Yaşadıklarımıza Göre Geldiğimiz Nokta

1923 yılında bir savaşın yangın yerinde bir avuç toprak üzerinde ve yine bir avuç inanmış kahramanla kuruldu bu ülke.

Nüfus, şimdiki İstanbul nüfusu kadardı.

Hastalıklar ölüm demekti.

Sanayi yoktu mesela. Sanayi yatırımları yapacak kimseler de yoktu. Nüfusun büyük kısmı tarımdan ekmeğini kazanıyordu. O da ilkel tarım yöntemleriyle. Sabanla mesela.

Bu ülke, kuruluşunun 90. yılını kutlayacak olan bir ülke. 90 yıl boyunca başından iyi günler de geçti kötü günler de.

1929 yılında henüz, altı yıllık bir devletken, hepimizin iktisat kitaplarından bildiği ve John Maynard Keynes’in iktisat sahnesine ” Krizden kurtulmak için maliye politikalarını kullanın.” dediği krizi yaşadı.

Kriz atlatılmadan çok kısa bir süre sonra 1939 yılında, İkinci Dünya Savaşı patlak verdi. Ülkenin üretimi erkek nüfusun silah altına alınması nedeniyle azaldı. Türkiye savaşa girmedi ama girmiş gibi çok acı olaylar yaşadı. Bu dönem, temel besin maddelerinin karneyle verildiği bir dönemdi. Çayın bulunamadığı, bulunduğunda da kuru üzümle içildiği bir dönem…

2. Dünya Savaşı’ndan bir yıl sonra 1946′ da salt IMF üyeliği için tarihin ilk devalüasyonu yapıldı. 1 dolar 2,80 TL kuruna sabitlendi. Başka bir deyişle ülke parası 2,80 yattı.

Bu ülke daha sonra Türk Parasını Koruma Kanunu’ nu ve 1950′ li yılların başından itibaren iki defa Milli Koruma Kanunu’ nu çıkardı. Salt, dış ticaret açığı vermemek içindi ama müzmin dış açık dönemi bu zaman diliminde başladı.

27 Mart 1960 tarihinde askeri darbe yaşandı. Ülke tarihinde ilk defa bir başbakan yargılandı ve asıldı. Yargılama sürecinde Türkiye ekonomik olarak çok şey kaybetti. Üstelik tarımda ve sanayi de yeni yeni ayağa kalkılmaya başlanmışken oldu bu olay.

Bizden önceki Anadolu topraklarının sahibi Osmanlı’nın borçları ancak 1954 yılında bitirildi. 1923 yılındaki Lozan’dan kalan sorundu bu ve çözülmesi bu genç devletin 31 yılını aldı.

27 Mart 1960 bu ülkedeki ilk darbe değildi ve son da olmayacaktı. 12 Mart 1971 muhtırası, 12 Eylül 1980 darbesi, hem ekonomimizi hem siyaset anlayışımızı Avrupa Ortaçağının bile gerisine götüren olaylardı.

1979 yılında bu ülkenin başından petrol krizi geçti. Hani şu Eurovision’ a bile konu olan kriz. 70 sente muhtaç olduğumuz kriz.

Türkiye milenyum öncesi de sorunlarla karşılaştı. 5 Nisan 1994 yılındaki kriz unutulmadı çünkü enflasyon o dönemde yüzde 125 gibi bir rekora ulşmıştı. İşsizliği ise siz düşünün artık.

2000 ve 2001 yıllarında yaşanan krizler ise hala hafızalardaki tazeliğini koruyor. Bense cep harçlığımın neredeyse yüzde elli azalmasıyla hatırlıyorum bu krizleri ve dönemin başbakanına yazarkasasını fırlatan esnaf görüntüsünü unutamıyorum.

Bu kadar kötü şey oldu da iyi günler hiç mi olmadı. Oldu. Ne zaman ki her konuda aynı doğrultuda kararlar alan bir siyasi yönetime sahip olduk, o zaman hem ekonomimiz büyüdü hem de düşünce ufkumuz. Biz bu durumu son 11 yılda yaşar hale geldik.

Şimdi süper olmasa da çevremizdeki ülkelerin nazarı dikkatini çeken bir güce sahibiz. Geldiğimiz nokta baş ağrıtıcı bir sürece dayanıyor.

Şimdi, soru zamanı. Geldiğimiz bu nokta yeterli mi?

Yazıyı Değerlendirin!

“Yaşadıklarımıza Göre Geldiğimiz Nokta” için bir yanıt

  1. Bence Türkiye şuan geldiği noktanın hiç farkında değil, başbakan çıkıp şuraya borcumuz bitti diyor yani İmf’ye borcumuz bitmiş, biz iktidara gelmeden önce şu kadardı biz geldik bitti diyor. Biten sadece imf’ye olan borç Türkiye’nin dış borcu şuan 260 milyar dolardan fazla bunu sorunca o bizim borcumuz değil diyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir