Emek, İstihdam ve Dış Ticaret Üzerine

Emeğin yani daha çok ifade ettiğimiz şekli ile işçinin durumu yüzyıllardır tartışılagelen bir durumdur. Karl Marx, Engels, R.Luxemburg ve birçok teorisyen işçinin ekonomideki ve toplumdaki rolünün bu kadar önemli olmasına rağmen pastadan aldığı payın adaletsizliğine değinmişlerdir. Özellikle Karl Marx ile başlayan süreç zamanla siyasileşmiş, halk hareketine dönüşmüş.

Bugün dünyanın her yerinde bir işçinin emeği karşılığı elde etmiş olduğu ücreti onun satınalma gücünü oluştururken; işverenin elde ettiği kar ise onun hem satınalma gücünü hem de yatırımlar ve lüks yaşamı için bir fon oluşturur. Bundan dolayıdır ki dünyada giderek gelir dağılımı adaleti bozulmaktadır. Bundan yüzyıl önce de işçilerin aldıkları ücret sadece geçimlerini sağlamaya yetiyordu bugün de böyle. Fakat değişen önemli bir şey var. Kitle üretimi, globalleşen dünya, kapitalist ekonomi bireyleri aktif bir tüketici haline getirmiş. Sürekli artan bu tüketimi karşılayacak bir işçi sınıfı her zaman varolmalı. Fakat belli bir noktada tüketimi frenlemek lazım işte bu noktada tüketimini frenlemesi gerekenler işçiler olduğundan ücretler geçimlik seviyede tutulmaya devam ediyor. Bunun yanında gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde sürekli artan nüfus işgücü arzını arttırdığından dolayı reel olarak ücretler sabit kalmaya devam ediyor.

 Asgari ücret uygulaması dünyanın her yerinde yaygın bir uygulama. Her ülkenin gelişmişlik seviyesi, milli geliri ve politik yapısına göre bir asgari ücret belirleniyor. Çok tuhaftır ki pek çok ülkede açıklanan yoksulluk ve açlık seviyesi rakamları asgari ücretten yüksektir. Örneğin Türkiye’de bir kişinin açlık sınırı 1.100 tl civarında iken bir işçinin aldığı asgari ücret 700-1000 TL civarındadır. Böyle bir tezatlık nasıl olabilir. Yani kredi kartları da olmasa aileler ay sonunu getiremeyecekler maalesef. Asgari ücret bu derece düşükken hatta ihtiyaçları bile karşılamaya yetmez iken bu insanların kültürel ihtiyaçlarını karşılamalarını ve toplumum gelişimini arttırmalarını nasıl bekleriz. Sayın Mahfi Eğilmez hocamın dediği üzere “Türkiye rakamsal olarak büyüyor ama nispi fakirlik döngüsünü kıramıyor.”

Bir diğer noktaya daha değinmek istiyorum. Ekonomi eğitimi alan arkadaşlarım iyi bilirler. Klasik iktisatçıların ortaya attığı görüşe göre ülkeler arası işçi hareketliliği sıfırdır. Bugün baktığımızda ise dış ticaretin ülkeler arası serbest olması hatta bunun kurulan uluslararası kuruluşlar ile garanti altına alınması işçi hareketliliğini arttırmış bunun yanında üreticiler emeğin ucuz olduğu yerde de üretim yapmayı yeğlemişlerdir. Bugün dış ticaret üretimi sürekli kılmanın yanında kar oranlarının da düşmemesine hizmet etmektedir.

Dış ticaret konusunu biraz daha açmak istiyorum. Dış ticaretten kasıt dar anlamda mal ihracatı ve ithalatıdır. Dış ticaret açığı ise ihracat ile ithalat arasındaki olumsuz fark yani ithalatın ihracattan fazla olmasıdır. Türkiye gelişmekte olan bir ülke ve 2023’de ilk on ekonomiden biri olmak istiyor. Önemli bir hedef fakat 2011 yılında dış ticaret açığımız 104 milyar dolar son açıklanan yedi aylık rakamlara göre ise cari açık 35 milyar dolar civarında yıl sonunda ise 65 milyar doları bulabilir. Bu ciddi bir sorun. Hiç unutmuyorum üniversitede bitirme tezim ekonomik krizler üzerineydi. Hocam ile tam bu konuyu tartışıyorduk yüksek olan bu cari açığın Türkiye gibi bir ülke için sorun olmayacağı çünkü bu açığı döndürebilecek dolar rezervine sahip olduğumuzu söylüyordu. Evet şu an Türkiye bu rakamlara rağmen krize girmiyorsa bu açığı kapatabilecek dövizi bulabiliyor. Ama nasıl ?

Şöyle bir örnek ile daha açık olacağını düşünüyorum. Türkiye bir kredi kartı kullanıcısı olarak sürekli artan tüketimini kredi kartı ile karşılamakta ve her sene sonu borcunun asgarisini ödemekte hatta kimi zaman bu borcunu yine borç ile ödemektedir. Burada borcunu borç ile ödemekten kastım şudur. Türkiye son yılda 134,5 milyar dolar değerinde ihracat yaptı. Ama Türkiye ihracat yapabilmek için ithalat yapmak zorunda ara malı ve hammadde ithal etsin ki ihracat yapabilsin. Bunun yanında üretilen mallarda katma değer oranı %25’i bile geçmiyor. Eee hal böyle olunca artan dış ticaret ve cari açığı kapatmak için Türkiye ne yapıyor. Üreterek ve ürettiğini satarak bu borcu zaten ödeyemiyor. İşte o zaman da faiz oranlarını diğer ülkelerinkine nazaran yüksek tutarak ülkeye sıcak para girişi sağlıyor. Daha açık bir şekilde belli bir faizi ödeme karşılığında borç alıyor. Faiz arttırımı çabuk kullanılabilen bir araç bunun yanında özelleştirme yapılarak da ülkeye yüksek miktarlarda döviz girişi sağlanabiliyor. Halbuki bu kadar özelleştirme yerine uzun vadede yatırım yapıp hammadde işleyecek tesisler kurulsa ve işlenen hammaddeden nihai ürün üretilse ülke ihraç geliri elde edecek. Hatta üretim yapmak için işçi istihdamı yaratılacak, müteşebbis kar elde edecek devlet de kardan vergi geliri alacak, üretimin ithalata olan bağımlılığı azalacak. Düşünün ki Türkiye 7,5 dolara  ihraç ettiği hammaddeyi 35 dolara nihai bir ürün olmuş halde ithal ediyor.

Son olarak ülkemiz kalkınan bir ülke yani sadece ekonomik olarak değil, eğitim ve altyapısı ile de gelişmeye devam ediyor. Eğitime ve altyapıya yapılan yatırımları teşvik etmek ve devamını sağlamak için Türkiye ekonomisinin ayakları yere sağlam basmak zorunda umuyoruz ki en kısa zamanda bunu da başaracağız.

Yazar:  Murat Koçhan

Yazıyı Değerlendirin!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir