Türkiye’de Refah ve İktisadi Gelişim

0
1533

TÜRKİYEDE REFAH VE İKTİSADİ GELİŞİM

Devletin ulusal egemenlik, adalet ve iç güvenlik ile asayiş gibi klasik anlamdaki fonksiyonlarının dışında sosyal ve iktisadi fonksiyonlarını da dikkate almak gerekir. Çünkü iktisadi, siyasi ve toplumsal gelişmeler ile iktisadi düşünceler alanındaki gelişmeler devlete bazı iktisadi görevleri verirken bazen de bu görevleri kısıtlamıştır. Örneğin klasik iktisatçılar devletin müdahalesini reddederken, 1929 yılında adına
Büyük Buhran dediğimiz iktisadi kriz, devletin ekonomiye müdahale etmesi gerektiği görüşlerinin ağırlık kazanmasını sağlamıştı ve bu görüşler kabul görmüştü. Bu bağlamda ülkemize geldiğimizde, seksenli yıllarda artan tartışmalarda devletin küçülmesi özelleştirme gibi faaliyetler görüşü hakim olmuştur.

Devletin iktisadi fonksiyonlarını ya da şöyle ifade edelim: devletin biçimleri, modelleri (tek devlet (ulus), birleşik devlet, monarşi, cumhuriyet v.s.) örgütlenme biçimlerinin ekonomideki yeri, piyasa karşısındaki reflekslerinin belirleyiciliğinin şüphe yok ki birincil etkiler. Bugün Türkiye ekonomisinin temeline baktığımızda  Osmanlı döneminin sonunda izlenilen Milli İktisat modellemesi ile kurtuluş savaşı sonrası kurulan Türk devletinin 1929 büyük ekonomik krizi ile kesişimine rastlarız. Şüphesiz yeni Türk devletinin ilk piyasa refleksleri kuruluşunun ilk elli yılına damgasını vuracak olan iktisadi kimliği de getirmiş olacaktı. Zira bu yeni kuruluş dünyada sanayi devrimi ile söz sahibi olan ticaret sahiplerinin orantı büyüklükleri bağlı bulundukları devletlerinin büyümesinde doğrudan katkıları olacaktı. Bu orantı büyüme aynı zamanda sosyoloji de sınıfları ortaya çıkaracak ve bu sınıfların ortak görüşü ise liberal- serbest piyasa ekonomisi oluyordu. Bu serbest piyasa ekonomisi kamu hukuku alanlarında mülkiyet hakkı ve bireysel hak gibi sorunları doğurmuştur. Bakınız klasik iktisadın öncülerinden Adam Smith in ‘Ulusların Zenginliği’ adlı eserinde; siyasal iktisat’a vurgu yaparak devletin klasik görevlerini şöyle açıklar: Kamu, hem hizmet üretmek zorundadır hem de bunu karşılayabilecek gelirleri sağlamak. o yüzden, tüm tercih ve kısıtlama sistemleri tümüyle ortadan kalktığında basit bir sistem olan serbest piyasa kendi kendini kuracaktır. Adalet kuralları ihlal edilmediği sürece her birey kendi menfaat gereksinmeleri karşılamaları yöntemi konusunda emeği ile sermayesini dilediği gibi rekabet içinde kullanmasında serbest bırakılır. Piyasalara her türlü müdahalenin gereksiz olduğu aksi durumunda temel özgürlükleri tehdit edebileceği düşüncesini ifade etmiştir.

 

Bunun gerekliliklerini, Osmanlının son dönemine geri döndüğümüzde; Muhiddin (Birgen) bey’in Orta sınıf gerçeği üzerine görüşlerini anlattığı hicri 1369 tarihli, İktisadi Hasbıhal -En Büyük Eksikliğimiz Halk’a Doğru adlı yazısında Orta sınıfa vurgu yaparak Avrupanın o yıllardaki şaşkınlık veren, orta sınıfında bulunan sanat,ticaret sınıflarının etkinliği nedeninden olduğunu ve bu sınıfa sahip olan devletlerin hazinesinin zengin dolu olduğunu ve bu sınıfın hükümete hiç ağırlık yapmayacağını belirterek bu sınıfın gerekliğine ve önemine vurgu yapmıştır. Yine aynı dönemde Yusuf AKCURA ise, 1329 senesinde Türk Dünyası Türk Yurdu kitabında yer alan Türk sermayedar Brujuva sınıfı oluşturulması görüşlerinde, o zaman ki devletlerin temelinin brjuvazi üzerine teessüs ettiğini vurgulamıştır. Yine aynı yıllarda Tekin Alp’in yeni mecmua 1918 tarihli 40. sayısında ‘Yeni istikamet İstikraz’ adlı yazısında Türkiye için kapitalizm devresinin gerekliğini, Türkiye için garbı Avrupa usulünde kapitalizm devresinin başladığını, sermaye kuvvetiyle işleyen büyük şirketlerin milyonlarca parçaları elde tutmaya muvaffak olan büyük zenginlerin  gittikçe çoğaldığından bahsetmiştir.

