Küreselleşme : Dengesiz Güç İlişkileri

Küreselleşme süreci dünyadaki güçler dengesinin azgelişmiş ülkeler karşısında sanayileşmiş ülkelerin, genel olarak da emek karşısında sermaye kesiminin giderek güçlendiği bir çerçevede gelişmektedir. Sermaye stoku, sanayi üretimi, dış ticaret ve teknolojik birikim açısından sanayileşmiş ülkelerin hakim konumu dünya ekonomisindeki güç ilişkilerinin temelini oluşturmakta ve az gelişmiş ülkelerin hareket alanını en baştan kısıtlamaktadır. Örneğin dış ticaret ilişkileri açısından, sanayileşmiş ülkeler ihracat ve ithalatlarının çok büyük bir kısmını birbirlerine yönlendirirken az gelişmiş ülkelerin ihracat ve ithalatının büyük bir kısmı sanayileşmiş ülkeler üzerinde yoğunlaşmaktadır. Az gelişmiş ülkelerin iktisat politikaları üzerindeki etki ve denetim alanlarını neoliberal küreselleşme süreci içinde daha da genişleten uluslar arası finans kuruluşlarının bu dengesiz güç ilişkilerinin daha da bozulmasında etkili bir rol oynadıkları gözlenmektedir.

Sanayileşmiş ülkelerin hakim konumda olduğu mevcut güçler dengesi, bu ülkelerin kendi çıkarlarını ön planda tutan tutum ve davranışlarıyla birleştiğinde az gelişmiş ülkeler için ek güçlükler yaratmaktadır. O kadar ki, sanayileşme süreçlerini etkin devlet müdahelesi ve korumacı politikalar yoluyla gerçekleştirmiş olan sanayileşmiş ülkelerin şimdi aynı yoldan geçmek isteyen az gelişmiş ülkelerin yolunu neoliberal politika uygulamaları aracılığıyla tıkadığı doğrultusunda saptamalar giderek daha çok taraftar bulmaktadır.

Sanayileşmiş ülkelerin az gelişmiş ülkelerin kendi tarihsel deneyimlerini unutturmak istercesine kalkınma çabalarına kendi öz çıkarları doğrultusunda yaklaştıklarına ve birçok konuda çifte standart uyguladıklarına ilişkin birçok örnek bulunabilir. Sanayileşmiş ülkeler, son yıllarda bir yandan iş gücü piyasasının esnekleştirilmesini savunurken diğer yandan az gelişmiş ülkelerde emek standartlarını vurgulayarak yeni bir korumacı eğilim içine girmektedirler. Bunun gibi, çevrenin korunması için önerdikleri düzenlemelerin de bir ölçüde az gelişmiş ülkelerin sanayileşme ve büyüme çabalarını kısıtlama ve rekabet gücünü azaltma amacından güdülendiği söylenebilir. Öte yandan ABD’nin 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında hızlı sanayileşmenin çevrenin korunması konusunda büyük bir duyarsızlık içinde gerçekleştirildiği, sanayileşmiş ülkelerin dünya nüfusu içindeki paylarıyla orantısız bir biçimde çevrenin tahribatından sorumlu olduğu ve zararlı atıkları az gelişmiş ülkelere yönlendirme konusunda duyarsız davrandıkları nedense göz ardı edilmektedir.

Neoliberalizmin yoksulluğa bakış açısından da öz çıkara dayalı ulusal ve uluslar arası güç ilişkileri tarafından biçimlendiği gözlenmektedir. Kapitalizmin, özellikle 19. yüzyıl deneyimi artan yoksulluğun toplumsal gündemde ön plana çıkabilmesinin birbirleriyle yakından ilintili iki temel ön koşul olduğunu göstermektedir. Birincisi, artan yoksulluğun varlıklı kesimlerin sağlığını ve genelde kamu düzenini tehdit edecek boyutlara varması, yani bu kesimlerin öz çıkarlarının yoksullukla mücadele yanlısı bir yönelimi gerekli kılmasıdır. İkincisi, yoksul kesimlerin kendilerinin ve ya onların sorunlarına duyarlı kesimlerin yüksek bir örgütlenme düzeyine erişerek siyasal bir güç olarak ortaya çıkabilmesidir.

Günümüzde öz çıkarın farklı bir boyutu, uluslar arası finans kuruluşlarının artan yoksulluğu neoliberal reformların yaygınlaşması ve derinleşmesinin önünde bir engel olarak görmeleridir. Dünya Bankası’nın 1980’li yıllar boyunca neoliberal yapısal reformlar üzerinde yoğunlaşıp yoksulluk konusunu ancak bu reformların olumsuz bölüşüm etkilerine yönelik eleştirilerin yoğunlaşmaya başladığı bir dönemde, 1990’lı yılların başında yeniden hatırlamış olması bu gözlemi doğrular niteliktedir.

Neoliberal yaklaşımın yoksulluğu belirleyen servet ve gelir dağılımı gibi konulardan ve onlarla yakından ilişkili siyasal güç ilişkilerinden olabildiğince uzak durması ve yoksulluğa karşı ilgisini ise belirli konjonktürlerde düşürüp belirli konjonktürde arttırmakla birlikte her durumda hitabet düzeyinde yüksek ama uygulamada düşük düzeyde tutabilmesi aynı doğrultuda değerlendirilebilecek özelliklerdir.

Dünya Bankası’nın sosyalizm sonrası geçiş sürecindeki ülkelere önce şok terapi uygulamaları yoluyla telkinde bulunup sonra bu telkin doğrultusundaki uygulamaların doğal bir uzantısı olarak ortaya çıkan yoksullukla mücadelenin de baş aktörlüğü rolüne soyunması Bretton Woods kuruluşlarının önceliklerini ve içine düştükleri çelişkileri göstermesi açısından ilginç bir örnek oluşturmaktadır.

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • neoliberalizm ve az gelişmiş ülkeler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir