmedik aksilikler nedeniyle uzun yıllar sürebilir. Macellan ve Elcano’nun 1522’de, bir buçuk yıllık hazırlığın ardından başladıkları ve gemiyle ilk kez dünyanın çevresini dolaştıkları seferleri üç yıldan fazla sürdü. Kennedy’nin 5 mayıs 1961’deki konuşmasının ardından Amerikalıların Neil Armsrong’u Ay’a çıkarması sekiz yıl sürdü. İnovasyon sürecinde, yeni bir ürünü geliştirme sürecinin ortalama süresi, konseptten sunuşa yaklaşık 18 ila 36 aydır ve benzer bir sıra izler.

Birçok gemi yolda kaybedilebilir. Macella’ın dünyanın etrafını dolaşması sırasında, beş gemisinden dördü geri dönmedi. Macellan’da Pasifik’te saldırı altındayken ölümcül şekilde yaralandı. Yine de geriye kalan son gemi, Victoria’nın kargosu tüm seferi faydalı kıldı. İnovasyonda da durum aynıdır. Yeni geliştirilmiş her yedi ürün fikrinden altısı yolda yok olur. Yedi üründen sadece biri pazara başarıyla girer.

Tesadüf, daha büyük ödüllere yol açar. Bazen kaşifler ilk önce küçük ve ada olduğunu düşündükleri şeyin devasa bir kıta olduğunu ortaya çıkar. Kolomb’dan çok önce Kuzey Amerika’yı keşfetmiş vikingler gibi. Bir örneği de SMS hizmetinin geliştirilmesiyle karşılaştırılabilir. İlk olarak B2B pazarı için geliştirildi ama tutmadı. Gençler SMS fikrinin birbirleriyle iletişim kurmanın ucuz bir yolu olarak tutunca, üç milyarı aşkın kullanıcıyla dünya çapında bir pazara dönüştü. Tesadüfler, asla mucize değildir; olması gerekendir.

İnovasyon kaçınılmaz tutkuların, başarıların ve mücadelenin bir ürünüdür. Azim etmenin, çıkılan yolda yürümenin bizlere yansıtan bir unsurudur. Girişimcilik ile yola çıkan ve inovasyon ile sonuçlanıp dünyayı değiştiren her idol; başarının, becerinin ve var oluşun bir mucididir.

Büyük Kaşiflerden İnovasyon Dersleri
6 3.5

Yayıncılık Alanında Girişimcilik mi?

Evet Yayıncılık alanında girişimcilik mi o  ne o? Yayıncılık alanında girişimcik
diye bir ses duydum sanki. Hani şu 3.Milyar TL’lik pastadan bize de pay düşermi diyen girişimcileri
duyar gibiyim. Sorunun cevabı maalesef zor.

Radyo Televizyon Yayıncılarının 2014 raporu bize şu sonucları vermektedir,

*Eğer çok yoğun bir sermayeniz yoksa ve de ulusal bir yayıncılık yapmayacaksanız işiniz zor demektir.
*Ulusal reklam piyasasının kemikleştiği bir yaklaşımda yayıncılık başabaş olmak isteyen yatırım yapmak isteyen
satın alma ile ancak istediği sonucu elde edebilir.
*Radyo’da reklam gelirlerinin %80’ni de ulusal yayınlardan elde ediliyor. Radyoculuk da bölgesel yayın yapan
kuruluşların önü açık gibi görünüyor.
Dünya Dijitale Koşuyor?

Yapılan bir araştırmaya göre 2014 yılında dijital reklamcılık reklam cirosu 1,4 milyar TL’ye koşuyor.
Yani, Televizyon reklam gelirlerinin yarısı kadar bu sonuçları ortaya koyuyor:

*Dijitalin önemi daha da artacak, şirketler ve bireyler dijitalleşecek.
*Herkes bir gün 15 dakika ünlü olacak sözü gerçekleşmeye başladı.
*Web Tv yayıncılığı ön plana çıkmaya başladı,

Dijital de kitlelere ulaşmak daha ucuz ve daha hızlı, Etki anlamında ise Televizyon etkisini kaybetmedi,
kaybetmiyor olarak görünüyor.

Bir İnsan Neden Medya Patronu Olur?

Yapılan bir araştırmaya göre, ortalama bir gazetenin maliyeti 10 cent yani 30 kuruş Satış ortalama fiyatı
70 kuruş toplam da şu an ülkemizde gazete satışları 4.Milyon ikiyüzyirmibeşbin seviyesinde görünüyor. Bu da
şunu ortaya koyuyor: Bu kadar mütevazi bir kar ile bu işi yapmak düşündürücü ama gazeteciliğin katma değeri
reklamlar’dır.

Büyüme rakamları açıklandı:

Büyüme rakamları açıklandı pozitife doğru dönmüşümüz, 2014 yılında reklam gelirleri bize iktisadi açıdan
şunu göstermiştir:

*Evet tüketim de bir daralma var bunun yanı sıra ülkenin seçim sürecine girmesi ekonomi de tüketimi yavaşlattı.
ancak açıklanan paketler ve bu pozitif büyüme haberi gelecek için olumlu bir haber.

Selam ve Muhabbetle,

@gencfastmakale

Yazıyı Değerlendirin!

Yeteneklerimizi Nasıl Keşfederiz? Kendimizi Nasıl Geliştiririz?

Evet yanlış duymadınız hayat yolculuğumuzda esas olan noktamız yenilenmedir. Yenilenmenin iki ciheti vardır, Birinci cihet yeteneklerimizi keşfetmektir ikinci cihet ise, kendimizi geliştirmektir.
Yeteneklerimizi keşfederken, sahip olduğumuz güçlü yönlerimizi geliştirmek ve üstüne kat çıkmak bize ayrı bir farkındalık katar. Farkındalığımızı nasıl geliştirebiliriz? sorusuna ise şu cevabı vermeliyiz: Önce kendimizi tanıyarak, güçlü noktalarımıza odaklanarak, güçlü yönlerimizle ilgili noktalarda eksersizler yaparak farkındalığımızı davranış haline getirebiliriz.
Yeteneğimizi keşfetmenin birinci yolu, bir problemle karşılaştığımızda bilmediğimiz güçlü bir yönümüzle bu problemi çözüyorsak bu bize kendimizi tanımamız noktasında daha fazla kendimizle ilgilenmemiz gerektiğini ortaya koyar. Yeteneğimizi keşfetmenin birinci yolu; kendimizle ilgilenmemiz ve kendi farkındalığımızı ortaya koymamızdır.
Yeteneğimizi keşfetmenin ikinci yolu, Seyahat etmek ve karşılaşılan nesnel,sosyal,kültürel ve doğa ait yazılı, sözlü ve görsel içeriklerin bizde uyandırdığı bilgi yansımasının bizde davranış haline gelmesidir. Yeteneğimizi keşfetmenin ikinci yolu; bilgi yansımasının davranış haline gelmesidir.
Yeteneğimizi keşfetmenin üçüncü yolu, Bill Gates’in ”Hatalar bizim tecrübelerimizdir.” sözünden yola çıkarak, hatalardan çapraz odaklı tecrübelerle yeteneğimizde bir düşünce algısı oluşturmaktadır. Yeteneğimizi keşfetmenin üçüncü yolu ise, hatalardan çapraz odaklı tecrübelerle düşünce algımızı yenilemektir.
Kendimizi geliştirmeyi pergel yöntemi ile açıklayacak olursak; Buna Biz 4Pergel Yöntemi diyoruz:
Pergeli insana benzetirsek,
A4 Kağıdında pergeli batırdığınız nokta başlangıç noktasıdır.( Şu an nerdeyim?)
Pergelin Açısını açma noktası ( Yarın Nerede Olmak İstiyorum Sorusunun Cevabıdır.)
Pergelin bulunduğu nokta ile açı arasındaki boşluk(Hedefe ulaşmak için hangi donanımlara ihtiyacım var demektir.)
Pergelin çizdiği açı ise,(Sonuca Ulaştığımızdaki Mutluluktur.)

Sonuç itibariyle, yeteneği keşfetmek olsun, kendimizi geliştirmek olsun tüm çabalarımızın ve bakış açımızın hayatla içiçe olması, hayat ile barışık olması, hayatla sürekli iletişim halinde olması yani hayatı yaşamak ve yaşadıklarımızı çapraz tecrübele ile yansıma haline getirerek davranış oluşturarak biz bu iki cihette sonuca gidebiliriz.

Selam ve Muhabbetle,
Gençfast

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • yeteneklerimizi nasıl keşfederiz
  • yeteneğimizi nasıl kesfederiz
  • yeteneklerimizi nasıl belirleyebiliriz
  • yeteneklerimizi nasıl keşfedebiliriz
  • yeteneklerimi nasıl keşfedebilirim

Hi-Techt Büyüsü, Girişimcilik,Kitap Sektörü Üzerine Mülehazalar

Değerli Okuyucularım,

Hi-Techt Büyüsü, Yüksek teknoloji sonucu üretilmiş katma değeri yüksek ürünlerdir. Günümüzde otomotiv, elektronik, yazılım v.s alanlarda yoğunlaşan bu teknoloji ülkelerin kalkınma hamlelerini iştigal ediyor. Büyüme sürecini dünya’da her ülke belli bir konuda uzmanlaşarak ricardo’nun teorisini gerçekleştirmeye çalışıyorlar.

Otomotiv sektöründe alman, italyan, fransız, japon ve amerikan üstünlüğünü her daim yaşayan dünya da güney kore’nin sıfırdan başladığı bu yolculukta kendi sitilini ve yeniliğini ortaya koyarak otomotiv sektöründe yenilik ortaya koyacak ülkelere örnek olmuştur. Otomotiv sektöründe yenilik ve yeni trend ve yeni bir dizayn sunabilecek yeniler katma değer noktasında hem kendilerine hem de sektörlerine değer katabilirler. Yani trend ve yenilik yapan kendi varlığının teminatı oluyor.

Avrupa ile başlayan cep telefonu serüveni yerini akıllı telefonda atılım yapan amerikalı ve güney koreli şirketlerin eğemenliğine bırakmıştır. Pazarlama alanında her ürünün bir tutunma ve yaşama dönemi vardır. Kimi ürünün yaşam dönemi iyi analiz edilip tüketicinin ihtiyacına uygun ürün üretiliyor ve o ürün öne çıkıyor. Bütün mesele tutunturma ve tüketicinin ürünü kabullenmesinde gizli…

Girişimcilik:

Girişimcilik olmak kolay bir iş değildir. Herşeyden önce varolan ya da keşfedilen bir pazarda tüketiciye bir ürün sunmak ve talep eden tüketiciyi bulma zorunluluğu girişimciliğin en zor ve en sancılı noktasıdır. Girişimde esas olan kalıcı ve sürdürebilir olmak önemlidir. Hiç kimse yarın batmak için yatırım yapmaz. Girişimci olarak bir pazar bulduysanız, o pazara hitap edecek ürünü tüketiciyle buluşturma zorunluluğunuz vardır. Rakipler, Yönetim ve finans girişimciliğin en önemli bacağıdır. Girişimci olmak demek iki kez düşünülmesi gereken bir olaydır. En az katma değeri çarpı 5 olarak alınması gereken bir olgu olmalıdır.

Kitap Sektörü ve Sektörün Ekonomik Boyutu Üzerine Bir Mülehaza:

Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 2014 Toptan Satışlar Raporuna Göre, 2014 Yılında Kitap Sektörünün Toptan Satışlarda Büyüklüğü 1 Milyar 624 Milyon Dolar Seviyesindedir.(908 Milyon Dolarlık Kısmını Ders kitapları ve sınav kitapları, Kültür Yayınları denilen Yetişkin,Edebiyat,Din,Şiir,Roman ve Kişisel Gelişim alanı ise, 580 milyon dolar; Akademik yayınlar ise 36 milyon dolar gibi bir mütevazi bir rakamla karşımıza çıkıyor.)

Yüzdelik değerlendirmede ise,

Ders Kitapları ve Sınav Kitapları %55,91

Kültür Yayınları: %35,71

İthal Yayınları: %6,16

Akademik Yayınlar: %2,22’dir.

Bu sektörel büyüklüğe baktığımızda orta ve uzun vadede sınavların kalkması zor gibi görünüyor. Bu sektörü büyüten ve geliştiren bir sonuç olduğunu kabullenmek zorundayız.

Kültür yayınları olan, bireylerin gelişimine katkı sağlayan alanda kitap okuma bilincinin geliştirilmesiyle birlikte inşaallah bu ilerleyen yıllarda en kötü tahminle 20-25 yıl içerisinde 2 milyar dolara ulaşması mümkün görünüyor. Gönül ister ki kitap sektörü 5-10 yıl içerisinde bu seviyelere ulaşsın ve kendi rekorunu kırarak avrupa kitap sektörüyle yarışır hale gelebilsin. Bu ancak  okul ve evlerde kitap okumayı zorunlu ders haline getirdiğimizde kitap sektörüde büyüyecek ve genişleyecektir.

İlk haftaya özel iki yazı yazdım, 15 gün sonra kişisel gelişim yazımla görüşmek dileğiyle…

Selam ve Muhabbetle,

Gençfast

Yazıyı Değerlendirin!

Seçim Sonrası Ekonomi Üzerindeki Beklentiler

Yeni hükümet ve yeni politikalara başlangıç günü bugün. Seçimin sonuçları belli iken bunun ekonomik boyutunu tahmin etmek de bizlere düşer. Elbet siyasi bir istikrar ekonomi politikalarını etkiler. Özellikle gelişmekte olan bir ülke olarak istikrara, yeniliğe, yenileşim hareketine ihtiyacımızın olduğu son dönemlerde açık ve net ortada. Sorunlar hep had safada ve bir boşluk olduğunu farzeden piyasanın durumu ise belirsiz. Peki süreç nasıl ilerler? Tahminlere dayanarak açıklamakta yarar var.

Siyasi partilerin vaadleri ve piyasada oluşan dengesizlik, istikrarsızlık ve kriz beklentisi ülkeyi olumsuz bir sürece itmişti. Gerek koalisyon görüşmeleri gerekse ülkemizde yeniden patlak veren terör sorunu piyasaki sermayeyi kaçırmış, elinde çantası ile bekleyen yabancı sermayeyi kararsızlığa düşürmüştü. Dolar hızla arttı, borsa çöküşe geçti ve ihracat rakamlarımız dış sorunların karara bağlanamaması neticesinde geriledi. Ülke içerisindeki bazı odaklar krize yönelik açıklamalarıyla gerek piyasaları gerekse birçok kurumu olumsuz etkiledi. 5 aylık dönemde ekonomik politikalar tam anlamıyla işlemedi ve süreç belirsizliğini korumaya devam etti. Ama bu süreçte istisnalar da vardı. Türkiye açısından önem içeren yerli otomobil tanıtımı yapıldı. Milli savunma sanayisinde yüzde yüz yerli savunma sistemleri tanıtıldı. Hala devam eden köprü ve otoyol çalışmalarında sorun olmaksızın yola devam edildi. Bunlar elbette alt yapı açısından çok önemli yatırımlar. Bu süreçte bu yatırımların aksaklık göstermemesi de ayrı bir başarı diye düşünüyorum.

Seçimlerin sonuçları belli oldu ve koalisyon tartışmaları, gereksiz zaman kayıpları olmadan tek başına iktidar olacak bir hükümet geliyor. Geçmiş dönemlere baktığımızda koalisyon ile Türkiye’yi bataklığa, krize sürükleyen dönemler olmuştur. Tek başına iktidar olan bir parti ülkenin sorumluluğunu ele almalı, yeniden ekonomideki belirsizlikleri ortadan kaldırmalı ve piyasalar üzerindeki çalkantıları derhal toparlamalıdır.

Seçimin ekonomiye olan etkileri neler olabilir? Özellikle yeniden bir istikrarın ve düzenin işleyeceği bir ekonomi olacağından şüphem yok. Verilen vaadler doğrultusunda toplumun refah düzeyinin artacağı, piyasaların yeniden işlerlik kazanacağı, ülke üzerindeki kara bulutların ortadan kalkacağının bir beklentisi var elbet. Döviz piyasasının düzene girmesi, üretimde istikrar, emek veriminin artması, yenilik politikalarının daha da ilerlemesi, gençlere daha çok önem verilerek girişimci gençlere verilen teşviklerle yeni teknolojik birimlerin kurulması gibi beklentiler de oldukça yüksek. Türkiye’nin sorunlarını çözmeye yönelik tutarlı kararların verilmesi gerekir. Merkez bankasının müdahalesiz işleyişi, Borsa’nın yeniden yukarı yönlü seyretmesi ve beklentileri karşılamak bu doğrultuda hükümet açısından önem taşıyan unsurlardır.

