Deve Kuşu Hikayesi gibi Türkiye Ekonomisi

0
2055

DEVEKUŞUNA “UÇ” DEMİŞLER, “BEN DEVEYİM” DEMİŞ,  “ KOŞ” DEMİŞLER “BEN KUŞUM”  DEMİŞ
Bilindiği üzere Türkiye ekonomisinin son yıllardaki en büyük sorunu cari işlerler açığı (CİA) olarak bilinen döviz açığıdır. Türkiye ekonomisinde varlığını hemen hemen her dönemde sürdüren ve 1973 Petrol şokundan beri Türkiye’de önemli bir sorun haline gelen döviz yetersizliği kronikleşmiş bir hastalığa dönüştü. Kısa zamanda çözümü mümkün görünmeyen bu sorunun uzun vadede çözümü için birçok senaryo yazıldı ve yazılmaya da devam ediyor. Peki nasıl oluyor da son on yıldır bütçe açığını, enflasyonu, kamu borçlanma gereksinimi gibi birbirleri ile çelişik olan sorunları çözmüş ya da olumsuz etkilerini azaltmış olan bir hükümet bu kadar başarısına rağmen bu sorunun üstesinden gelememektedir? Bu sorunun çok nedeni olabilir ama en önemli nedenlerini şöyle sıralayabilmek mümkündür;
1)      Tüketen bir toplum ürettiğinden fazlasını ithal etmek zorundadır. Ya tüketmekten vazgeçeceğiz ya da yerli üretimi artıracağız.
2)      Sanayinin ara ve hammaddesi konumunda olan enerjinin üretilemeyen kısmının ithal edilmek zorunda kalınması. İthalatın içerisinde enerjinin payı %30.  İhracat yapabilmek için ithalat yapmanın kaçınılmaz olması nedeni ile net ihracat (İhracat ve ithalat arasındaki fark) değeri düşük gerçekleşmektedir. Ya enerji üreteceğiz ya da döviz basabiliyormuş gibi sürekli ve ucuz döviz bulacağız.
3)      Üreten Avrupa’nın tükettiğinden fazlasını üretmesi ve oluşan bu arz fazlasının Türkiye’deki yerli üretimden ucuz görünmesi (Düşük kur- Yüksek faiz politikası ithalatı daha cazip kılıyor)
Avrupa Birliği’ne alınmadan, neden Gümrük Birliği’ne alınan tek ülke olduğumuzu sanırım şimdi daha iyi anlıyoruz. Ya daha ucuz üretmenin yolunu bulacağız ya da borçlanmaya devam edeceğiz ama bu durumda bu balon da bir yerde patlar.
4)      İhraç ürünlerimizin tarım ürünlerinden ve önemli boyutlarda katma değer yaratmayan sanayi ürünlerinden oluşması ve bu ürünlerin üretiminde küresel pazarda çok rakibimizin olması. Yani Türkiye’nin ihracata konu olan mal ve hizmetlerinin küresel pazarlarda düşük değerlere sahip olması. Örneğin bir traktörü ithal edebilmek için 35000 ton buğday üretmek gerekiyor. Ya katma değeri yüksek ürünler ihraç edeceğiz ya da nispi olarak değersiz ürünlerimizin altında ezilip gideceğiz.
5)      Türk Lirasının aşırı değerli olması ihracatı nispi olarak azaltırken ithalatı ise teşvik etmektedir. Bir Japon Yeni 120 ABD doları iken Türkiye’de ise bir Türk Lirası 0.5 ABD doları. Japonya bize göre parasını ABD doları karşısında 240 kat değersiz göstererek ihracat payını büyütmeye çalışmaktadır. (Küresel ticaretin para birimi ABD doları olduğu için mukayeseyi bu para üzerinden yaptık.) TL’nin değerli olması sonucu kazançları TL olan yatırımcıları döviz cinsinden borçlanmaya sevk etmekte ancak aniden kur yükselince de döviz borçlusu yatırımcıların iflas etmesine sebep oluyor. Türkiye’deki finansal krizlerin bir diğer yıkım boyutu da dış ticaret politikaları ile para politikaları arasında  birbirlerini desteklemeyecek şekilde bağımsız politikalar gerçekleştirilmiştir. Sonuç olarak ya TL değersizleştirilerek ithalat kısılacak ki bunun tüketmeye alışmış toplumlar üzerinde etkisi çok a

olur ya da adeta sömürülürken TL’nin değerli olması ile övüneceğiz(!)
Yukarıda sayılanlara onlarcasını daha ekleyebiliriz. Ama önemli olan bunların hangi sıra
ve plan dahilinde nasıl uygulanabileceğidir. Bu da tamamen politika yapıcıların inisiyatifindedir.
Bence kısa vadedeki çözüm kur ve faiz politikasının gözden geçirilmesidir. Ülkemizde düşük kur uygulaması nispi olarak ihracatı pahalılaştırırken ithalatı ucuzlaştırmaktadır ve kur düşükken gerçekleştirilen ithalat vade tarihi geldiğinde yüksek faizle ülkeden çok döviz çıkışına sebep olmaktadır. Ülkemizde faiz oranları düşse de birçok gelişmiş ülkeye göre bu oranlar nispeten yüksektir ve yabancı sermayeyi ülkeye sıcak para olarak çekmektedir. İyi ama neden kuru düşük tutuyoruz? Sebebi gayet basit;  bir ülkenin büyümesi için toplam talebinin artması gerekir ve bununla beraber toplam arzının yani üretiminin de artması gerekir ama ülkemizdeki iktisadi politikalar sadece talep yönlü büyüme sağlıyor. Çünkü talebi değiştirmek arzı değiştirmekten daha kısa zaman alır ve daha az maliyetlidir. Türkiye ekonomisinin büyüme rasyolarına bakılırsa rahatlıkla görülecektir ki ortalama büyüme
oranına(%+5)  yakın bir büyüme yüzdesi neredeyse yoktur; çünkü talep yönlü politikalar çok hassas ve çok küçük olumsuz sinyallerde bile değişebilecek bir yapıya sahiptir. Faizin yüksek olma sebebi ise cari işlemler açığının (özünde ithalatın) finansmanı için gerekli dövizi çekebilmek için döviz yatırımcılarına Türkiye piyasalarını yüksek getirili bir alan olarak cazip hale getirmek. Çünkü döviz basmak TCMB’nin kontrolünde değildir ve döviz açığı ancak dövizi ülkeye çekerek kapatılabilir ya da en azından kısılabilir. Nitekim Türkiye’nin son üç yılda Cari İşlemler Açığı 2009’da 14 milyar ABD doları, 2010’da 48,6 milyar ABD doları ve nihayet 2011’de 79 milyar ABD doları olarak gerçekleşmiş yani artış oranı 2009 yılına göre 2010’da %247; 2011’de %464 yani katlanarak artmış ama kriz yaşanmamış. Krizin yaşanmamasının en önemli nedeni 2008 yılında özellikle gelişmiş ülkeler
i
etkileyen finansal kriz neticesinde gelişmiş ülkelerden kaçan dövizlerin güvenli liman olarak kendilerini krizden etkilenmemiş ya da daha az etkilenmiş olan ülkelere yönlendirmiş olmasıdır. Tabi bu ülkelerin yüksek faiz politikası da döviz yatırımcılarının bu kararlarını destekler nitelikte olmuştur. Hem riski az hem getirisi fazla ülkelerden biri de finansal alanda 1994 ve 2001’de yaşadığı acı tecrübelerden ders almış ve finansal kurumlarını yeniden yapılandırmış olan Türkiye olmuştur. Bu üç yılda Türkiye’ye giren kayıt dışı döviz rezervleri bile önceki yıllara nazaran oldukça yüksekti. Hatta bazı ekonomistlere göre Türkiye’de yüksek boyutlardaki cari açığın krizlere dönüşmesini engelleyen de bu kayıt dışı döviz girişleridir. Ama yüksek faiz,  “sıcak para” diye tanımlanan ve sadece finansal yatırım araçlarında değerlendirilen, ülkenin reel üretimine doğrudan bir katkısı olmayan ve
ülke
ekonomisindeki riskler karşısında özellikle kriz dönemlerinde ülkeyi çabuk ve kolay terk edebilerek finansal krizlere zemin hazırlamakta ya da mevcut krizlere derinlik kazandırmaktadır. Bütün bu olumsuz yanlarına rağmen sıcak paranın ve getirilerinin vergi diyarı ülkemizde vergiden bile muaf tutulduğu düşünüldüğünde gerçekten ülkemizin döviz açığının ne kadar elzem bir yapıya kavuştuğunu tasavvur edebiliriz.
Uzun vadedeki çözüm önerisi olarak da yapısal dönüşümler neticesinde enerjinin daha verimli kullanılması, yenilenebilir enerji kaynaklarının daha çok kullanılması ve bu konuda halkın bilinçlendirilmesi ve ülkemizdeki enerji kaynaklarının işlenebilir bir yapıya kavuşturulmasıyla enerji bağımlılığının azaltılması sağlanabilir. İhraç ürünlerinin ise daha çok katma değer yaratan ürünler olarak dönüştürülmesi de uzun vade gerektirir.
Devekuşu gibi yapmak yok. Ya üretip öyle tüketeceğiz ya da üretenlerin bizi sömürmesine müsaade ederek tüketeceğiz. Her iki reçete de çok ağır bedeller ödemeyi gerektiriyor.
Türkiye ekonomisinin 92 yıllık tarihi boyunca cari işlemler açığı vermediği tek dönem Mustafa Kemal Atatürk dönemidir. Yeni kurulan bir devletin hemen hemen hiçbir ekonomik göstergesinin negatif seyir izlememesi Atatürk’ün yalnızca askeri ya da siyasi bir deha olmadığını; aynı zamanda büyük bir ekonomi uzmanı olduğunun da kanıtıdır. Ülkemizin kurucusu ve Türk Milletinin yeniden şahlanışının mimarı ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ü vefatının yıl dönümü münasebeti ile rahmet, şükran, dua ve minnetle anıyorum.

Biz ki kartal misali göklerde uçmalıyız… Merhamet bekleyene yürekler açmalıyız…
Kaldır başını kaldır dik gözünü güneşe… Gölgesinden korkanlar tutuşamaz güreşe…
Hak haklının değil ki hak kuvvetli olanın… Öyle bir yarıştayız şansı yok yorulanın…

BAYRAM YAKUT/ GÖLBAŞI / ANKARA
Kasım 2012

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • deve kuşu hikayesi
  • dom dom kusu hikeyesi
  • deve kuşu getirisi nedir
  • deve kuşu hikayeleri
  • deve kuşu türkiye
Paylaş