Türkiye’nin Avrupa Birliği Süreci

0
2191

Yıllarca müzakereleri devam eden ve bir türlü ileri aşamaya geçilemeyen Avrupa Birliği süreci, günümüzde de yine aynı şekilde tıkanık yollara bürünmüş bir mizaç haline gelmiştir. Avrupa Birliği’nin ilerleme raporlarında belirttiği Güney Kıbrıs sorunu, Ortadoğu sorunu ve Türkiye’nin Avrupa Birliği kriterlerine uyum sürecinin aşılamamış olması bir nevi ülkeler arasındaki ‘bahaneler ardı’ diye tabir edebileceğimiz sözde demokrasinin sözde belirtileri diyebiliriz.

Türkiye’nin Avrupa Birliğine girme süreci; 1958 yılında ilk kez kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun 1958 yılında kurulmasından kısa bir süre sonra 31 Temmuz 1959 yılında bu topluluğa ortaklık başvurusunda bulunmuştur. Bu süreçe ilk adımı atan kişi ise dönemin Başbakanı Adnan Menderes ile atılmıştır. Bu süreçten sonra Avrupa Ekonomi Topluluğu tam üyelik sürecinin gerçekleşinceye kadar geçerli bir ortaklık sözleşmesi imzalanmıştır. Bu sözleşme Ankara Antlaşması ile resmiyet kazanmıştır.

1960 – 1980 yılları arasında Ankara Antlaşması ile hukuki temellere dayanan bu süreç 1983 yılında sivil hükümetin gelmesi ile birlikte ithal ikameci politikalardan vazgeçilmiş ve hızla dışa açılma politikaları uygulanmaya başlamıştır. Ankara Antlaşmasının şartlarını tamamlamadan 1987 yılında tekrar üyelik başvurusunda bulunulmuştur. Komisyon 1989 yılında ekonomik, sosyal, siyasi istikrarın tam anlamıyla sağlanması gerektiğini ileri sürerek süreci yavaşlatmıştır. Bu süreç ortaklık antlaşmaları ile ilerlemesi için 1995 yılında Avrupa Birliği ile Türkiye arasında Gümrük Birliği Antlaşması imzalanmıştır ve 1996 yılında Türkiye Avrupa Birliğine üye olmadan ilk ve tek Gümrük Birliği Antlaşması imzalayan ülke konumunda yerini almıştır ve bu süreç hala devam etmektedir.

Türkiye – AB ilişkilerinin asıl dönüm noktası ise 1999 yılında Helsinki’de yapılan AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesinde alınan karar neticesinde Türkiye’nin adaylığı resmen onaylanmış ve diğer aday ülkelerle eşit konuma getirilmiştir.

Helsinki Zirvesinden sonra diğer aday ülkelere uygulanan ve Türkiye içinde uygulanması gereken Katılım Ortaklığı Belgesi çıkartılması hususunda karar alınmıştır. Türkiye için hazırlanan ilk Katılım Ortaklığı Belgesi 8 Mart 2001 tarihinde AB konseyi tarafından onaylanmıştır. Bundan sonraki süreçte Katılım Ortaklığı Belgesi Avrupa Birliği tarafından 2003,2005,2006 ve 2008 yıllarında tekrar gözden geçirilmiştir. Bu aşamada Avrupa Birliğine tam üyelik için siyasal ve ekonomik reformlar ivme kazanmış. Ülke ekonomisi ve ekonomi kriterleri Avrupa Birliği standartlarına getirilmeye çalışılmış. Demokrasi, hukukun üstünlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, insan hakları vb. kavramlar önem kazanmış. Bu doğrultuda yenilikçi reformlara imza atılmıştır. Ayrıca gerekli anayasal düzenlemeler ile siyasi ve toplumsal kriterlerin ilerlemesi ilişkileri daha da kuvvetlendirmiş gibi olsa da hala sıkıntısını çektiğimiz bir çok konuyu yüzümüze vuran bir Avrupa Birliğinin varlığından bahsedebiliriz.

17 Aralık 2004 yılında Brüksel Zirvesi’ndeki müzakereler sonucunda Türkiye’nin siyasi kriterleri yeterli ölçüde uyguladığı öne sürülerek 3 Ekim 2005 yılında müzakerelere başlanma kararı alınmıştır. Bu karar ile birlikte Lüksemburg’da yapılan Hükümetlerarası Konferans ile Türkiye resmen Ab’ye katılım müzakerelerine başlamıştır.

Bu sürece kadar Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecine nasıl katıldığını hangi aşamalardan geçildiğini kısaca bahsettik. Peki Avrupa Birliği ne kadar samimi?

Avrupa Birliği Parlamentosu’nun yasama yetkisi yoktur. Bu durum Avrupa Birliği’nin insan hakları ve demokrasi gibi savunduğu kavramların üstünü örtmektedir. Nitekim Avrupa Birliğinde bulunan ve AB’yi yöneten ülkelerin aldıkları kararlar doğrultusunda işleyen süreçler ne kadar demokratik ve ne kadar insan haklarına saygılı bunun tartışılması gerekir. Avrupa Birliği komisyonunun aldığı kararı sadece inceleyip yürürlüğe koyan parlamento, yasama gibi ülkelerin en önemli ideolojik kavramını uygulayamaması ilginç bir yaklaşımdır. Avrupa halkların üstünlüğü ile değil daha çok ülkelerin üstünlüğü ile göze batan bir yaklaşımdan başka bir şey değildir. Görüldüğü üzere ilerleme raporlarında sık sık belirtilen Güney Kıbrıs sorunu, Ermeni Sorunu, Siyasal ve Toplumsal sorunlar tamamen AB’yi yöneten ülkelerin kendi çıkarlarına yönelik belirtilen yaklaşımlardan ibaret olduğu herkesin anlayacağı gibi barizdir. Alınan kararlar her ne kadar samimi olmasa da bir o kadar da ilginçtir ki bir örnek verecek olursak İngiltere gibi bir Avrupa Birliği ülkesinde toplumsal sorunlar hiçbir zaman medyaya yansımaz. ( İfade ve düşünce özgürlüğü) Avrupa ülkelerinde camilerin minarelerinin olmaması ve ezanların sadece mescid içerisinden okunması hususunda titizlikle üzerine titreyen Avrupa, Türkiye’de Kiliselerin özgür olması, Kilise açılması, Ruhban okullarının yeniden işlevlik kazanması gibi kriterlerini sürekli yineler. ( Din ve vicdan özgürlüğü) İki yüzlü yaklaşımlarıyla adeta bir ekonomik topluluk ve toplumsal refah düzeyinden çıkıp tamamen ülke değerleri ile oynayan Avrupa Birliğinin ne kadar samimi gözler önündedir.

Türkiye’de ekonomik ve sosyal refahın ilerlemesi ile Türk vatandaşlarının yıllar geçtikçe Avrupa Birliğine girme isteği gerilemiştir. Son verilere göre ülke vatandaşının sadece %27’si AB’ye girmek istediğini belirtmiştir. Geri kalan vatandaşların bir kısmı kararsız ve büyük çoğunluğu girme yönündeki isteklerini olumsuz bir şekilde belirtmektedir. Açıkca belirtmek gerekirse demokrasi  uydurması ile herkesi etkisi altına alan Avrupa Birliği, diğer üye olmayan ülkelerle kıyaslanacak olursa insan hakları ve demokrasi yönünden sınıfta kalmıştır.

Son olarak 2014 yılı ilerleme raporuna değinecek olursak ;

2014 yılı İlerleme Raporu ışığında Türkiye-AB ilişkilerine bakıldığında çok olumlu bir değerlendirme yapmak mümkün değil. Her ne kadar Türkiye AB katılım hedefine stratejik bir önem atfettiğini resmi söylem olarak ortaya koysa ve AB’nin faydasına inanan toplum kesimi genişlese de, en azından kısa vadede bu konuda ciddi bir aşama kaydetmek mümkün gözükmüyor.