Umarım yeni hükümet ile birlikte işsizlik ve enflasyonun aşağı yönlü; tüketicilerin refahının, huzurunun yukarı yönlü olması tek temennimdir. Seçimler ülke ekonomisi ve refahı açısından hayırlı olsun.

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • gökhan aktoprak

İstikrar mı İntihar mı?

Uzun zaman oldu burada yazmayalı. Yoğun iş temposu , hayat kavgası derken yazacak bir şeyler de birikti hali ile. Malum son 6 aydır seçim ekonomisi ile geçen günlerde döviz kuru , borsa , faiz oranları , devlet ihaleleri , işsizlik rakamları hareketli günler geçirdi.  O zaman soluk almadan birbiri ile bağlantılı konulardan girerek , akademik makale tadındaki yazıma başlıyorum.

Piyasadaki faiz oranları genelde devletin açmış olduğu hazine bonosu ve tahvil ihalelerinde alınan teklife göre şekillenir. Örnek verecek olursak Devlet 6 aylık ihtiyacını karşılamak için 100 bin TL’lik bir ihale açsın. İhale sonucunda nihai teklif 75 bin lira olsun. Bu demek oluyor ki; ihalede teklifi kabul edilen kişi 6 ay sonunda devletten 25 bin lira faiz geliri elde edecek. Oluşan faiz oranı ise % 33 oluyor.

Elde edilecek gelir : 100.000 – 75.000= 25.000 TL

Nihai teklif: 75.000 TL

Faiz oranı:  25.000 / 75.000= %33

İşte olay bundan sonra başlıyor. Şu an ki konjonktürü dikkate alacak olursak ekonomik istikrarsızlık , yüksek cari açık , aylardır kurulamayan hükümet, terör olayları vb. durumlardan dolayı bono sahipleri ellerindeki bonoları satmaya başlarlar. Fakat piyasada olumlu rüzgarlar esmediğinden dolayı 75 bin TL’lik bono daha düşük fiyattan alıcı bulur. Böylelikle bononun fiyatı düşerken faiz oranları artar. Burada bir paradoks ile karşılaşabiliriz. Faiz oranlarının artması ülkeye sıcak para girişi sağlamaz mı? Ülkemizdeki borsanın %64’ü yabancı yatırımcıların elinde olduğundan dolayı , bonosunu satıp eline geçen parayı dövize çeviren yatırımcı sıcak parayı yurt dışına çıkartıyor. Faiz oranları artarken aynı zamanda döviz kurları da artmaya başlıyor. Yani okulda teori de öğrendiklerimizin tam tersi ile karşılaşıyoruz. Peki nerede bu rasyonel bireyler?

Uzunca bir süre güven sağlamış , devletin iç ve dış borcunu azaltmış, faiz ve enflasyonu tek haneli rakamlara indirmiş , GSMH’yı ve kişi başına düşen milli geliri arttırmış ; altyapıya , milli eğitime , askeri sanayiye olan bütçeyi büyütmüş bir ülke nasıl krize girebilir?  Yanıtı iki cümleden ibaret. Aşırı değerlenmiş kur ve cari açık. Çünkü istikrarı yakalamış bir ülkeye sıcak para para akışı başlar. Böylelikle yerli para değerlenme sürecine girer. Başka ülkelerin tasarrufları ile gelirinin arttığını sanan ülke vatandaşları hem iç hem de dış tüketimini arttırır. Her gelişmekte olan ekonomide yaşanan benzer hikayedir bu. Tasarruf etmek yerine , hayat şartlarımızı hızlı bir şekilde iyileştirmek isteriz. Özel sektör artan talebi karşılamak için  yatırımlarını arttırır. Tabi bunların hepsi borç para ile yapılır. 2008 yılındaki kriz ortamında diğer ülkelere nazaran yüksek kalan faizimiz , dünya piyasalarına pompalanan dolarlar bizde yalancı bir gelir artışına sebep oldu. TL faizleri yüksek olduğundan , döviz cinsinden borçlanmanın maliyeti daha az oldu. Sonuç azalan tasarruflar , artan yüksek dış borç ve kronikleşen cari açık.  Tarihi iyi okursak bu süreç her gelişmekte ülkenin başından geçmiştir.

Ülkemizde serbest dalgalı kur uygulandığından dolayı  kur riskini genelde yabancı sermaye üstüne alır. Ülkeden kaçmak istediklerinde yüksek kurdan dövize dönmkrizek zorunda kalacaklardır. Bu yüzden serbest dalgalı kur rejimi tampon görevi görmektedir. Bizim gibi ülkeler cari açığını kapatacak politikalar geliştirmek yerine , onun finanse edebildikleri sürece  borçlanmaya devam ederler.  Sermaye girişi olurken  rezervlerimizle beraber borçluluk oranımızda artmaktadır.

Bugünkü ekonomik gidişata bakarsak , yıllardır azalmadan süregelen bir cari açık , döviz kurundaki sert yükseliş, orta gelir tuzağına çakılıp kalmış kişi başına düşen milli gelir ,  Osmanlı’dan bize miras kalan fakat artık onu da kaybettiğimiz tarım ekonomimiz ve her şeyden önemlisi tasarruf etmeyi unutmuş Türk insanı.  Yeni gelecek nesillerin önünde çözmesi gereken birçok yapısal sorun var. Gelecekte elde edeceğimiz geliri çoktan iskonto edip bugünden yedik. Satacak devlet malı da kalmadığına göre, şapkamızı önümüzde koyup düşünme zamanı geldi demektir.

http://muratkochan.blogspot.com.tr/

Yazıyı Değerlendirin!

Dolar Artışı ve Nedenleri

Bildiğiniz üzere dolar son günlerde hızla artışını sürdürmekte ve piyasalar üzerinde olumsuz bir hava yaratmaktadır. Bu durumun başlıca sebepleri arasında ülkemizde yaşanan iktidar sorunu, terör sorunu ve gerekli ekonomik faaliyetlerin yeterli düzeyde ifade edilememesi gelmektedir.

Konuya girmeden önce kısaca dolara değinecek olursak; dolar, dünyada en önemli para birimi olarak kullanılır. Ülkelerin büyük çoğunluğu ticaretini dolar üzerinden yapar. Özellikle Hindistan ve Çin ekonomilerinde döviz rezervi açısından ilk sırada yer alan dolar, piyasada oldukça etkin bir para birimidir. Türkiye’de de Merkez Bankasının döviz rezervi açısından ilk sırada dolar bulunmaktadır.

Dolar, yurtiçinde tekrar seçim ve terör sebebiyle, yurt dışında da küresel etkenlerin belirsizliği neticesinde artmaya devam etmekte. Ülkemizde güvenliğin sağlanamaması TL’nin değerinin sert bir şekilde düşmesine neden oluyor. Ayrıca piyasa etkinliğinin azalması, belirsizlikler ve en önemlisi FED’in faiz arttıracağına dair söylemler dolar/TL paritesini olumsuz düzeyde etkilemektedir. Merkez Bankası üzerindeki baskılar ve faiz politikasına dair eleştiriler yatırımcıyı merkez bankası bağımsızlığı hususunda çelişkide bırakmakta ve sermaye hareketlerini hızlandırmaktadır. Bu durum olumsuz etkiler doğurmakta ve doların yükselmesine neden olmaktadır. Elinde çantası ile bekleyen birçok yatırımcı istikrarsızlık neticesinde ülke pazarından çıktığı takdirde finansal olarak ülkeye giren dövizde otomatik olarak çıkmış oluyor ve bu durumda dolar artışının bir sonucu olarak piyasaları olumsuz etkiliyor.  Ayrıca belirttiğim gibi FED’in faiz artırımı beklentisi gelişmekte olan ülkeleri şimdiden etkilemeye başlamış gibi görünmektedir.

2008 krizini atlatan Amerika, FED faiz artırımına gittiği takdirde özellikle Amerika ekonomisine dolar sağanağı olacak ve Çin, Hindistan, Türkiye gibi ülkeler bu durumdan oldukça fazla etkilenecektir. Çünkü faiz artırımı sonucu para birimlerinde aşağı yönlü sert düşüşlerin oluşması nedeniyle gelişmekte olan ülke ekonomileri bu durumdan olumsuz etkilenecek ve ayrıca enflasyon beklentileri de arzu edilen sonuçları doğurmayacaktır. Bu durum dolarda yukarı yönlü gidişi hızlandıracak ve önlem alınamaz duruma getirecektir. Dolar üzerinden birçok borcu bulunan bu ülkeler FED faiz artırımını merakla beklemekte ve bunun için hiçbir önlem almamaktadır. Hâlbuki 2015’in tekrardan bir krize tanıklık edeceği aşikar gibi görünse de, mevcut durum krize adım adım yaklaşmaktadır.

Türkiye ekonomisinde doların seçimlere kadar ateşinin yüksek olacağı, FED’den gelecek haberle ileriki zamanlarda piyasaların istikrarsız bir şekle bürünecek olması ve terörün devam etmesi ülke ekonomisinin bir krize gideceğinin göstergeleri arasında yerini almaktadır. ( Eğer ekonomik ve siyasal bağlamda önlem alınamazsa)

 

Son olarak; Her zaman yaptığını yapmaya devam edersen, her zaman aldığın sonucu almaya devam edersin. (Albert Einstein)

 

Gökhan AKTOPRAK

https://twitter.com/GkhnAktoprak

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • dolar artışı
  • 2016 yılındaki doların artış nedeni
  • dolar artış nedenleri
  • Dolar Artış Sebebi
  • DOLAR ARTIŞI DÜNYA GENELİND

Başkanlık Sistemi ve Ekonomi Üzerine Değerlendirilmesi

Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze parlamenter sistem ile yönetilen Türkiye, günümüzde ön plana çıkan ve gündemden düşmeyen başkanlık sisteminin getireceği avantaj ve dezavantajları tartışmaktadır.

Dünya’da başkanlık sisteminin en başarılı uygulandığı ülke ABD ve yarı- başkanlık sisteminin en başarılı uygulandığı ülkede Rusya’dır. Bu iki ülke ekonomik çıkarları sonucunda özellikle ABD küreselleşme de önemli rol oynayarak, Rusya ise içinde barındırdığı enerji kotasını iyi değerlendirerek günümüze kadar istikrarlı bir şekilde ulaşan iki ülkedir. Ayrıca modern yarı-başkanlık sisteminin uygulandığı ülkeler Fransa, Rusya, Portekiz, Finlandiya ve Namibya’dır.

Başkanlık sistemi ile ilgili ilk tartışmalar Turgut Özal döneminde 1983 – 1989 tarihlerinde başlatılmıştır. 1982 anayasası hazırlanırken başkanlık ve yarı- başkanlık sistemi önerileri (yani doğrudan halk tarafından seçilen bir yarı- başkanlık sistemi) pek kabul görmemiştir. Bu tartışmalar anayasa hazırlandıktan sonra da devam etmiş ve Özal Cumhurbaşkanı olduğu dönemde de Başkanlık Sistemi argümanını sürekli ön plana çıkartmıştır. Özal döneminde başkanlık sistemine geçme isteğinin temel nedeni; Hızla gelişen bir Türkiye’nin önündeki tüm siyasi, sosyal ve ekonomik engelleri hızlı bir karar mekanizması ile aşabilmek ve iş bitirici bir siyasi mekanizmaya ihtiyaç duymaktır. (TBB Dergisi, Sayı:81, 1).

Türkiye 10 Ağustos’tan itibaren halkın doğrudan cumhurbaşkanını seçmesi ile birlikte fiilen yarı-başkanlık sistemine geçmiştir. Bu durumun birçok avantajları olsa da, ülkede gerekli düzenlemelerin yapılmaması halinde şu an işleyen düzenin ilerde büyük sıkıntılara yol açacağı, özellikle koalisyon dönemlerinde oluşan yönetim krizleri gibi krizlere yol açacağı çeşitli siyasilerce dillendirilmektedir. Türkiye kendine özgü bir başkanlık sistemi oluşturmaya çalışsa da 7 Haziran’dan sonra gelecek hükümetin iyi işleyen bir mekanizmaya sahip olması ve ilk amacının “anayasayı değiştirmek” olması kaçınılmaz bir durumdur. Bu tarih Türkiye için dönüm noktası olabilir. Bu noktadan sonra belirli grupların ekonomiyi çıkarları doğrultusunda yön verebildikleri, istedikleri gibi manipüle ettikleri bir sistem yerine, halkın doğrudan katılımının sağlandığı ve hesap sorabildiği bir sistemin kurulması gerekmektedir. Çünkü ekonomideki yapısal dönüşümün uygulanması sırasında bir çok kez kesintiye uğrayan projelerin ve yatırımların durdurulması Türkiye’de yaşanan gerçeklerin ispatıdır.

Parlamenter sistem de yapılması gereken bir çok uygulama ve ülke gelişimine katkısı olabilecek her türlü yatırım, girişim ve sermaye odaklı özel yatırımların önü yavaş işleyen bir sistemden dolayı istikrarsız bir hal almaktadır. Refah noktasına ulaşmayı hedefleyen bir çok siyasi parti ve bürokratlar, içinde barındığı siyasi grubun çıkarını düşünmekte ve geleceğe emin adımlarla ülkenin önünü açmak yerine kapatıcı bir rol oynamaktadır. Elbet Türkiye açısından bir sistem değişikliği şuan Avrupa ve Ortadoğu’da yaşanan kriz nedeniyle tam rayına oturmayacaktır. Ayrıca ülke içerisinde siyasilerin oluşturduğu etnik köken karmaşası da ülkenin çıkarlarını çıkmaza ulaştıran en temel etkenlerden biri olarak göze çarpmaktadır.

Türkiye’de ekonomi alanında yapılmak istenen yenilikler bir çok kez ertelenmek zorunda kalmıştır. Temel sebep olarak da; yürütmenin güçsüzlüğü ön plana atılmıştır. 1990 yıllarında zirve yapan ekonomik vesayet odakları, 2000’li yıllarda da Türkiye’nin önünü açacak projelerin engellemesi için ciddi bir çaba gösterdiği herkes tarafından bilinmektedir. Hatırlanacağı üzere; Türkiye ekonomisinin çok iyi durumda olduğu, faizlerin tarihi olarak dibe düştüğü ve IMF’ye borcun bitmesi ile ülke yatırımlarına, projelerine ve girişimci statüsündeki her şirketin önüne türlü türlü engeller konuldu. Yüzyılın projesi olarak kabul edilen TANAP için Azerbaycan’da Enerji Bakanı’nın görüşme yaptığı sırada 17 Aralık operasyonları gündeme damga vurdu. Yürütülen önemli projelerden ikisi 3. Köprü ve 3. Havalimanı başta olmak üzere Türkiye ekonomisinin prestijini yükseltecek projeler sürekli yargı odaklı olarak durduruldu ve önü kesilmek istendi. Önce siyasi alanda başlayarak, ardından ekonomiye doğru çıkmaza sürüklenen baskı altına alma projeleri parlamenter sistemde önüne geçilmesi zor ve uzun zaman alıcıdır. Bu sebeple Yeni Türkiye isteniyorsa yeni bir anayasa ve yeni bir sistemin getirilmesi kaçınılmaz durumlardır.

Başkanlık sisteminin ekonomi üzerine getireceği etkiler daha çok yönetimin istikrarlı bir süreçte ilerlemesi ile gün yüzüne çıkabilir. Bunlara madde madde değinecek olursak;

-Yönetimin istikrarlı olması özel sektörün önünü açar ve yatırımların daha kolay işlemesini sağlar.

-Ekonomi yönetiminde sorumlu kişiler görevlerinde uzun süre kalacakları için ekonomi yönetiminde başarılı bir istikrar sağlanabilir.

-Başkan senato’dan bütçe onayı alabilmek için bütçeler üzerinde hassas bir mekanizma sağlar.

-Kamuda, kurumlarda idareler arası uyum ile istikrar sağlanır ve israf önlenir.

