Türkiye Ekonomisi: Dış Ticaret Açığı

0
1615

Döviz kurunu analiz ettikten sonra şimdi de döviz kurları ile yakın ilişkili olan ithalat ve ihracatı yani dış ticaret açığını incelemeye çalışacağım.
1980 sonrası ihracatımızın sürekli arttığını görmekteyiz. Bu gerçekten de büyük bir başarı. Ancak bu başarının arkasında bir başarısızlık var: o da ithalatımızın da sürekli artmış olması. İhracatın artmasına paralel olarak tabi ki ithalatın artması beklenir, her büyük ekonomi gibi dış ticaret haddinin sürekli büyümesi daha fazla ülke ile ilişki içinde olunması sürekli mal alıp mal satması istenir ve o yönde adımlar atılır. Yukarıda başarısızlık olarak bahsettiğim burada beni haklı çıkarıyor: 1980 yılından itibaren sürekli artan ihracatla birlikte sürekli ve daha fazla oranda artan bir ithalat görünmekte. Basit tanımıyla ihracatı döviz alıp, ithalatı döviz vermek olarak tanımlarsak her yıl artan ihracatla daha fazla döviz kazanmışız beraberinde her yıl daha fazla döviz kaybetmişiz. Sadece dış ticaret dengesi olarak her yıl bir önceki yıldan daha fazla kaybetmişiz. 1980-2013 yılları arasında, ihracatı ithalatı karşılama oranlarından yola çıkarsak ithalatımızı ortalama %63 ihracattan elde ettiğimizle karşılarken geri kalan kısmı farklı kanallardan finanse etmek zorunda kalmışız.