 

Osmanlı son dönemi hakkındaki tüm bu görüşlerden sonra Atatürk dönemine geri döndüğümüzde; Yeni Türk devletini iktisadiyatının ilk kongresi olan, 17 Şubat- 4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir de yapılan Türkiye İktisat kongresi kapsamında iktisadiyatımız şekillenmiş, bunun sonucunda kabul edilen Misak-ı İktisadi ilkeleri, bu yeni dönemde izlenilecek politikalar ve bütün uygulamaların yol göstericisi niteliğinde temeli oluşturmuştur. Bu kongrenin açılış konuşmasında  Atatürk, “-Ben hakimiyet-i milliyeyi, milli hakimiyet-i iktisadiye olmak olarak anlarım. Böyle olmazsa hakimiyet-i milliye bir serab olur. ” demiştir. Bu ülkü doğrultusunda devam eden devletçilik politikaları ile ithal ikameci anlayışın uygulanarak ekonomi politikalarında olsun, gerek Turgut Özal dönemi dışa açılma, ve gerekse de, koalisyonlar dönemi gümrük birliği anlaşmaları sonrası dönem olsun, bütün devlet modellemeleri olsun, ulusal,monarşi,cumhuriyet, vb. olsun, devlet olmanın amacı  yurttaşlarına müreffeh bir yaşam standardı sunmaktır.

Ülkemiz siyasi-iktisadi gelişim sürecinden kısaca bahsettiğimiz bu dönemlerden sonra refah düzeyimizi incelersek durum nasıl oluyor ?

Bu bağlamda ülkelerin refah düzeyini belirleyen Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) İnsani Gelişmişlik Endeksine göre Türkiye’ye verilerine  göz atmadan önce; İnsani Gelişme, ekonomi sayfalarındaki faiz ,enflasyon, büyüme, dış ticaret, cari açık verilerinden farklıdır. UNDP bu endeksi hazırlarken seçilmiş ülkelerin  üç temel boyuttaki gelişimlerini değerlendirir. bunlar; uzun ve sağlıklı yaşam beklentisi, bilgiye erişir ve insana yakışır bir yaşam standardı olarak sıralanır. Şimdi bu hazırlanış süreci sonrasında 1980’den günümüze dek refah düzeyi nasıl bir yol işlemiş buna  göz atalım;

Türkiye, 73,3 yıl olan ortalama yaşam beklentisi, 14,4 yıl Öğrenim Görme Süresi beklentisi, 7,6 yıllık ortalama öğrenim görme süresi ile 18 bin 391 dolarlık kişi başına düşen gayri safi milli gelir düzeyiyle 0,759’luk insani gelişme endeksine ulaşmıştır. Bir karşılaştırma yaparsak örneğin, Norveç 81,5 yıllık ortalama yaşam beklentisi, 12.6 yıl öğrenim görme süresi beklentisi, 17.6 yıl ortalama öğrenim görme süresi ve 63 bin 909 dolarlık kişi başına düşen gayri safi milli gelir düzeyi ile 0,943 lük endeks oranına sahiptir.

Türkiye’nin Yaşam beklentisi 1980 yılında 58,7 yıl iken bu oran 1990’da 64,3 yıl, 2000’de 70,0 yıl, 2005’te 72,5 yıl, 2010’da 74,3 yıl, 2010’da 74,3 yıl, 2013 yılında ise bu oran 75,3 yıla ulaşmıştır.  Aynı yıllara ait  Öğrenim Görme Süresi Beklentisi  1980 yılında 7,5 yıl iken bu oran 1990’da 8,9 yıl, 2000’de 11,1 yıl, 2005’te 11,9 yıl, 2010’da 13,9 yıl, 2013 yılında ise bu oran 14,4 yıla ulaşmış ancak bu yıllara ait, gerçekleşen Ortalama Öğrenim Süreleri ise sırası ile, 1980’de 2,9 – 1990’da 4,0 – 2000’de 5,5 – 2005’te 6,0 – 2010’da 7,2 – 2013’te 7,6 yıl  olmuştur. aynı veriler de Gayri Safi Milli Gelir içinde Kişi Başı Milli Gelir 1980’de 8.656 dolarla İnsani Gelişme Endeksi 0,496 düzeyinde 1990’da 10.266 Dolarla İnsan Gelişme Endeksi 0,576 düzeyinde 2000’de 12.890 Dolarla İnsani Gelişme Endeksi 0,653 düzeyinde, 2010’da 16.587 Dolarla İnsani Gelişme Endeksi 0,738 düzeyinde olurken bu oranlar 2013 yılına geldiğimizde Kişi Başı Milli Gelir 18,391 Dolar ile İnsani Gelişme Endeksi 0,759 düzeyinde gerçekleşmiştir.

Yalnız bu veriler hazırlanırken UNDP şöyle bir düzeltmeye de gidiyor, bu verileri ülkelerde yaşanan eşitsizliğe göre tekrar düzenliyor, yani devreye bu söz konusu eşitsizlik düzeltmesi girdiğinde 18 bin 391 dolarlık kişi başı gelirimiz 15 bin 379 dolar seviyesine düşüyor. Bu düşüşü de yüzdelik bir ifadeye vurduğumuzda ülkemizde yüzde 21.8 düzeyinde bir eşitsizlik yaşandığı sonucu ortaya çıkıyor. Burada amaç, insani gelişmede yaşanan eşitsizliği ölçmek çünkü bu oran ortalama yaşam beklentisi ve eğitim gibi parametreleri de etkiliyor ki bu oran yükseldikçe insani gelişmede kaybın arttığı sonucu ile karşılaşıyoruz. Peki bu verilerle Dünya sıralamasında durumumuz ne oluyor ?

Norveç 0,944 ile birinci sırayı alırken 0,933 ile Avusturya ikinci, 0,917 ile isviçre üçüncü sırada yer alırken 0,759 ile Türkiye 69. sırada bulunuyor. Ancak bu orana Türkiye için eşitsizlik uyarlanınca 0,759 olan İnsani Gelişme Endeksi 0,639 puana düşerek bu sıralamada 72. sıraya düşmemize sebep oluyor ve bu verilere göre İnsani Eşitsizlik katsayımız yüzde 15.6 olarak belirleniyor.

Osmanlı İmparatorluğu sonrası büyük lider M. Kemal Atatürk ve silah arkadaşları önderliğinde vermiş olduğumuz Kurtuluş savaşı sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletimiz bugün henüz 91 yaşında. Tıpkı; Atatürk Onuncu yıl nutku’nda ifade ettiği gibi; aslına bakarsanız bugün o savaş yılları sonrasında kurulan Cumhuriyetimiz ve hatta demokrasimizin vermiş olduğu gelişim dönemlerindeki sınavları da işin içine kattığımızda ‘ Az zamanda çok ve büyük işler başardık.’ mühim olan muasırlaşmaktan taviz vermeden bütün kurum ve kurullarımızda, toplumsal birimlerimizde, en büyünden en küçük birimlerimize kadar moderniteyi amaç haline getirmekten bir an bile taviz vermeden nitelikli insan kaynağı ile kaliteli bir toplum haline gelerek Muasır Devletler seviyesine ulaşmak için çalışmalıyız. çalışacağız çalışacağız çalışacağız…

 

Yazan: Mehmet KILIÇASLAN

Twitter: @meki_022

 

Kaynak : Wikipedia, TÜİK Verileri, İktisat ve Toplum Dergisi ( yıl:2014 sayı 48 N.Oğuzhan Altay), Türkiye’de Milli İktisat 1908-1918 (Zafer Toprak)

Türkiye’de Refah ve İktisadi Gelişim
1 5
Paylaş