-Başkanlık sistemlerinde kamu harcamalarının GSYİH’a oranı genel olarak parlamenter sistemden daha düşük olarak hesaplanmaktadır.

-Yolsuzluk rakamları parlamenter sisteme göre daha düşük düzeydedir.

-Başkan, seçimler sırasında aldığı ekonomik politikaları rahatça yürütmekte ve siyasi baskı altında ve ya muhalefet baskısı altında kalmamaktadır.

( Prof. Dr. Ersan Öz – Başkanlık Sisteminin Ekonomi ve Vergi Sistemi Üzerindeki Önemli Etkileri )

Başkanlık sistemi ile beraber gelecek olan istikrarlı bir siyasi mekanizma ülke geleceği ve ilerleyişi açısından önemli bir yere sahiptir. Zira başkanlık sistemi getirilmeden önce yapılması gereken Anayasa değişikliği ve sonucunda düzenli işleyen bir mekanizmanın varlığı gerekmektedir. Ekonomik, siyasi ve sosyal olarak alınan kararların doğrudan halka hitap etmesi ve halk çıkarını gözetmesi de önemli bir yere sahip olmakla beraber doğrudan seçilen Cumhurbaşkanının bu yöndeki tutumu da ayrıca göz önünde bulundurulması gereken bir durumdur. Başkanlık sistemi ile ekonomik olarak yapılmak istenen her türlü yatırım ülke kalkınmasında önemli rol oynayacaktır. Gelir dağılımı üzerindeki etkisi, yabancı sermaye yatırımı, iş gücü odaklı faaliyetlerin artışı ülkeyi çevre ülkelere göre refaha ulaştırabilecek etkenler arasındadır. Başarılı bir sistem başarıyı da elbet beraberinde getirecektir.

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • başkanlık sistemi ve ekonomi
  • türkiyede başkanlık sistemi ve ekonomi
  • başkanlığın ekonomiye etkisi
  • başkanlık sistem ve ekonmı
  • başkanlık sistemi etkileri

Türkiye’nin Avrupa Birliği Süreci

Yıllarca müzakereleri devam eden ve bir türlü ileri aşamaya geçilemeyen Avrupa Birliği süreci, günümüzde de yine aynı şekilde tıkanık yollara bürünmüş bir mizaç haline gelmiştir. Avrupa Birliği’nin ilerleme raporlarında belirttiği Güney Kıbrıs sorunu, Ortadoğu sorunu ve Türkiye’nin Avrupa Birliği kriterlerine uyum sürecinin aşılamamış olması bir nevi ülkeler arasındaki ‘bahaneler ardı’ diye tabir edebileceğimiz sözde demokrasinin sözde belirtileri diyebiliriz.

Türkiye’nin Avrupa Birliğine girme süreci; 1958 yılında ilk kez kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun 1958 yılında kurulmasından kısa bir süre sonra 31 Temmuz 1959 yılında bu topluluğa ortaklık başvurusunda bulunmuştur. Bu süreçe ilk adımı atan kişi ise dönemin Başbakanı Adnan Menderes ile atılmıştır. Bu süreçten sonra Avrupa Ekonomi Topluluğu tam üyelik sürecinin gerçekleşinceye kadar geçerli bir ortaklık sözleşmesi imzalanmıştır. Bu sözleşme Ankara Antlaşması ile resmiyet kazanmıştır.

1960 – 1980 yılları arasında Ankara Antlaşması ile hukuki temellere dayanan bu süreç 1983 yılında sivil hükümetin gelmesi ile birlikte ithal ikameci politikalardan vazgeçilmiş ve hızla dışa açılma politikaları uygulanmaya başlamıştır. Ankara Antlaşmasının şartlarını tamamlamadan 1987 yılında tekrar üyelik başvurusunda bulunulmuştur. Komisyon 1989 yılında ekonomik, sosyal, siyasi istikrarın tam anlamıyla sağlanması gerektiğini ileri sürerek süreci yavaşlatmıştır. Bu süreç ortaklık antlaşmaları ile ilerlemesi için 1995 yılında Avrupa Birliği ile Türkiye arasında Gümrük Birliği Antlaşması imzalanmıştır ve 1996 yılında Türkiye Avrupa Birliğine üye olmadan ilk ve tek Gümrük Birliği Antlaşması imzalayan ülke konumunda yerini almıştır ve bu süreç hala devam etmektedir.

Türkiye – AB ilişkilerinin asıl dönüm noktası ise 1999 yılında Helsinki’de yapılan AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesinde alınan karar neticesinde Türkiye’nin adaylığı resmen onaylanmış ve diğer aday ülkelerle eşit konuma getirilmiştir.

Helsinki Zirvesinden sonra diğer aday ülkelere uygulanan ve Türkiye içinde uygulanması gereken Katılım Ortaklığı Belgesi çıkartılması hususunda karar alınmıştır. Türkiye için hazırlanan ilk Katılım Ortaklığı Belgesi 8 Mart 2001 tarihinde AB konseyi tarafından onaylanmıştır. Bundan sonraki süreçte Katılım Ortaklığı Belgesi Avrupa Birliği tarafından 2003,2005,2006 ve 2008 yıllarında tekrar gözden geçirilmiştir. Bu aşamada Avrupa Birliğine tam üyelik için siyasal ve ekonomik reformlar ivme kazanmış. Ülke ekonomisi ve ekonomi kriterleri Avrupa Birliği standartlarına getirilmeye çalışılmış. Demokrasi, hukukun üstünlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, insan hakları vb. kavramlar önem kazanmış. Bu doğrultuda yenilikçi reformlara imza atılmıştır. Ayrıca gerekli anayasal düzenlemeler ile siyasi ve toplumsal kriterlerin ilerlemesi ilişkileri daha da kuvvetlendirmiş gibi olsa da hala sıkıntısını çektiğimiz bir çok konuyu yüzümüze vuran bir Avrupa Birliğinin varlığından bahsedebiliriz.

17 Aralık 2004 yılında Brüksel Zirvesi’ndeki müzakereler sonucunda Türkiye’nin siyasi kriterleri yeterli ölçüde uyguladığı öne sürülerek 3 Ekim 2005 yılında müzakerelere başlanma kararı alınmıştır. Bu karar ile birlikte Lüksemburg’da yapılan Hükümetlerarası Konferans ile Türkiye resmen Ab’ye katılım müzakerelerine başlamıştır.

Bu sürece kadar Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecine nasıl katıldığını hangi aşamalardan geçildiğini kısaca bahsettik. Peki Avrupa Birliği ne kadar samimi?

Avrupa Birliği Parlamentosu’nun yasama yetkisi yoktur. Bu durum Avrupa Birliği’nin insan hakları ve demokrasi gibi savunduğu kavramların üstünü örtmektedir. Nitekim Avrupa Birliğinde bulunan ve AB’yi yöneten ülkelerin aldıkları kararlar doğrultusunda işleyen süreçler ne kadar demokratik ve ne kadar insan haklarına saygılı bunun tartışılması gerekir. Avrupa Birliği komisyonunun aldığı kararı sadece inceleyip yürürlüğe koyan parlamento, yasama gibi ülkelerin en önemli ideolojik kavramını uygulayamaması ilginç bir yaklaşımdır. Avrupa halkların üstünlüğü ile değil daha çok ülkelerin üstünlüğü ile göze batan bir yaklaşımdan başka bir şey değildir. Görüldüğü üzere ilerleme raporlarında sık sık belirtilen Güney Kıbrıs sorunu, Ermeni Sorunu, Siyasal ve Toplumsal sorunlar tamamen AB’yi yöneten ülkelerin kendi çıkarlarına yönelik belirtilen yaklaşımlardan ibaret olduğu herkesin anlayacağı gibi barizdir. Alınan kararlar her ne kadar samimi olmasa da bir o kadar da ilginçtir ki bir örnek verecek olursak İngiltere gibi bir Avrupa Birliği ülkesinde toplumsal sorunlar hiçbir zaman medyaya yansımaz. ( İfade ve düşünce özgürlüğü) Avrupa ülkelerinde camilerin minarelerinin olmaması ve ezanların sadece mescid içerisinden okunması hususunda titizlikle üzerine titreyen Avrupa, Türkiye’de Kiliselerin özgür olması, Kilise açılması, Ruhban okullarının yeniden işlevlik kazanması gibi kriterlerini sürekli yineler. ( Din ve vicdan özgürlüğü) İki yüzlü yaklaşımlarıyla adeta bir ekonomik topluluk ve toplumsal refah düzeyinden çıkıp tamamen ülke değerleri ile oynayan Avrupa Birliğinin ne kadar samimi gözler önündedir.

