Serbest Ekonomi Safsatası

2
1297

Ekonomideki ilk ders kıtlıktır. Siyasetteki ilk ders ise ekonomideki ilk dersin dikkate alınmamasıdır. Bu ders bize aslında şunu anlatıyor, kriz kaçınılmazdır sen yeter ki sığınacak doğru limanı bul. Siyasiler işte bunun için vardır. Kavramları ezberleyerek başlarsınız ekonomiye. Bireyler rasyoneldir yazar kitapta. Ama kimse Adam Smith’in dünyasında İrlandalı çocuk maden işçilerine yer yoktu demez. O yüzden Sanayi Devrimi’ni teknolojik bir gelişmeden ibaret olarak görürsünüz. Bugün okuduğumuz bütün ders kitapları serbest piyasa ekonomisini savunur. Sabit döviz kuru out, dalgalı döviz kuru in. Korumacılığı kaldıralım diyen siyasilerin tarih bilgisinin kıt olduğunu söylememe gerek yok. Yoksa o büyük servetlerini nasıl edindiklerini açıklamak zorunda kalacaklar.

Avrupa Birliği’ne girmek için Maastricht kriterlerini uydurduklarında neredeyse çoğu ülke faiz politikalarında köklü değişikliklere gitti. Devletin borcu fazla olmamalı, faiz oranları üye ülkelerinin performansına göre belirlenmeli ve ortalamanın 2 baz puan üstüne çıkmamalı idi. Devalüasyon mu? Hangi çağda yaşıyoruz serbest piyasa ekonomisindeyiz dostum böyle ucuz numaralara başvurmaya gerek yok. Fakat baktılar ki sözlerini pek dinleyen yok. Ortak para birimine geçmekte fayda buldular. 1994 yılında gümrük birliğine girdiğimizde siyasiler zafer pozu veriyorlardı. Birkaç ay sonra krize gireceklerini biliyorlar mıydı? Devlet hazinesi borçlanmak için para bile bulamadı. Yerli ekonomiye giren ucuz ve sağlıksız ürünler piyasayı işgal etti. Döviz kaçıyordu, dur demek lazımdı. Ama nasıl? Başbakan şak diye emir verir, ben şak diye yaparım diyen genelkurmay başkanının olduğu ülkede tabi ki Merkez Bankası faiz oranlarını arttıracaktı. Kaçan balık her zaman büyüktü. IMF’nin bize yazdığı reçeteler tedavi amaçlı değildi sanki. Hastayı vurarak acısına son vermek gibi birşeydi.

Okulda hiç anlatmadılar Federal Rezerv Bank’ı. Anlatsalardı belki gelişmekte olan ekonomilerin bugünkü durumunu daha iyi anlardık. Her şey FED’in başına Paul Volcker’dan sonra Alan Greenspan’ın gelmesi ile başladı. Amerikan Rüyasını inşa etmek lazım. Her Amerikalı’nın bir evi, bir arabası olmalıydı. Zenginliğini paylaşarak arttırmak lazımdı. İlk iş deregülasyon politikalarını hayata geçirmek oldu. Yani devlet elini piyasadan çekti. Faiz oranları sıfırlara kadar indirildi ki Amerikalı hayalperestler sabit oranlı düşük faizlerden borçlanıp araba ve ev sahibi olsunlar. Bu arada piyasaya deli gibi dolar pompalayan FED’den bizim gibi ülkelerde nasibini aldı. Biz de kendi ülkemizde rüya görmeye başladık. Fakat bu dolarlar bizim kara kaşımıza gelecek değil, o yüzden birazcık faizleri arttırdık. Amerika için kazan kazan oyunuydu bu. Faizlerin düştüğü yerde borsa her zaman kazandırır. Öylede oldu, arada birkaç kriz olsa da bu gerçekleri değiştirmez. Genişleyici para politikaları sayesinde gelişmekte olan ülkeler her zaman enflasyon ile mücadele etmek zorunda kaldı. Düşünsenize  ülke ekonomisi olarak dolara ihtiyacınız var. Üretemiyorsanız size yardım yapıyorlar veya borç veriyorlar. Olmadı siz faiz oranlarını arttırıp cazibenizi arttırıyorsunuz. Sonra dolar güle oynaya gelince döviz kurları düşüyor. Az da olsa ihracat yapan sanayiciler kan ağlarken, sonradan görmeler parayı har vurup harman savuruyor. Bu sefer de piyasaya yerli para sürüp döviz kurunu yükseltmeye çalışıyorsunuz. Alın size enflasyon. Senaryo hep aynı. Isıtıp ısıtıp önümüze koyuyorlar. Arka sokaklar dizisinin sürekli tekrar bölümlerini izler gibi izliyoruz.

Arada krize giriyoruz. İzlanda, İspanya konut sektöründe ve bankacılık sektöründe kriz yaşadı. İtalya devlet borçlanmasını sürdüremedi. Yunanistan üretmek yerine hazır para ile küçük bir turistik ülke olmayı tercih etti. Avrupalılar çalışsın para kazansın. Sonra o paralar ile gelsinler ülkemizde tatil yapsınlar. Öyle olmadı maalesef. Tüm olanları daha detaylı anlatabiliriz tabi ama daha önce farklı yazılarda çokça değindik. Son olarak Türkiye serbest piyasa zırvalığının neresinde duruyor ona değinelim…

Hani camiye gittiğinizde ak sakallı bir amca yanınıza gelip sizi suale çeker ya. Evladım sen müslüman mısın diye sorar. Siz de tabi ki amca Elhamdülillah müslümanım dersiniz. Sonra amca size sorar: Namaz var mı; zekat var mı, oruç var mı, ahlak var mı, haramdan uzak durmak var mı…. Siz de başınızı eğer yok amcacım dersiniz. Biz Türkler’in ekonomisi de aynı budur işte 🙂 İşsizlik azaldı mı, cari açık ne oldu, üretimde katma değer oranı nedir, bireylerin bankalara borcu; bankaların yurt dışına borcundan ne haber? 3 tarafı denizlerle çevrili ülke neden su sıkıntısı çeker. Peki komşularının hepsi doğal kaynak zengini iken biz neden hala dünyanın en pahalı benzini kullanırız. Gençler iş bulamayacağını bildiğinden okumaya devam eder, asgari ücret net 1000 lira bile değil iken ülkedeki açlık sınırı 1.150 liradır. Peki Ali Babacan böyle güzel pasta yapmayı nereden öğrendi…

Değirmenin suyunu döndürmeyi bileceksin. Yani Keynes babanın dediği gibi pump-priming canım. Veya arada böyle birilerine çukur kazdırıp, diğerine doldurtacaksın. Bugün bunu yapacak salaklar bulamıyorsanız o da basit. Yüksek duvarları olan siteler her yanımızı çevirmiş. Birileri o evleri yapacak, diğerleri içini borç para ile dolduracak. Eee kapıya bekçi dikmekte lazım. Al sana istihdam…Lyndon Johnson’ın dediği gibi: “Ekonomi hakkında konuşma yapmanın bacağından aşağı işemekle aynı olduğunu hiç düşündünüz mü? Size sımsıcak gelir ama başka kimsede aynı etkiyi bırakmaz.”

 

Yazıyı Değerlendirin!
Paylaş
  • Furkan Güldüren

    Yazınızı ve tespitlerinizi takdir ederek okudum.Elinize sağlık…

    • Murat Koçhan

      teşekkür ederim 🙂