dis-ticaret-acigi
Peki, bu farklı kanallar neler olabilir? Başta sermaye hareketlerinden gelen giriş çıkışlardır. Bunlar sıcak para olarak adlandırılan genelde kısa vadeli döviz girişleridir. Sermayesi bol yatırımcılar ülke ülke gezerek kazançlarını arttırmaya giderler. Bu döviz girişlerini arttırmanın ve bu döviz fazlasına sahip kişileri ülkeye çekmek için çeşitli enstrümanlar kullanılır. Bu araçların başında faiz gelir. Her ülke kendine bir faiz politikası ve faiz oranı belirler. Ancak dış yatırımcı tek faiz göstergesine bakar o da faizin oranıdır. Kısaca özetlemek gerekirse faizi yüksek olan ülkeye giderler. İşte bu nedendendir ki ülkemizdeki faiz oranı oldukça yükseklerdedir. Her ne kadar faiz oranı düşürülmeye çalışılsa da bu ihracat ithalat dengesi ve ihtiyaç duyulan döviz nedeni ile pek mümkün olmamaktadır. Bu nedenle ikinci bir planı, alternatif kaynağı olmayan ülkelerin faiz oranı ile oynaması özellikle düşürmesi pek rasyonel olmayacaktır. Bu araçlardan bir diğeri ise vergi, giriş çıkış kolaylığı, avantajlarıdır. Ülkemizde bu da sağlanmakta ve bu giriş çıkışlar sonrası elde edilen kazançlar vergilendirilmemekte. Bu konu detaylı olarak “Tobin vergisi” başlığı altında incelemek gerekir.
Bir diğer kaynak ise kamunun kullanımındaki kamuya ait yerlerin bir başkasına devredilmesi ki buna dar anlamda “özelleştirme” denilmekte, Kredi sağlayan kurumlardan kredi alınması ve diğer ülkeler ile yapılan anlaşmalarla borçlanmaya gidilmesi şeklinde sayılabilir.
Dış ticaret verilerine baktığımız zaman en yüksek ihracatımızı Almanya ile gerçekleştirirken en fazla ithalatımızı ise Çin’den karşılıyoruz. Geçmiş yıllarda hatırlarsanız Türkiye ve Çin arasında kendi para birimleri ile gerçekleşecek bir ticaret anlaşması yapılacağı söylentisi vardı. Bu, iki ülke açısından büyük artılar sağlayacak bir antlaşma olacaktı. Çünkü Türkiye kendi para birimini daha rahat kullanabilecek ve döviz ihtiyacını önemli ölçüde azaltacaktı. Çin açısından ise elindeki dolar rezervlerini eriterek ve piyasaya salarak özellikle kısa sürelide olsa doların ateşini çıkaracak ve uzun dönemde ise Amerika’nın elde ettiği senyoraj gelirine balta vuracaktı. Bu kısmı da bizim konumuz kapsamında olmadığı için geçiyorum.
Ana konumuza dönecek olursak ihracat ve ithalat arasındaki makas 2002 yılı ile birlikte belirgin bir şekilde açılıyor. Artan ihracatın çok üzerinde kümülatif olarak artmaya devam eden ithalat bugün kapanması zor bir seviyeye gelmiş durumda. Hesaplandığında bugün 100 milyar dolar’a yakın dış ticaret açığımız bulunmaktadır. Yani bu nedenle, o yüz milyar doları finanse edebilmek için yukarıda saydığım kalemlerden birine başvurulacaktır.
Bu kısmını merak edenler özelleştirme dairesinin, hazinenin ve maliye bakanlığının açıkladığı verilere bakarak hangisinden ne kadar sağlanmış elde edilebilir. Grafiğe baktığımızda döviz gibi aşırı kırılgan olmayan bir ihracat-ithalat bileşenimizin olduğunu görmekteyiz. Sadece küresel kriz dönemlerinde sektelere uğrayarak kırılganlıklar göstermiştir. Örneğin çok tartışılan 2008 küresel krizinde ihracatımız yüzde 20 azalırken ithalatımız yüzde 30 azalmaktadır. Krizin dış odaklı olduğunu düşünürsek bu durumun tam tersi olması gerekir. Bu durumu ise ancak döviz kurlarındaki artışa bağlı olarak alım gücümüzün azalması olarak yorumlayabiliriz. İthal edilmiş enflasyonla ilişkili olan bu durum yurt dışı fiyatların yükselmesi sonucu içerideki mallarımızın fiyatının yükselmesi sonucu ithal mallara olan talebimizin düşmesi şeklinde de yorumlayabiliriz. Önceki yazılarda yüksek döviz kurunun artı ve eksilerini açıklarken bu durumdan bahsetmiştim. Oradaki teorik yaklaşım burada gerçekleşerek birbirini doğruluyor. Zaten 2008 krizi döneminde bir önceki yıl 6,2 bir sonraki yıl 5,3 olan enflasyon 2008 yılında yüzde 10,1 olarak gerçekleşmiştir. Bu da bize dış ticaret haddi ve enflasyon arasındaki paralelliği açık şekilde göstermektedir. Enflasyon ve diğer değişkenler örneğin işsizlik ve büyüme arasındaki ilişki düşünüldüğü zaman sonuçların nereye kadar gidebileceğini görmekteyiz. Enflasyon, işsizlik ve büyüme arasındaki ilişkiyi daha sonra analiz edeceğim.
Sonuç olarak dış ticaret açığının ve beraberinde cari açığın ne kadar önemli olduğunu bir fiil yaşayarak görmekteyiz. Gittikçe artan bir cari açık için her yıl daha fazla kaynak gerektiğini düşünürsek artan nüfus gibi, azalan kaynaklar gibi diğer beşeri faktörlerde işin içine girdiği zaman dünya açısından ayrı bir sorun, ülke içlerinde ayrı bir sorun karşımıza çıkıyor. Ülke içi sorunu düşündüğümüzde bahsettiğim gibi her yıl daha fazla ithal etmek için daha fazla kaynak bulmak gerekirken iç kaynaklarımızı dışarıya aktarmış oluyoruz. Ayrıca büyümeyi konuşurken büyümek için yine ithalata ihtiyaç duyduğumuzu belirteceğim. On yıllık, yirmi yıllık süreçler ülkeler için çok kısa sürelerdir. Bu dönemler arasındaki değişiklikler ve bu değişikliklerin etkileri yıllar sonra karşımıza çıkacaktır. Örneğin 1980 öncesi atılmayan adımlar ya da yanlış atılan adımlar ve uygulanan politikalar bugünü etkilemekte. O gün yeterince sanayileşmeyen, üretmeyen hep ithal eden işin kolayına kaçan seçimleri kurtarmaya çalışan, olaya ekonomik değil politik yaklaşan tutumlar nedeni ile halen rayına tam oturmuş ne yaptığını bilen bir ekonomiye sahip değiliz.