Türkiye’de ekonomik ve sosyal refahın ilerlemesi ile Türk vatandaşlarının yıllar geçtikçe Avrupa Birliğine girme isteği gerilemiştir. Son verilere göre ülke vatandaşının sadece %27’si AB’ye girmek istediğini belirtmiştir. Geri kalan vatandaşların bir kısmı kararsız ve büyük çoğunluğu girme yönündeki isteklerini olumsuz bir şekilde belirtmektedir. Açıkca belirtmek gerekirse demokrasi  uydurması ile herkesi etkisi altına alan Avrupa Birliği, diğer üye olmayan ülkelerle kıyaslanacak olursa insan hakları ve demokrasi yönünden sınıfta kalmıştır.

Son olarak 2014 yılı ilerleme raporuna değinecek olursak ;

2014 yılı İlerleme Raporu ışığında Türkiye-AB ilişkilerine bakıldığında çok olumlu bir değerlendirme yapmak mümkün değil. Her ne kadar Türkiye AB katılım hedefine stratejik bir önem atfettiğini resmi söylem olarak ortaya koysa ve AB’nin faydasına inanan toplum kesimi genişlese de, en azından kısa vadede bu konuda ciddi bir aşama kaydetmek mümkün gözükmüyor.

AB de şu anda Türkiye’nin katılım sürecine bir canlılık kazandırma hevesine sahip olmadığı izlenimini veriyor. AB katılım müzakerelerinin canlanması için Türkiye’nin hukukun üstünlüğü ve temel özgürlükler gibi evrensel AB değerleri alanında ilerleme kaydetmesini istiyor, Türkiye ise bu alanlarda ilerleme kaydetmek için ilgili fasılların üzerindeki blokajın kaldırılmasını. Bu açıdan bakıldığında taraflar arasındaki ilişki bir sağırlar diyaloguna dönüşmüş gözüküyor.

Ancak ne Türkiye, ne AB şu anda katılım müzakerelerinde bir ilerleme olmasa da, bir ilerleme umudu kısa vadede gözükmese de bu süreci sonlandırmak niyetinde değil. Sürecin devam etmesinin ya da devam ediyor gözükmesinin en azından uluslararası konjonktürün karmaşıklığı ve istikrarsızlığı ve bunun yarattığı güvenlik endişeleri nedeni ile iki tarafın da yararına olduğu düşünülüyor. Ayrıca iki tarafta bu sürece son verildiği takdirde tekrar başlatmanın imkansızlığının farkında.

Ancak çeşitli AB yetkilileri tarafından kapalı kapılar ardında giderek daha fazla gündeme getirildiği gibi AB Türkiye’yi giderek “katılımı hedefleyen bir aday ülke” yerine çok riskli bir bölgede yer alan ve bu nedenle istikrarlı olması gereken bir “stratejik ortak” olarak görüyor. Tarafların içinde bulundukları bölgede ortak çıkarlara sahip olduğu düşüncesi de bu görüşü güçlendiriyor. Bu bakış açısının günümüz koşullarında Türkiye’nin de işine geldiği yönünde değerlendirmeler de mevcut. Bu konuda somut adımlar atılabilmesi için önemli dış politika konularında bir uzlaşıya varılmasının gerekliliği de unutulmamalı.

Bu durumdan memnun olmayan kesim Türkiye ve AB’de güvenilir ve aktif bir katılım sürecinin faydasına gerçekten inananlar. Bu kesim “stratejik ortak” olarak görünen bir ülkede demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel özgürlükler gibi konulara duyarsız kalınacağı ve Türkiye’nin eriştiği demokrasi düzeyinin AB’nin gerisinde kalsa da böyle bir ilişki için yeterli görülebileceği endişesini taşıyor. İlerleme Raporu bu konularda duyarsız bir tutuma sahip olunduğu izlenimini vermese de Türkiye’yi gerçek bir “katılım ortağı” olarak görerek katılım sürecindeki tıkanıklıkların açılması konusunda bir öneri de getirmiyor.

Belki de Türkiye-AB ilişkilerine pragmatik bakmak ve taraflar gerçek anlamda olabilir ve dış politikada anlamlı bir işbirliği gerçekleştirebilirlerse karşılıklı güven eksikliğinin giderilerek, ilişkinin katılımı da içeren farklı boyutlara ulaşması umulabilir. İçinde bulunduğumuz koşullarda başka bir umut beslemek mümkün gözükmüyor.

Bu doğrultuda Avrupa Birliği üyelik süreci sadece samimi görünse de hükümetin de halkın da ortak bakış açısı stratejik bir süreçten ibaret olduğudur.

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • türkiye nin avrupa birliği süreci
  • türkiyenin kısaca özet ab süreci
  • türkiyenin avrupa birliği süreci
  • türkiyenin avrupa birliği süreci kısaca
  • TÜRKİYENİN AVRUPA BİRLİĞİNE UYUM SÜRECİ

Faiz ve Ekonomik Değişkenler Üzerindeki Etkisi

Faiz

Ekonomi biliminde iki anlamda kullanılmaktadır. Birinci anlamda faiz, bir borç anlaşmasının satışı sonucu elde edilen gelir oranıdır. İkinci anlamda ise üretim amaçlı girdi olarak kullanılan sermayenin gelir oranıdır.

Faiz politikası Merkez Bankasının belirlenen para politikası hedeflerine ulaşmasında kullanılan bir değişkendir. Günümüzde de görüldüğü gibi tartışmaların tek odağı her zaman politika faizi olmuştur. Merkez Bankası politikasını piyasanın işleyişine göre belirler ve enflasyon oranı temel değişkendir.

Bunun üzerinde uzunca tartışmaların olduğu bu dönemde Merkez Bankası bu konuda oldukça ihtiyatlı yaklaşmaktadır. Merkez Bankası başkanı Sayın Erdem Başçının “ Enflasyon düşerse faizlerde kademeli olarak düşer” sözünden sonra hükümet ile ters orantılı bir diyalog oluşmuştur. Buna rağmen Merkez Bankası ihtiyatlı yaklaşımını hala sürdürmekte ve bana göre sadece enflasyon odaklı değil döviz kuru ve Ortadoğu’da yaşanan krizin Türkiye’yi en düşük düzeyde etkilemesi adına doğru kararlar vermektedir.

Merkez Bankası faiz politikası nasıl işler, diğer ekonomik değişkenler üzerine etkileri nelerdir, belirleyen temel faktörler nelerdir? Birde bu açıdan bakarak bir çalışma yaptım.

Faiz oranlarını belirleyen faktörler, çeşitli iktisat okullarının faiz teorilerine yaklaşımlarına göre değişkenlik arz etmektedir. Günümüzde faiz oranlarını belirleyen faktörler, aşağıda da belirttiğim gibi para arzı, para talebi, enflasyon ve döviz kuru üzerinden açıklanmıştır. Diğer değişkenlerinde mevcut olduğunu da belirtebilirim. Yukarıda belirttiğim soruların hepsini bir çatı altında “ faiz oranlarını belirleyen etmenler” üzerinden açıklama ihtiyacı duydum.

Para Arzındaki Değişmeler

Para arzı ile faiz oranı arasındaki ilişkiler sonucunda oluşacak etkilerden biri kısa vadeli ve doğrudan, diğeri ise nispeten daha uzun vadeli ve dolaylı şekildedir. Para miktarı ile faiz oranı arasındaki ilişkiyi inceleyen üç farklı görüş bulunmaktadır. Bunlar Klasik, Neo-Klasik ve Keynesyen görüştür. Klasik ve Neo-Klasik görüş para miktarındaki değişmenin faiz oranlarını kısa vadede değiştirse bile uzun dönemde değiştirmeyeceğini savunmaktadır.

Klasik iktisatçılar açıklarken reel etkenler üzerinde durmuşlar ve bu oranı etkileyen asıl faktörün reel tasarruf arzı ile sermaye talebi olduğunu ifade etmişlerdir. Klasikler para miktarındaki artışların başlangıçta kısa süreliğine faiz oranını düşüreceğini, ancak uzun dönemde faiz oranlarında herhangi bir etkinin görülmeyeceğini belirtmişlerdir. Neo-klasik ödünç verilebilir fonlar teorisine göre ise para arzı arttığı zaman fon arzı artar ve faiz oranı da bu nedenle düşer. Para arzı azaldığı zaman ise fon arzında meydana gelen azalma faiz oranlarını artırır. Fakat bu etki de kısa dönemde oluşacaktır

Keynesyen teoriye göre ise para arzındaki her artış (likidite fonksiyonunda bir değişme olmadığı varsayımı ile) faiz oranını düşürecek, para arzındaki her azalış ise faiz oranını artıracaktır. Yani para otoritesi olan bağımsız Merkez bankasının elinde olan para arzı ile faiz oranları arasında ters yönlü bir ilişki bulunmaktadır.

Para arzındaki artışın faiz oranları üzerindeki etkisi önemli olmakla birlikte para arzı artış miktarının yani para arzı büyümesindeki oynaklığın faiz oranları üzerindeki etkileri de önemlidir. Çünkü para arzı artışındaki oynaklığa bağlı faiz oynaklığının önemli makroekonomik etkileri olmaktadır. Şöyle ki, faiz oranlarındaki değişiklik, elde hazine bonosu tutma riskini artırmaktadır. Artan bu risk para talebini artırmakta ve genel anlamda faiz oranları yükselmekte yatırımlar azalmakta, sonuçta çıktı düzeyi düşmektedir.

Para arzı artışının faiz oranları üzerindeki etkisi dört farklı kanaldan gerçekleşir. Bunlar likidite etkisi, fiyatlar genel düzeyi etkisi, gelir etkisi ve enflasyonist beklentiler etkisi (Fisher Etkisi)’dir.

Likidite Etkisi: Bu etki, para stokundaki bir değişmenin, faiz oranları üzerinde neden olduğu başlangıçtaki kısa dönemli etkiyi ifade etmektedir. Para arzı arttığında ilk olarak elde tutulan para miktarı artacaktır. Bu aşamada fiyatlar henüz yükselmediği için, kişilerin ellerindeki reel para miktarı yükselecek, ekonominin likiditesi artmış olacaktır. Artan para arzı sermaye piyasasına (tahvil piyasasına) yöneldiği takdirde tahvil talebi ve tahvil fiyatları artar, faiz oranları düşer. Buna likidite etkisi adı verilmekte ve bu etki sonucunda faiz oranları düşmektedir. Keynes’in likidite tercihi teorisi bu etkiden hareketle ortaya çıkmıştır.

Fiyatlar Genel Düzeyi Etkisi: Para arzındaki bir genişleme, başlangıçta ekonomik birimlerin ellerindeki reel para miktarını artırır. Artan bu para harcamalara yöneldiği takdirde fiyatlar genel düzeyinde bir artışa neden olabilir. Özellikle ekonominin tam istihdama yaklaştığı durumlarda fiyatlardaki yükselme eğilimi daha bir belirgin artış gösterir. Para arzındaki artışın ekonomide böyle bir sonuç ortaya çıkarması durumuna fiyatlar genel düzeyi etkisi ya da fiyat etkisi adı verilmektedir.

Gelir Etkisi: Para arzı artışına müteakip reel ankeslerin genişlemesi, elde tutulan para miktarını arzu edilen düzeyin üzerine çıkarır. Kişiler bu gereksiz parayı harcayarak, ellerindeki reel balanslarını eski düzeye düşürür. Önce bono fiyatlarını yükseltip faizleri düşüren parasal genişleme, sonra da, bono gelirlerinin harcamaya dönüşmesi ile mal ve hizmetlere olan talebi genişletir.

Ekonomide kullanılmayan kapasiteler mevcut ise, mal ve hizmet üretimi ve reel milli gelir artar. Buna gelir etkisi denilmektedir. Reel milli gelir artınca, kişilerin para talebi de genişler. Para talebinin artması üzerine, likidite sıkıntısına düşen bireyler, tahvil satışlarına yönelir, tahvil fiyatları düşerken faizler yükselir. Sonuç olarak gelir etkisine göre para arzı artışları faiz oranlarını artırır.

Enflasyonist Beklentiler Etkisi (Fisher Etkisi): İlk kez Fisher tarafından ortaya konulan bu ilişki; herhangi bir dönemde nominal faiz oranlarının, yine aynı dönemdeki reel faiz oranları ile beklenen enflasyonun toplamına eşit olduğunu ileri sürmektedir. Fisher denklemi; paranın büyümesi, enflasyon ve faiz oranıyla ilgili önemli bir bulguya dikkat çekmektedir. Fisher etkisi olarak bilinen bu düşünceye göre paranın büyüme oranındaki sürekli bir artış, önce nominal faiz oranlarında bir düşmeye neden olmakta, daha sonra çıktı ve enflasyon artarken faiz oranları da yavaş yavaş yükselmektedir. Uzun dönemde, faiz oranları ekonomideki paranın büyüme oranı ve enflasyonla aynı miktarda artış göstermektedir.

Para arzındaki bir artış sonucu ortaya çıkan bu dört etkinin sonuç olarak faiz oranları üzerinde toplamda nasıl bir etkide bulunacağı önceden kestirilemez.

Bu etkilerden likidite etkisi para arzı artışının faiz oranlarında azalmaya yol açacağını gösterirken, diğer üç etki faiz oranlarının yükseleceğini göstermektedir. Net etki hangi etkinin daha büyük olduğuna bağlıdır. Genelde parasal büyümeden hemen sonra likidite etkisi ortaya çıkmaktadır.

Parasal büyümenin geliri ve fiyat düzeyini etkilemesi ise zaman almaktadır. Beklenen enflasyon etkisine gelince, bu etki parasal büyüme arttığında insanların enflasyon bekleyişlerini yavaş mı yoksa hızlı mı ayarladıklarına bağlı olarak yavaş veya hızlı bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Para Talebindeki Değişmeler

Keynesyen iktisatçıların faiz oranını açıklamak için kullandıkları Likidite Tercihi Teorisi’ne göre faiz oranını belirleyen faktörlerden biri de para talebidir. Para talebi, gelir ve fiyat düzeyi gibi iki faktöre bağlı olarak değişmektedir.Gelir düzeyinin artması para talebini artırır. Bunun iki nedeni vardır:

Birincisi iktisadi faaliyetler artıp gelir ve servet arttıkça insanlar değer deposu olarak daha fazla para tutmak isterler.

Diğeri ise gelir arttıkça, insanlar daha fazla işlem yapmak isteyecekler ve bu nedenle de daha fazla para tutmak isteyeceklerdir. Sonuç olarak gelir arttıkça para talebi artmaktadır. Para talebini etkileyen diğer faktör ise fiyat düzeyindeki değişmelerdir. Fiyat düzeyi artınca, bireylerin ellerindeki para ile aynı miktarda reel işlem yapmaları imkansız hale geldiğinden, nominal para talebini daha önceki kadar mal ve hizmet alabilecek düzeye gelinceye kadar artırırlar. Böylece fiyat düzeyindeki yükselme para talebini arttırmaktadır.

Sonuç olarak para talebinin değişmesine neden olan faktörler gelir ve fiyat düzeyidir. Genişleme dönemlerinde gelir arttığı zaman (diğer koşullar sabitken), faiz oranı yükselecektir. Yine fiyatlar genel düzeyi yükseldiği zaman da para arzı ve diğer ekonomik değişkenler sabitken, faiz oranı yükselecektir.

Enflasyon

Enflasyon faiz oranlarının artmasına yol açar. Yüksek enflasyonist ortamlarda bireyler tasarruflarını enflasyonun olumsuz etkilerinden korumak için daha yüksek faiz isteyeceklerdir. Sonuçta enflasyondaki artış faiz oranlarının da artmasına yol açacaktır.