AB de şu anda Türkiye’nin katılım sürecine bir canlılık kazandırma hevesine sahip olmadığı izlenimini veriyor. AB katılım müzakerelerinin canlanması için Türkiye’nin hukukun üstünlüğü ve temel özgürlükler gibi evrensel AB değerleri alanında ilerleme kaydetmesini istiyor, Türkiye ise bu alanlarda ilerleme kaydetmek için ilgili fasılların üzerindeki blokajın kaldırılmasını. Bu açıdan bakıldığında taraflar arasındaki ilişki bir sağırlar diyaloguna dönüşmüş gözüküyor.

Ancak ne Türkiye, ne AB şu anda katılım müzakerelerinde bir ilerleme olmasa da, bir ilerleme umudu kısa vadede gözükmese de bu süreci sonlandırmak niyetinde değil. Sürecin devam etmesinin ya da devam ediyor gözükmesinin en azından uluslararası konjonktürün karmaşıklığı ve istikrarsızlığı ve bunun yarattığı güvenlik endişeleri nedeni ile iki tarafın da yararına olduğu düşünülüyor. Ayrıca iki tarafta bu sürece son verildiği takdirde tekrar başlatmanın imkansızlığının farkında.

Ancak çeşitli AB yetkilileri tarafından kapalı kapılar ardında giderek daha fazla gündeme getirildiği gibi AB Türkiye’yi giderek “katılımı hedefleyen bir aday ülke” yerine çok riskli bir bölgede yer alan ve bu nedenle istikrarlı olması gereken bir “stratejik ortak” olarak görüyor. Tarafların içinde bulundukları bölgede ortak çıkarlara sahip olduğu düşüncesi de bu görüşü güçlendiriyor. Bu bakış açısının günümüz koşullarında Türkiye’nin de işine geldiği yönünde değerlendirmeler de mevcut. Bu konuda somut adımlar atılabilmesi için önemli dış politika konularında bir uzlaşıya varılmasının gerekliliği de unutulmamalı.

Bu durumdan memnun olmayan kesim Türkiye ve AB’de güvenilir ve aktif bir katılım sürecinin faydasına gerçekten inananlar. Bu kesim “stratejik ortak” olarak görünen bir ülkede demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel özgürlükler gibi konulara duyarsız kalınacağı ve Türkiye’nin eriştiği demokrasi düzeyinin AB’nin gerisinde kalsa da böyle bir ilişki için yeterli görülebileceği endişesini taşıyor. İlerleme Raporu bu konularda duyarsız bir tutuma sahip olunduğu izlenimini vermese de Türkiye’yi gerçek bir “katılım ortağı” olarak görerek katılım sürecindeki tıkanıklıkların açılması konusunda bir öneri de getirmiyor.

Belki de Türkiye-AB ilişkilerine pragmatik bakmak ve taraflar gerçek anlamda olabilir ve dış politikada anlamlı bir işbirliği gerçekleştirebilirlerse karşılıklı güven eksikliğinin giderilerek, ilişkinin katılımı da içeren farklı boyutlara ulaşması umulabilir. İçinde bulunduğumuz koşullarda başka bir umut beslemek mümkün gözükmüyor.

Bu doğrultuda Avrupa Birliği üyelik süreci sadece samimi görünse de hükümetin de halkın da ortak bakış açısı stratejik bir süreçten ibaret olduğudur.

Yazıyı Değerlendirin!

Ne aradılar:

  • türkiye nin avrupa birliği süreci
  • TÜRKİYENİN AVRUPA BİRLİĞİNE UYUM SÜRECİ
  • türkiyenin kısaca özet ab süreci
  • türkiyenin avrupa birliği süreci
  • türkiyenin avrupa birliği süreci kısaca
Paylaş