Peki, yıllar önce yapılan yanlışlar düzeltildi mi, bugün nasıl politikalar izleniyor, nasıl bir yol belirleniyor, sadece “fiyat istikrarı” politikası ile bu sorunlar giderilir mi?
Bu konu açıkçası geçtiğimiz 30 yılı açıklamaktan analiz etmekten daha zor. Çünkü henüz tartıştığımız sürecin içerisindeyiz ancak Türkiye ekonomisi için bir dönüm noktası olan 2001 sonrasına baktığımız zaman en azından grafik ve rakamlar cari açık açısından pekte değişimin olmadığını görüyoruz.

Bdis-ticaret-acigi-beklentisiugün 99 milyar dolara ulaşan bir dış ticaret açığımız var. Ayrıca ithalat ihracat arasındaki makas 2000’lerden sonra açılarak devam ediyor. Örneğin 2001 yılında 10milyar dolar olan dış ticaret açığımız 2014 yılında 100milyar dolar düzeyinde. Bu da ekonometri bilmeyenler için yazıyorum 10 kat arttığı anlamına geliyor. Mevcut politikaları değiştirmeden bu şekilde devam edersek bir 10 yıl sonrada 10 katına çıkacağı ve 1000 milyar dolar yani 1 trilyon dolar dış ticaret açığımız olacağını söyleyebiliriz. Tabi bunu kötü bir senaryo olarak yazıyorum ve önlem alınmazsa nelerle karşılaşabileceğimizi anlatmaya çalışıyorum. Ancak olaya ekonometrik olarak yaklaştığımız zaman ithalat ihracat arasındaki regresyon analizi sonucu çıkan verilere göre aradaki korelasyon katsayısına bağlı olarak 10 yıl sonra ihracat 262 ithalat ise 434 milyar düzeyinde gerçekleşeceği çıkıyor. 10 yıl önce 10 milyar dolar olan dış ticaret açığımız bugün 100, on yıl sonra ise mevcut şartlarda 170 milyar dolar dış ticaret açığı olacağı öngörülüyor.
Belki cari açık ne kadar büyük olursa olsun finanse edildiği sürece gündemde olmayacak, göze batmayacaktır ancak bu finansmanın şekli cari açığın kendisinden daha büyük sorunlar yaratacak durumdadır. Çünkü yukarıdaki faiz, borçlanma, kaynak tahsisi gibi finansman şekilleri sadece günümüzü değil gelecek nesilleri doğrudan etkileyen araçlardır. Hatırlarsanız bu ülke Cumhuriyet’in ilk yıllarında Osmanlı devletinden kalan borçları ödemekle meşgulken, bir dönemde geçmiş dönemlerin hükümetlerinin özellikle IMF’den aldığı borçları ödemek için çaba harcadı. Eğer bu bir döngü ise mutlaka bir sonu olmalı, bir savaşsa kazanan taraf olunmalı, bir acizlik ise bu işi yapanlar işi bırakmalı.

Türkiye Ekonomisi: Dış Ticaret Açığı
1 5

Ne aradılar:

  • türkiye dış ticaret açığında hakkında
  • dis ticaret acigi kapanirsa faiz oranlari
  • türkiye dış ticaret açığı
  • türkiye ekonomisi dış ticaret açığı
  • türkiye ekonomisi şartlarında dışa açık ekonomi
Paylaş