Enflasyon hedeflemesi rejiminde temel politika aracı olarak kullanılan kısa vadeli nominal faiz oranlarında yapılan değişikliklerin bankaların mevduat ve kredi faiz oranlarına geçiş hızı ve derecesi parasal aktarım mekanizmasının işleyişinde önemli bir yere sahiptir. Mevduat ve kredi faiz oranlarındaki geçişkenlik ne kadar hızlı ve seri olursa Merkez Bankasının reel ekonomiye etkisi ve para politikası hedeflerine ulaşması da bir o kadar kolay olur.

Döviz Kuru Değişmeleri

Literatürde faiz oranı ile döviz kuru arasındaki ilişkinin yönü hakkında bir görüş birliği bulunmamaktadır. Dışa açık ve sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ekonomide, yurt içi faiz oranlarının yükselmesi sermaye girişini  artırarak ulusal paranın değerlenmesine ve sonuç olarak döviz kurunun düşmesine neden olabilir. Bu durumda faiz oranları ile döviz kurları arasında negatif bir ilişkinin varlığından söz edilebilir. Fakat faiz oranının para talebinin belirleyicilerinden biri olması döviz kuru ile arasında pozitif yönlü bir ilişkinin doğabilmesine de neden olabilmektedir. Yani faiz oranlarının yükselmesi yurt içinde ulusal paraya olan talebi kısıp enflasyonun yükselmesine yol açabilecektir. Bu durumda ise ulusal para değer kaybedecek ve döviz kuru yükselecektir. Sonuç olarak faiz oranı ile döviz kuru arasında negatif yönde de pozitif yönde de bir ilişki oluşabilmektedir.

Kamu İç Borçlanması

Kamu iç borçlanması, tasarrufların yetersiz olduğu ekonomilerde kamu açıklarının finansmanında kullanıldığı ölçüde faiz oranları üzerinde de etkiye sahip olur. İç borçlanmanın yoğun olarak kamu açıklarının finansmanında kullanılmasının ilk makroekonomik etkisi faiz oranları üzerinde faizolmaktadır. Atıl fonların bulunmadığı, tasarrufların yatırımlardan küçük olduğu koşullarda yeni borç bulmanın tek yolu faizi artırmaktır. Bu bağlamda kamu açıkları ve borçlanmanın büyümesine bağlı olarak faizlerin artması beklenir

Beklenen ve Gerçekleşen Enflasyon ile Reel ve Potansiyel GSYİH Arasındaki Fark: Taylor Kuralı

Taylor kuralının temel fikri, merkez bankalarının üretim ve enflasyona bağlı olarak kısa dönem faiz oranlarını belirlemesinin kuralıdır. Merkez bankalarının  Taylor Kuralını izlemeleri fiyat istikrarı kadar üretim istikrarını da önemsediklerini göstermektedir.

Taylor Kuralına göre merkez bankası enflasyon ve üretimin kendi hedef seviyelerinin üstünde olmasını beklediğinde faiz oranlarını yükseltme, enflasyon ve üretimin kendi hedef seviyelerinin altında olmasını beklediğinde ise faiz oranlarını indirme yoluna gidecektir

Taylor kuralı hedeflenen enflasyon oranını nominal çıpa olarak içeren bir faiz haddi kuralıdır. Para otoritesinin enflasyonu ya da fiyatlar genel düzeyini kontrol altında tutma yükümlülüğü, faiz kuralına nominal çıpa sağlamaktadır.

Taylor kuralında para politikası aracındaki değişim (kısa dönem faiz oranlarındaki değişim) enflasyonun hedeflenen, üretimin potansiyel düzeyinden sapmasına göre belirlenir. Taylor kuralı ekonominin içinde bulunduğu duruma bağlı olarak kısa dönemli nominal faiz oranı (dolayısıyla reel faiz oranı) düzeyinin belirlenmesi için bir öneri getirmektedir. Buna göre nominal faiz oranı hedefi dört faktöre bağlıdır.

İlk faktör cari enflasyon oranı,

İkinci faktör ise denge reel faiz oranıdır. Cari enflasyon oranı ve reel faiz oranı toplamı nominal faiz oranını vermektedir.

Üçüncü faktör, gerçekleşen enflasyonun hedeflenenden sapmasına dayalı olarak enflasyon açığının ayarlanmasıdır. Bu faktör enflasyon oranının hedeflenen düzeyden yüksek olması durumunda nominal oranlarının yükseltilmesi, enflasyon oranının hedeflenen düzeyin altında olması durumunda ise nominal faiz oranının düşürülmesi gerektiğini belirtir.

Dördüncü faktör, potansiyel reel üretim ile fiili reel üretim arasındaki farka bağlı olarak üretim açığının ayarlanmasıdır. Bu faktör üretim açığı pozitif olduğunda (reel üretimin potansiyel reel üretiminin üzerinde olması) nominal oranının yükseltilmesi ve üretim açığı negatif olduğunda oranının düşürülmesi gerektiğini ortaya koyar.

Uluslararası Sermaye Akımları

Neo Klasik Teori, yerli tasarrufların yetersiz kaldığı durumlarda yabancı tasarrufların yerli yatırımlar ve büyüme için önemli bir kaynak oluşturacağını kabul etmektedir. Sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi tasarrufların sermaye darboğazı çeken ülkelere akmasına neden olacaktır. Yani istenilen büyüme hızına ulaşmak için yurtiçi tasarrufları yeterli olmayan gelişmekte olan ülkelerde yükselecek tasarruf fazlası olan ülkelerin tasarrufları bu ülkelere çekilebilecektir. Bu süreç gelişmekte olan ülkelerde uluslar arası faiz oranı düzeyine inene kadar devam edecektir. Küresel tasarruflar faiz oranlarına karşı ne kadar duyarlı ise bu süreç o kadar hızlı işleyecektir

1970’lerden itibaren uluslararası düzeyde sağlanan finansal serbestleşme girişimleri gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere yönelen sermaye akımlarında önemli artışlara yol açmıştır. Uluslararası sermaye akımlarının gelişmekte olan ülkelere yönelmesinin bir nedeni uluslararası faiz oranları ve diğer getiri oranlarındaki değişmeler ve bu değişmelere ilişkin beklentilerdir

Uluslar arası faiz oranı farklılıkları bir taraftan yabancı sermayenin ülkeler arası hareketine yol açarken diğer taraftan gidilen ülkelerde ulusal faiz oranları üzerinde de etkide bulunmaktadır. En yeni literatür özellikle bu konu üzerine yoğunlaşmaktadır.

Sonuç olarak; faiz oranları üzerinde makroekonomik faktörlerin etkisinin belirlenmesine ilişkin yapılan çalışmanın sonuçları literatürde daha önce yapılan çalışmalardan bazıları ile tutarlılık arz ederken bazıları ile farklılaşmaktadır Faiz oranı makroekonomide çok önemli bir işleve sahiptir. Faiz oranı bir taraftan tasarruf ve yatırım düzeyini belirlerken diğer taraftan yatırımların verimlilik sırasına göre dizilerek daha karlı olan yatırım projelerinin öncelikli olarak hayata geçirilmesi sürecini belirler. Faiz oranı tüketim harcamalarını da etkiler.

Günümüzde milli gelir harcama kalemleri içinde en büyük paya sahip olan tüketim harcamalarının bir kısmı faiz oranlarından etkilenir. Özellikle dayanıklı tüketim malları, otomobil gibi harcama kalemleri oranlarından önemli ölçüde etkilenir. Faiz oranlarının yatırımlar üzerindeki etkileri ise biraz daha tartışmalıdır. Faiz oranlarındaki değişmelerin yatırımlar üzerindeki etkisini belirleyen, yatırımların faiz oranlarına karşı duyarlılığıdır. Bu nedenle faiz düzeyinin belirlenmesine ilişkin çalışmalar önemli bir araştırma alanı olmaktadır.

etiketler: esnaf kefalet kredisi bankaların vadeli hesap en yüksek faiz veren banka aylık hesaplama ev kredisi faiz oranları  iş bankası oranları konut kredileri oranları repo faiz oranları yıllık oranları
en çok faiz veren banka güncel faiz oranları hesaplama aylık turuncu hesap

Faiz ve Ekonomik Değişkenler Üzerindeki Etkisi
1 5

Ne aradılar:

  • is bankası bursa bölgesi sınav sonuçları
  • ekonomi politikası nedir
  • faiz oranlarinin etkileri neden onemlidir
  • ziraat doler eura faiz oranları hesaplama
  • banka vadeli faizleri 20015